Âşık Veysel’in Aşk Mektubu

Çok zaman oldu fincandan kahve içmeyeli. Hep karton bardaklarda ve kış kıyamette, dışarıda içtim kahvemi. Ben kahve içmeyi çok severim. Bana bakınca belki bir boyacı göreceksiniz. Ama eşim bana bakınca bir âşık görüyor. Veysel benim ismim. Ben eşimin Âşık Veysel`iyim. “Veysel`im, çarşı pazarda kazan ekmek paranı” diyor. Her sabah sekizde mezarlığa geliyorum. Eşimin gözünün önünde olmak hoşuma gidiyor, onun canının içinde olmanın hoşuma gittiği gibi. Sabah sekizden akşamüstü beşe kadar eşimin gömülü olduğu mezarlığın önündeyim.

Eşim de severdi kahveyi. Her sabah, kahvaltıdan sonra birer fincan kahve içerdik. Şimdi yalnız başıma, ama onun yerine de yudumluyorum kahvemi. Onunla saatlerce sohbet ederdik her gün. Şimdi kendimle söyleşiyorum. Kendi sesimle barışığım ben, içimden gelen eşimin sesiyle, iç sesimle barışığım. Bir insanın iç sesinde, “eşim” dediği, “canım” dediği, “can yoldaşım” dediği güzelliğin sesi de saklıysa, o insan yalnız değildir asla. Kendisiyle konuşamayan, iç sesini dinlemeyen, karmakarışık, yoz, bulanık seslerde kendini oyalayanlar yalnızdır.

Ben bir mektup yazdım eşime, canıma, can yoldaşıma. Bir aşk mektubu, evet. Gözümü yumdum ve gülümsedim  ona anlatacaklarımı düşünürken.

Eş`im,

Sana “eş`im” diye hitap etmek öyle güzel ki. Eş sadece bir sözcük, bir sıfat değil, bir yaşam biçimiymiş. Sen benim yaşama biçimimdin. Sesinde huzur bulduğum, beraber kahve içerken duygulandığım, sohbet ederken çocuklaştığım, yürüyüş yaparken seninle, şükrettiğindim varlığına. Huzur, mutluluk ve şükretmek can varlığına, ne güzel bir yaşama biçimiymiş, sen öğrettin bunu bana.

Birbirimizin nefesiyle ısındığımız kadar, birbirimizi nefeslendirendik. Nefesimizle ısınır, nefesimizde serinlerdik. Eş olmak biraz da böyle bir kıymet; ne zaman ısınıp, ne zaman serinlememiz gerektiğini duyumsadık seninle can parçam.

Kendi başımıza kalmamız gereken zamanlar oldu ve birbirimize kol kanat germemiz gereken zamanlar. Kendi başımıza yürüyüşlere çıktığımızda bile, yolun sonunda birbirimizi bekleyendik. Bir başınalığımızın sonunda kavuşmak eş`imize, o sırlı biz`e; ah canım benim, aşk olsun biz`e…

Ah, beni duygulandıran hatıralarımızdandır. Hani bir ara kilo problemin olmuştu senin. “Şişmanlıyorum” demiştin kederle, “çirkin mi oluyorum ne?” Dizime yatırmıştım seni. Saçını okşamıştım, yanağını ve vücudunu. “Şanslıyım” demiştim. “Niye?” diye sormuştun şaşkınlıkla. “Sen hep güzelsin” demiştim, “anladım ki, kilo alsan bile şanslıyım, çünkü seni seveceğim, okşayacağım alan büyüyor, şükürler olsun…” Önce şaşkınlıkla bakmıştın gözlerime, aynı anda gözleri dolmuştu ikimizin de. “Şükürler olsun” demiştin”,iyi ki eşimsin, iyi ki eş`iz…”

Komşularının içinde, -onların eşleri için hiçbir zaman “eşi” demedin, “beyi” dedin-, eşi doktor olan da vardı, mühendis, işadamı ve daha nicesi.  Hani kadınların da küçük muziplikleri olur kendi aralarında. Konu eşlerinin ellerine gelmiş. Her komşun kendi eşinin elini övmüş. Güzel seviyor diye, güzel okşuyor diye, bakımlı diye…”Beylerinizin elleri güzeldir elbette” demişsin. Susmuşsun her birinin gözlerine bakarak. “Benim eşim ayakkabı boyacısı. Parmak uçlarındaki karalık geçmiyor. Ben o parmak uçlarına bakınca gülümsüyorum. Sizce niye gülümsüyorum?” diye sormuşsun. “Biz gülümsemezdik” diyen de olmuş, “o parmakları çamaşır suyuna batırıp saatlerce bekletirdim” diyen de. “Benim eş`im benim halimden anlıyor kızlar” demişsin, “bir kadınlık tılsımı var eşimde, o parmak uçlarındaki karalık bana oje gibi geliyor, boşuna değil o karalık, bir tılsım” demişsin. Herkes kendi beyinin erkekliğiyle övünürken, sen benim kadınlık tılsımı parmak uçlarımdaki karalıkla övünmüşsün. Şükürler olsun…

Bir hastalığa tutulmuştun ve günden güne eriyordun gözlerimin önünde. İkimiz de farkındaydık son`un nasıl gerçekleşeceğini ve sen beni senin fiziksel varlığının olmadığı bir duruma hazırlıyordun kendince, çocukça ve bir o kadar da bilgelikle. Bir gün dedin ki, “Veysel`im bir kağıt al, koy önüne.” Yaptım dediğini. “Benim Yolum” yaz dedin, “kocaman olsun harfler” dedin. Yazdım. “İki kocaman kalp resmi yap” dedin. Yaptım. “İsim ver kalplere” dedin. Verdim. Birinin içine “aşk” yazdım, diğerinin içine “eş`im.” “Yum gözlerini Veysel`im” dedin, “şimdi bir yürüyüşe çıkacaksın ve ben olmasam da varlığımı yanı başında hissedeceksin”. Yummadım gözlerimi… İstemedim yummak… “Hadi ama bebeğim” dedin, “yum gözlerini… “ Anladım ki küçüldükçe küçüldüm gözlerinde, bir bebek oldum, bir bebek saflığında durdum. Yumuverdim gözlerimi.  “Bizim doğamızda aşk var Veysel`im” dedin, “aşk`a doğru yürüyeceksin ve yanında nefesim olacak. Eşinin nefesi seni ısınman gereken yerde ısıtacak, serinlemen gereken yerde serinletecek. Hazır mısın bebeğim?” dedin. Gülümseyerek başımı salladım iki kez. “Bir ormanın içinde yürüyorsun şimdi” dedin. “Yemyeşil bir ormanın içinde yürüyorsun. Ne yana baksan ağaç, ne yana baksan çiçek. Bir yılan görüyorsun birdenbire. Korkma sakın, o da ormandan bir parça. Korkma sakın Veysel`im. Yılanın ağzında bir mektup var. Sana bakıyor ve kıpırtısız duruyor. O mektubu almak ister misin?” Düşündüm biraz. Sesindeki şefkati düşündüm. “Yılan da ormandan bir parça” derkenki şefkatini. Biz birbirimizi hep koruyup kollayan olduk. Gülümseyerek başımı salladım iki kez. Yılanın yanına sokuldum. Ağzındaki mektubu aldım usulca. Uzaklaştım. Dönüp baktığımda, yılanın kendi yoluna devam ettiğini gördüm. “Korkularınla yüzleşiyorsun bebeğim” dedin, “korkuların yazıyor mektupta.”

“Senin yakında solacağın geldi aklıma. Sonra birçok şey düşündüm. Çocuğumuz olmadığında, ilk ben demiştim “doktora gideyim” diye. Tetkiklerde anlaşıldı ki , çocuk sahibi olmamamız  benden kaynaklı. Beni kınayacağından korktum. Ne sevginde, ne vefanda, ne de saygında hiçbir eksilme olmadı. İşsiz kalışlarımda da sahiplendin beni, amelelik, boyacılık yapışlarımda da.

“Şimdi bir köprüye geliyorsun” dedin. “Ormanın içinde bir köprü, gördün mü? Bir dere akıyor köprünün iki yanından. Yaklaşıyorsun köprüye. Köprünün başında bir ceylan var ve ceylanın ağzında bir mektup. O mektubu almak ister misin?” Yılandan korkmamışım sana duyduğum güvenle, yine gülümseyerek başımı salladım iki kez. Mektubu aldım ceylanın ağzından. Devam ettim köprüde yürümeye. Köprünün bitimine gelip ardıma baktığımda ceylan uzaklaşmıştı epey. “Pişmanlıklarınla yüzleşiyorsun bebeğim” dedin.

Saz çalışım çocukluğumdan beri, bir anda o geldi aklıma. Kendi sözümü yazar, kendi deyişimi söylerdim Âşık Veysel gibi. İsmimi de babam koymuş üstelik, “Veysel” demiş bana. “Türkücü olmana izin vermem, elin işe ersin” derdi. Annem de babamdan yana saf tutardı. Hiç güvenemedim kendime. Seninle tanıştığımızda sen yüreklendirdin beni. “Yaz Veysel`im” dedin, “çal” dedin, “söyle” dedin. Sana yazdım, sana çaldım, sana söyledim türkülerimi…

Kim ki benim kadar yanmış
De ki candan öte sevmiş
Sen sır olsan ben de ermiş
Sır kıymetin ermiş bilir…

“Heba oluyor emeklerine” derdin, “sen ozansın ve kıymetli bir halk ozanısın.” Sazımı da, sözümü de yalnız bıraktım ben, farkındayım. Sesime seninle kavuştum ama sazım ve sözüm yalnız kaldı. Çocukluktaki o travmalarımı aşamadığım için, -senin desteğine rağmen- pişmanım.

“Köprüyü geçtikten sonra kuşlar eşlik edecek sana. Ormanın bitiminde bir dağ var. O dağın başında bir turna bekliyor seni. Gagasında bir mektup var. O mektubu almak ister misin?” dedin. Gülümsedim yine, başımı salladım iki kez. “O mektupta ben varım” dedin, “o turna benim ve sen bana, ben henüz hayattayken bir türkü söyleyeceksin, kendi türkünü havalandıracaksın bana doğru…”

Nicedir söz yazmamış, türkü söylememiştim. Mektupta seni gördüm, seni bir turna olarak, -canı yanan bir turna olarak- gördüm.  “Tut elimden” dedim, tutuverdin. Konuşur gibi, mırıldanır gibi, gözüm yumulu, o güzelim öz`üne bakarak bir türkü söyledim sana…

Karşıki dağlardan bir turna geldi
Yaslıymış cancağzım, haberin verdi
Sordum da derdini söyleyiverdi
Ah bir turna ölmüş, bir can tükenmiş…
Ben o gün bugündür turnayım dostlar
Kanadım kan revan, yüreğim sızlar
Bir kıymettir ki can, can olan anlar
Can`a kıymet veren azalıvermiş…
Ah bir yoldur ömrüm, gözüm yoldadır
Yola düşmeyenin özü hardadır
Bir damla suyum ben, sırrım burdadır
Yüreğe su serpen aşk`a düşenmiş…

“Aç gözlerini bebeğim” dedin, “aç gözlerini Veysel`im”. Ipıslaktı gözlerim. Ipıslak gözlerimi açtığımda, ıpıslak bir çift göz gördüm. Elinde bir kağıt vardı ve kağıtta “Senin Yolun” yazıyordu. Altında bir çift kalp. Kalplerden birinde “yol”, diğerinde,” eş`im” yazıyordu. “Beni uğurlamaya hazırsın Veysel`im” dedin. “Artık sen de benim gibi bir turnasın. Çünkü benim eşimsin. Yol boyu yanında olacağım bambaşka bir boyutta. Ama gitmem gerekiyor” dedin. “Gitme “ dedim, “bırakma beni…” “Eşim olduğun için şükürler olsun” dedin. Yutkundum, çok yutkundum.  Bir acı düştü boğazımdan yüreğime, acılı bir nefes….Sarıldık birbirimize sımsıkı. Sesim buğulandı “şükürler olsun” derken…

Ertesi gün soluvermiştin canım benim. Beni korkularımla, pişmanlıklarımla ve kendi yolumla yüzleştirmiştin. Yirmili, otuzlu, kırklı yaşlarda bu kadar türkü havalandıramıyordum. Şimdi her gün seni içime, içimdeki aşk`a uğurladığım mezarlığın önüne geliyorum ve boyacılık yapıyorum. Gözünün önünde çıkartıyorum rızkımı, gözünün önünde kazanıyorum ekmek paramı. Bana ayakkabılarını boyatanlar, söylediğim türküleri çok seviyor ve soruyor bana, “kimin türküsü bu?” diye. “Aşık Veysel`in” diyorum. “Belli” diyorlar, “duymamıştık ama onun türküsü olduğu belli…”

Eş`im,

Ben senin Veysel`inim,  senin aşığın, senin Âşık Veysel`inim. Bugün ayakkabı sandığım ve boyalarımla beraber valizimi de getirdim. Çiçekleri soracak olursan, yattığımız yerin mezar olduğunu bilmez çiçekler, iki parça can`ın üzerinde arılarla, kelebeklerle, uç uç böcekleriyle tazelensinler dedim.

Şükürler olsun gözümün nuru;  ben yine sana, -aşk`a- geldim…

Ergür ALTAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...