Çift Adlılar Bilir

Çift adlı olanlar bilir. O adlardan biri, kendi “öz” isminizdir. O isimle  tanınır, bilinir, yaşarsınız. Hayatınız o isimle akıp gider.

Diğer ad ise, bir emanettir. Sizden çok önce yaşamış biri, siz var oldukça da hatırlansın diye konulur o isim. Böylece hiç farkında olmadan, doğar doğmaz bir başka hayatı da sırtlanırsınız. Çoğu kez, hakkında pek az şey bildiğiniz bir hayatı…

Bende durum böyleydi en azından. Büyük babamın babasının ismi verilmişti bana da…Zamanla insanda, ismini taşıdığı kişiye karşı bir merak uyanıyor haliyle. Size emanet edilen, uzak geçmişten birinin anısıysa, ne yazık ki, aile büyüklerinin aktardığı bölük pörçük bir kaç rivayetle yetinmek dışında pek bir seçeneğiniz olmaz.

Lakin ben şanslıydım. Bana ismi emanet edilen adam, “Hafız Fevzi Efendi”, bir hatıra defteri bırakmıştı geriye. Çok uzun bir günce değildi. Yine de karton kapaklı küçük bir defterin sayfalarına, sabit kalemle arada bir  yazdığı satırlar, onun hayatına dair bir çok hikayeyi, kendisinden yüz yıl kadar sonra yaşayacak olan adaşına, bana kadar taşıdı.

İşte o hikayeler içinde bir “yol hikâyesi” var ki, bendeki yeri, diğerlerinden ayrıdır.

………………………………….

188′ te Erzurum‘da doğuyor Fevzi Efendi. Henüz çocukluğun o neşeli günleri sona ermeden, 12 yaşında babası ağır bir hastalıktan yataklara düşüyor. Ne tabipler, ne hocalar kar etmiyor. Bir yıl sonra, geride uzun hastalık döneminden kalan yüklüce bir borç bırakarak bu dünyadan ayrılıyor.

Bir kaç ay sonra da askerdeki ağabeyin ölüm haberi ile, bir kez daha yıkılıyor aile. En büyüğü Fevzi Efendi olan beş çocuk ve bir kadın, kalakalıyorlar ortada. Müthiş bir yoksulluk, çaresizlik…. O sıralar Van’da subay olan dayıları üç beş kuruş gönderiyor aydan aya.

Bir gün dayılarından bir mektup geliyor. “Çocuklardan birini bana gönder” diyor dayı. “Hem okutayım burada, hem de senin yükün azalsın”.

Eskinin terbiyesi…Ağabeyin emrine karşı durmak olmaz. Hem tüm ailenin geçimi dayının gönderdiği paraya bakıyor… O gece, o viran evde, bir kadın ve beş çocuk, aralarından kimin ayrılacağını konuşuyorlar gözyaşları içinde. En küçük kızın, Nuriye’nin gitmesine karar veriliyor. Kardeşini Erzurum’dan Van’a götürme görevi ise evin en büyük erkeğine, 14 yaşındaki Fevzi’ye  düşüyor. O yolculuğu şöyle anlatıyor hatıratında;

“Nuriye’yi Van’a ben götüreceğimden mekkâre (kiralık yük hayvanı) aramaya başladım. Adilcevaz mekkâresini buldum. Bir at kiraladım. Ben yaya olarak, Nuriye’yi ata bindirdim, validemle vedalaşıp yola çıktık. Palandöken tarikiyle (yoluyla) o gece kervan tabyaların altında kaldık. Her ikimiz de ana çocuğu olduğumuz için hemşirem Nuriye’den gizli ağlamaya başladım. Ya rab…  Bizim gibilerin hep anaları babaları sağ. Bizler ise bir parça idarenin hatırı için dağa taşa düşmüşüz.”

“Yola düştüğümüzün yedinci günü, ikindi zamanı Adilcevaz’a vardık. Orada pederimin süt bacısı Nene bibimin kerimesi Münire Hanım gile indik. Münire Hanım’ın kocası da Hamidiye yüzbaşısı Yusuf Ağa idi. Ziyaretimize fevkalade memnun oldular. Münire Hanım bizim bu halimize çok ağladı. Üç beş gün misafir kaldık.

Sonra Van’a gitmek üzere yelkenli bir gemiye bindik. Van’ın hacıları da gemide beraber idi. Birçok erkek, kadın vardı. Gece yarısı deniz fırtınalandı. Kapıdan feryat etiler, “aman yerinizden kıpırdamayın”… Bu suretle kimisi ağladı, kimisi Allaha niyaz etti. Ben kendimi unuttum. Nuriye’yi teselli ediyorum… Biraz sonra gemi binbir güçlükle Çarpana Adası’na demir attı. O gece adada kaldık. ”

…………………………………….

Sene 1899… Adını taşıdığım adam ve küçük kız kardeşi, yoksulluk ve çaresizlikten çıktıkları o yolculukta, Van gölünde, Çarpanak Adası açıklarında fırtınadan güç bela kurtuluyorlar. O gün, o köhne yelkenli fırtınaya yenik düşmüş olsa, Ne bu yolculuğun hikayesi taşınacaktı bu güne, ne de onu yazan kişinin adını emanet alan ben, hayatta olacaktım.

Aradan tamı tamına 121 sene geçmiş… Ve 121 sene sonra, aynı yerde, aynı yoksulluk yüzünden yollara düşmüş 60 mülteciyi taşıyan tekne bu kez o dalgalara yenildi. Çarpanak adası açıklarında, o teknenin ambarındaki altmış kişi, kendi anılarını geride bırakamadan, kendi isimlerini bir diğer kuşağa emanet edemeden, sessizce,  Van gölünün serin sularına gömüldüler.

O teknenin ambarından ucuz giysiler içinde sıkışmış, şişmiş bedenleri çıkartılacak olanlar, çok uzak ülkelerden yola çıkmışlardı belki. Ama son nefeslerinde o kadim gölün sularına fısıldadıkları hikayeleri artık benim hikayeme karışmıştır…

Kaan BAHADIR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...