Aşk Dağı

                                                                                                                                                                         “Sözde öznedir kederin/Gerçek özne ise kaderin”

Güneş yorgun yorgun kahverengiye boyadığı dağların arkasına çekildi. Sürüdeki koyunlar bir araya toplandı. Sessiz bir bekleyiş ortalığa hâkim oldu. Çoban, sürüsünün en önünde dizlerinin üzerine oturmuş sigarasını içiyordu. Sağında da arasının bozuk olduğu siyah keçisi vardı. Siyah keçi, yorulmuş gözlerini derin bakışlarla dağın zirvesine dikmişti. Sabahtan beri durmadan uçan bir kuzgun ise ıslanmış bedenini daha fazla taşıyamadığından acil inişe geçti.  Isınmak için bir taşın dibine sokuldu. Hem aç hem de üşümüştü.  

Güneş,  ay ve on bir yıldız bir araya geldi. Bir kadın elmayı soyarken elini kesti. Yakışıklı genç kapıya doğru hızla koştu. Kilitli kapılar birer birer açıldı. Boz tay sahibini bulmak için yola düştü. Gencin gömleği arkadan yırtılırken kurtlar son anda bir sürüye saldırdı.   

Gök gürleyip, şimşekler çakınca çoban mavi keçesini sırtına geçirdi. Koyunlar biraz daha birbirine sokuldu. Yerinden rahat olmayan kuzgun konumunu değiştirdi. Karıncalar yuvalarına girdi. Yağmur yüklü bulutlar yerlerini aldı. Herkesin beklediği yağmur damlaları kervana katıldı.    

Küçük bir damla enerjisi tükenince dikenli bir gülün yanağına başarılı bir iniş yaptı. O kadar narince inmişti ki, gül yanağının öpüldüğünü, gözlerinin sevildiğini hissetti. Kalbi bir o kadar heyecanla çarptı. Minik kalbi küçük damlaya kokulu teşekkürlerini sunarken yüreği bir beklentinin içine sürüklendi.     

“Sanırım yaşamak çok dert biraz da ders oldu. Ne dersin.” Dedi küçük damlaya. “Bir yağmur damlasıyla mı konuşuyorsun?”diye gülerek sordu genç kız. “Bir zamanki benle desem daha doğru olmaz mı ki.” “Dikensiz olanından” dedi genç kız. “Neden seçmediğini anlayamadım.” “Bu dikenli gülü bir yerden hatırlıyorum da.” “Tüm güller birbirine benzer, hatta aynısı.” “Bakışlarının ne kadar farklı olduklarını bilsen, gözlerinin ne kadar güzel olduğunu görsen içi güler gözlerinin. O gözler bir aşkın efendisi olurken bakışların ona bir zindan mı hediye edecek.”

Genç kız, yüzü kızarırken bakışlarını kaçırdı. Alt dudağını ısırırken ne diyeceğini unuttu. Aklı kalbine dolandı. “Sana bu dikenli gülü vermem için..” dedi isim. “Çiçekçi kızın buraya gelmesi ve bizim tam zamanında burada karşılaşmamız kesinlikle rastlantı değildi.” “Ben tesadüflere inanmam ki zaten. Bir bilge ‘tesadüfe tesadüf etmek imkansızdır’ der.”  “Sokrates’i iyi bilir, Aristo’nun da sesini tanırım. Platon’u da taşlı bir yoldan aşağı inerken gölgelikte görmüştüm.” 

“Fırat’ın kıyısında kaybettim keçimi /Karadeniz’de aradım beni/ Bulunca kendimi buldum seni…” dedi çoban. “Herkes senin koyunları ve kuşların dilini nasıl öğrendiğini merak ediyor. Babam bir koyun tüccarı. Ama sürünün dilini bilmez.”  “Sürünün dilini bilmen için önce güneşin sonra rüzgârın ve daha sonra yağmurun dilini öğrenmek lazım.” Dedi ve ekledi çoban. “Koyunlar çobanlarının sözlerini dinlemediklerinde kurtların dilini konuşurlar.” “Keçiler çok inatçılar mı gerçekten.  Yoksa…” “Keçiden keçiye çok şey değişir.” “Peki ya kurtlar. Korkar mısın kurtlardan.” “Kurtlar kendilerinden korkmayanlardan korkarlar.” Dedi çoban.

“Bir çoban sadece sürüsünü mü düşünür.” “Kendisini düşüneni de düşünür çobanlar.” “Aşkı tanırlar mı çobanlar.” “Çobanlar aşkı ve çayı beraber içerler. Aşkı dağ gibi yaşarken derviş gibi sabrederler.”  “Şehirde bir evleri olsun istemez mi çobanlar. Bir diplomaları olsun istemezler mi.” “Kentlerin yasalarını bilmez ki onlar. Kravattan da nefret ederler. Yarasaların dilini de daha öğrenemedi onlar. Bankaların dilini de bilmezler. Kentler aşkın dilini ‘ne kadar’ bilirler onu da bilmezler. Onlar aşkı bir keçiden öğrenirler.” “Okula gittin mi hiç. Okuma yazman var mı?”  “Hayaller kurup kitap okurum geceleri. Sonra lazım olduğunda ocağı tutuştururum sayfalarıyla.  Kalemim de var. Sayfaları bitmek üzere olan bir defterim bile var. Sessiz sessiz şiirler yazarım. Sonra sürüye okurum harflerimi. Defterim bitince de ayı izler, yıldızları sayarım.” “Gecelerden korkar mısın” “Korktuğumda keçilerin Rabbine sığınırım.” 

Altı aydır her gece bıkmadan aynı kitabı okuduğunu söyleme gereği duymadı çoban. “Seni  yedi yıl önce bir çeşme başında, yıkık bir duvarın dibinde çay içerken görmüştüm.”  “Ben de seni hiç unutmadım. Harfler hep seni söylediler. Ay da şahidimdir.” 

Bir gece vakti ağırladığı yaşlı misafirinden öğrenmişti ne öğrendiyse. Misafirinden namazını kıldıktan sonra toprağın üzerine çizdiği harflerin sırrını istemişti. İstenilen kendisine gösterilince de çoban harf aleminden korkmuş, kelimelerin gözlerine bakamamıştı.

“Çıkıp kuyundan ah dalsan bir denize/Yüzmeyip dalsan hep derine/Bulursun sırrını küçücük bir harfte/O harf bir yoldur mana değil/Mana da bir yoldur harfsiz değil.” Demişti ihtiyar adam. “Sözün özü sözün içinde/Senin sözün özün içinde/Sözde değil, özdedir sözün/Özün dahi sözde değil.” Diye de eklemişti.

Çobanın adı Barandı. Baran yüzlerce koyunu tek başına güderdi. Bir kavalı yoktu çobanın. Şarkı söylemeyi de beceremezdi. Sürüsü hasta olduklarında yanıbaşlarında sahiplerini değil onu bulurlardı. En yaşlı koyunlar dahi çobanlık yasasına onun kadar bağlı bir çobanı görmemişlerdi. Hele de genç bir çoban…

Yamçısını yere  yayıp uzandı. Koyunlarından birisinin ayağına  bağladığı ipi koluna geçirdi. Uyuyakalması ya da herhangi bir saldırı olması durumunda ismini Jiyan koyduğu koyunu kendisini uyandıracaktı.

Gecenin ilerleyen saatlerinde rüyasında yine o kızı görmüştü. Şaşırmıştı. Kendisine yüzü gösterilmeyen bu kızın kim olduğunu ve kendisine neden gösterildiğini belirsizlik içinde merak ediyordu.  Dağın bir tarafında kendisi diğer tarafında ise yine o kız vardı. Arada yağmur yüklü bulut dağları ve ince bir alın yazısı çizilmişti. Bazı harfler damlaların sırtından inerken bazı harfler de bulutlara tırmanıyordu. Harfler ve kelimeler yağmur mahallesinde karşılaştıklarında gözleri alan bir şimşek çaktı. Jiyan korkuyla meeeeleyince Baran silahına uzandı. Köpekler havlamayınca heyecanı bir nebze dindi. Eline bağladığı ipi çözüp feneri açtı. Cebinden tütün tabakasını çıkardı. Kaçak tütününden özenle bir dal sarıp tabakasını yavaşça kapattı. Bir seferde yanması için çakmağının gaz ayarıyla oynadı. Çarkını ise birkaç sefer geriye çevirip çektiğinde kırmızı çakmağı anca ateş aldı. Ateşi avucunda tutup sigarasını yaktı. Gecenin yalnızlığını sigarasıyla paylaşırken onu düşündü. Elini açıp nasibin yüzünü perdeleyen musibeti keçilerin Rabbine şikayet etti. Sonra herkese hakkını helal edip adak adadı. Rüyasına kefaret olsun diye de bir yetimi kendisine göndermesi için Rabbine avuçlarını açtı.

Çantasından defter ve kalemini çıkardı. Kalemi sabırsızlanırken boş sahifeler heyecanla nasibini bekledi. Kısmetine ne düşeceğini merak ediyordu satırlar. Birkaç sefer dumanı derinden içine çekip öksürdü. Öksürüğü gecenin karanlığında dağlara çarpıp uluyan kurtları korkuttu.

“Bazen açar gül ama ötmez bülbül. Bazen de gülünce gül, öter bülbül. Zaman olur solar gül, solunca gül öter bülbül. Zaman da olur ki ne gül güler ne de bülbül öter.” dedi  kalem. Sonra çoban araya girdi. “Baran Berivan’aaşık mı oldu yoksa.” Diye sordu.  “Bir gül dikensiz olmaz, kalp dahi manasız. Kader isimsiz olmaz, isim dahi sıfatsız.” Diye ekledi satırlar. Üç harf tek bir kalpten çıktılar. Sırlarını toprağa yazdılar. Dağ gökgürültüsü ile harfleri ağzına aldı. “AAAAŞŞŞŞŞKK.” Diye bir ses yankılanınca şimşekler çaktı.  Ve yedi yıldırım karlı dağlara düştü.

Gerçek özne tüm harflerini şaşkın bakışlarla ismin gözlerine bırakırken “Benimle evlenir misin”  diye sordu. “Ben seni harflerinle seviyorum. Her harfin bir yeri ve zamanı olduğunu anladığımda kaderimdeki ismin senin sıfatın olduğunu algıladım. Gösterilenin sen olduğunu öğrendiğimde seni kötü ecinnilerin bir oyunu zannetmiştim. Bu yüzden şüphe içinde bekledim. Ta ki hak ile batıl birbirinden ayrıldı, işte o zaman sen çıkageldin ve kapım açıldı.”  “Oysa ben seni gördüğümde hiç şaşırmadım. Ve kendimden kuşku da duymadım. Yanıma oturmaktan çekindiğin gün yüreğim yandı sadece. Yüzüme bile bakmadan diğer arabaya binip gitmiştin.” 

Ehmed MİRZADE

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...