Aynadaki Kelebek

Hayatımda ilk kez bir berber koltuğunda oturmaktan zevk alıyor, tıraş bitmesin istiyorum. Saçlarımı parmaklarının arasına alıp kısaltan eller, hoyratlığı bastırılmış erkek elleri değil, bir kadının sıcak ve yumuşak elleri. Burnuma gelen de erkek bir berberin önlüğüne sinmiş tütün kokusu değil, yağmur sonrasında güneş vurmuş bir çam ormanın taze kokusu.

İçeri girdiğimde o, dükkanda yalnızdı. “Günaydın!” demiştim. “Guten Morgen!” demişti o. “Tıraş olmak istiyorum,” dediğimde; “Bekleyin, arkadaş birazdan gelecek,” demesini beklemiş ve yanılmıştım. Dudaklarında hoş bir tebessüm: “Tabii, buyurun!” diyerek beni boş koltuğa davet etmişti. Ardından nasıl bir tıraş istediğimi yine Türkçe söylemiştim. O, hepsini Almanca tekrarlamıştı. Ben hafta boyunca sadece Almanca konuşmanın verdiği Türkçe özlemini gidermek istediğim için konuşmamı Türkçe sürdürmüştüm: “Galiba yenisiniz, sizi daha önce görmemiştim?” Bu kez Türkçe fakat kısa bir yanıtla geçiştiriyor: “İki hafta oldu burada başlayalı.” Makası ve tarağı iki müzik aleti gibi kullanarak saçlarımı keserken, onu aynada izlemeye koyuluyorum. Hoş bir kadın. 30-35 arasında olmalı. Orta boylu, topluca. Boya olmadığı anlaşılan sarı saçlarını arkaya topuz yapmış. Gülkurusu rengi bir rujla inceltmeye çalıştığı dolgun dudakları ve yeşil gözlerini harelendiren uzun kirpikleri dikkati çekiyor. Yine de yüzünde bakışlarındaki güzelliğin örtbas edemediği bir yorgunluk var.

Sohbet etmek, onu daha yakından tanımak istiyorum. Duvara monte edilmiş televizyonda oynadığını fark ettiğim romantik Yeşilçam filmini kast ederek:

“Bu eski filmleri kim seyrediyor acaba?”diyorum. “Böyle aşklar, sevgiler kaldı mı?”

Aynadan nasıl bir tepki göstereceğine bakıyorum: Şaşırıp duraksıyor, ardından:

“Haklısınız, ama yine de seyrediliyor işte! Yeni filmler daha mı iyi sanki?” diyor.

“Eskiden sevgilerin, aşkların daha güzel olduğunu mu insanlara anlatmak istiyorlar acaba?”diye soracakken vazgeçip konuyu değiştiriyorum:

“Siz burada okula gittiniz mi?” Makasın sesi bir an kesiliyor.

“Hayır ben Bavyera’da okula gittim. Neden sordunuz?”

“Yıllar önceki bir öğrencime benzettim de…” Gözlerine yansıyan şaşkınlıkla soruyor:

“Siz öğretmen misiniz?” Sesi şimdi daha sıcak, daha samimi.

“Evet, yıllar önce okuttuğum öğrencilerle karşılaşınca bazen tanımakta zorlanıyorum. Hoş onlar da beni tanımıyorlar ya…”

“Ben ilkokulu Türkiye’de bitirdikten sonra, annemin babamın yanına Almanya’ya geldim. Münih’te orta okulu bitirdim. Sonra da berberlik öğrendim…”

“Ah, ne yazık! Demek o güzelim Münih’i bırakıp bu fabrika nefesi kokan gri Duisburg’a geldiniz!”

“N’apacaksınız, kısmet mi kader mi bilmem. Duisburg’a gelin geldim…”

Sesinde hüzün var. Gerisini getirmiyor, susuyor. Aynada bakışlarımız karşılaşıyor. Merakla beklediğimi görünce.

“Boş verin, diyor. Uzun hikaye. Yaşayıp gidiyoruz işte. Bir oğlum, görüştüğüm bir iki samimi arkadaşım var. Bana yetiyor…”

Aynada bana bakıyor, bakışlarıyla “Daha fazla sormayın lütfen!” der gibi. Anlaşılan mutsuzluğunu dile getirmek istemiyor. Oysa ben onu teselli etmek, yaşamın her şeye rağmen güzelliğinden söz etmek istiyorum. Sessizliği bozup soruyorum:

“Türkiye’nin neresindensiniz?” Sonra onun yanıtını beklemeden ekliyorum:

“Durun söylemeyin, ben tahmin edeyim. Siz mutlaka Ege’densiniz. İzmirli, Manisalı ya da Aydınlı?”

“Nereden bildiniz Ege’li olduğu mu?”

Evet, nereden bilmiştim Egeli olduğunu. Belki zeytin yeşili gözlerinden belki de tütün sarısı saçlarından. “Ege’yi çok severim. Her yaz tatilimi Ege kıyılarında geçiririm. Ayvalık’ı bilir misiniz?” diyorum.

Makasın sesi kesiliyor. Aynaya bakıyorum. Dalmış. Şimdi geride kalmış Türkiye’de geçen çocukluk günlerini düşünüyor belki de. Yüzündeki sarı yorgunluğun yerini, yaşam dolu bir bir pembelik alıyor. Dili çözülüyor, ben sormadan anlatıyor. Türkçe cümleleri hiç Almanca katmadan, şarkı söyler gibi ardı ardına sıralıyor. Arada bir gülümsediğinde kederin gizlediği gamzeleri çukurlaşıyor…

Dışarının griliği bulutların ardından birden çıkıveren bir güneşin ışıklarıyla aydınlanıyor. Aynaya vuran ışık gözümü kamaştırıyor. Gözümü alıştırıp tekrar aynaya baktığımda, kendimi göremiyorum. Şimdi aynada Ege’nin yeşil kırlarında çiçek toplayan, türkü söyleyen bir kız var. Havada rengarenk bir kelebek uçuyor. Mavi önlüklü, beyaz kurdeleli kız, kelebeğin peşinden koşmaya başlıyor. Birden sanki o da bir kelebek oluyor. İki kelebek yaşama sevinciyle uça kona dans ediyorlar. Sevinçle, keyifle onları seyrediyorum. Giderek benden uzaklaşıyor, gözden kayboluyorlar…

Mevlüt ÂSAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...