Aziz Nesin’den Öcümü Nasıl Aldım?

Bir ucundan anıları yazmaya başladık, bari devam edelim. 1971 yılı. İstanbul’da Sinan Yayınlarına gittim. Sahibi Hayati Asılyazıcı. İçeri girdiğimde Aziz Nesin oturmuş, yazı yazıyordu. Masanın üstünde günebakan çekirdekleri. Arada çıtlatıyor, sonra yazıyordu. Hayati abi dedi ki: “Aziz bey, sana tanıştırayım, yetenekli bir genç, Kars’tan geliyor.” “Hıımm, öyle mi?” dedi, yazmaya devam etti. Ne merhaba ne de al şurdan sen de çıtlat lafı. Bir zoruma gitti sormayın. Cimri ne olacak, merhaba dese kelimeleri eksilecek. Bunun öcünü almazsan yuh olsun bana dedim. Aradan yirmi yıl geçti. 1991. Köln radyosundan Osman Okkan aradı: “Aziz Nesin geliyor, Recklinghausen’da geniş bir toplantı olabilir mi?” diye sordu.

“Vaaay, başım gözüm üstüne!” diye cevap verdim. Tam öç alacağım fırsat. İşçi derneği ve bir iki cami derneği ile konuştum. Sağ olsunlar herkes ilgi gösterdi. İşçi Derneği yanındaki kilisenin büyük salonunu papazdan rica edip aldık (Aziz Nesin duymasın). Toplantı günü Osman Okkan yine aradı: “Aziz Nesin senin eve çok yakın şu otelde kalıyor. Saat 11.00de otelden alıp konuk edebilir misin? Biz yetişemeyeceğiz,” dedi. Sağ olsun Osman kibarca görev dağıtmayı pek sever. Söz Aziz Nesin olunca tabii memnuniyetle dedim.

“Aziz Bey’in huyunu biliyorsun, eğer öğleden sonra biraz uyursa iyi olur.”

“Huysuzluğu da mı var?“ dedim, Osman telaşlandı, dili dolaştı: “Öyle demek istemedim, şey… yani…” Sözünü kestim: “Sorun etmene gerek yok. Kendisini alır dinlendiririm, rahatına bak.”

Telefonu usulca kapatıp ellerimi kaldırdım, bir Azeri havası oynayarak salona yürüdüm. Diz kırıp Aziz Nesin’in kitaplarının önünde dikildim: “Konuş bakalım eeey Gülmece Yazarı! Yıllardan beri bu uğurlu günü bekliyordum.” Telefon bir daha çaldı; yine Osman Okkan’dı:

“Dinle, bir şey daha söyleyeceğim. Lütfen saat on bire beş kala otelin önünde ol. Aziz Bey çok titizdir; geç kalırsan kıyamet kopar.”

Hayretler içinde: “Yahu bu adam Türk değil mi?” dedim.

Osman’ın telaşı arttı: “Eğer tam zamanında orada olmayacaksan, lütfen açık söyle.”

Bu sefer ben telaşlandım: “Elbette zamanında olacağım,” diye söz verdim.

Randevuya dakikası dakikasına yetiştim. Aziz Nesin otelin önüne çıkmış, çantasını bir fidanın dibine koymuş, Kitap okuyordu. Geçen bu yirmi yılda alnı biraz açılmış, saçları zayıflamış, daha da ağarmışlardı. Beni görünce kolunu gösterişli bir biçimde yukarıdan çevirip saatine baktı.

“İyi günler Aziz Abi, yoksa geç mi kaldım?”

Yanıt vermeden fidanı gösterdi: “Bak bak, şu fidanın göğsüne bak.”

Yaklaştım. Fidanın kabuğuna, bıçakla bir yürek kazınmış, yüreğin içine de, ‘D+N’ harfleri. Fidanın belden aşağısı çizgili bir bezle sarınıp, çevresi çitle çevrilmiş.

“Görüyor musun?” dedi, “Bunu buraya mutlaka bir Türk kazımıştır.” Sesimi çıkarmadım, ne söylesem öç alınmış olmayacaktı.

“Elin Alman’ı fidanı dikmiş, üstüne pijama giydirmiş, seninki gelip göğsüne bıçak saplıyor.”

Biraz gerginleşerek, “Nereden biliyorsunuz Türk olduğunu Abi?” dedim.

O günlerde zaten ‘Türklerin yüzde altmışı’ hikâyesini ortaya atmış, herkes işi gücü bırakıp bu hikâyeyi tartışmaya başlamış, Aziz Nesin de: “… yüzde altmışı aptaldır,” dediğine bin pişman, bu sayıyı daha da artırmanın yollarını arıyor zaten. Acaba fırsat mı verdim kendisine diye düşünürken…

“Alman olsa, âşık olduğunu gider sevdiği kadına kendisi söyler,” dedi. “Tutar bu dilsiz fidandan çöpçatanlık ister mi?”

‘Çok cimrisiniz,’ diyecektim; ama onun söylediği sözlere yanıt olmuyordu. ‘Bu adam sol yanından kalkmış,’ diye düşünüp, başparmaklarımı avuçlarımın içinde hırsla şıklatarak: “Buyrun gidelim,” dedim.

Arabaya bindik. Hiç bir sözcük etmeden yol boyunca çevreye bakındı. ‘Yüz binlerce okuru, bu Yazar’la yan yana gelseler, gülmekten kırılıp geçeceklerini sanacaklar. Nerdeee?.. Yüzünden düşen bin parça. Sanki dünyanın harcını borcunu bundan alıyorlar.

Eve geldik, oturma odasına girer girmez bir an durdu. Sağdaki şark köşesine göz ucuyla baktı: Bakışları oradan kayıp kitaplıkta düğümlendi. Sonra batı usulü döşediğimiz sol köşeye doğru yürüyüp koltuğa oturdu, yine kitabını açtı.

“Sıcak ya da soğuk ne içersiniz Aziz Abi?” diye sordum.

“Farketmez, ne olsa içerim.”

Sevinerek mutfağa gittim. Kahve makinesini çalıştırıp, bir bardağa su koydum. Derin bir tabağa da önceden hazırladığım günebakan çekirdeklerinden tepeleme doldurup oturma odasına döndüm. Suyu Aziz Nesin’e sundum, çekirdekleri kendime. Karşısında bacak bacak üstüne atıp tabağı kucağıma aldım, tam yirmi yıl önce onun yaptığı gibi çıtlatmaya başladım. Çıt, çıt, çıt…Hem de ne çıtlatma!

Şöyle göz ucuyla bakıp bu işin içinde bir hinlik olduğunu çaktı;

“Yahu sen nerelisin?” diye sordu.

“Karslıyım.”

“Karslılar hep hırsızdır!” dedi kestirmeden.

Bu yeni vuruşla koltuktan aşağı kaydım. Öç alacağım derken yeni bir darbeyle iki sıfır öne geçti. Sinirden kıpkırmızı oldum. Tüh, keşke Ofluyum deseydim. Kim bilir Oflulara ne kulp takardı.

“Nerden çıkarıyorsunuz Karslıların hırsız olduğunu?” diye kızgınlıkla sordum.

“Hırsızdırlar!” dedi.

“Aziz Abi, yarısı hırsızdır deyin bari.”

“Hayır ! Hepsi hırsızdır!”

“Yahu senden başka hepsi desen ona bile razı olacağım.”

Bir yudum su içip bardağın içinden bana bakarak: “O yediğin çekirdeğin adına Karslılar ne diyor?” diye sordu.

“Sımışka,” diye yapıştırdım.

“Nereden almışsınız o sözcüğü?”

“Rusça’dan,” dedim.

“Bak gördün mü, sözcükleriniz bile çalma çırpma!”

Hırsımdan bir avuç çekirdeği kabuklu mabuklu ağzıma atıp, “Harpt, hurrrpt!” çiğneyerek kahveyi getirmeye gittim.

“Bak sana bir olay anlatayım,” dedi. Yedi yıl önce Karslı bir aile, İstanbul’un ortasında bir caddeye kırk günlük çocuklarını bırakıp kayıplara karışmış. Çocuğu benim vakıfa getirdiler. Bu çocuğu alacaksın, dediler. Yahu bunun geninde de vardır, hırsız mırsız olur dedim, bana güldüler. Sonunda ne oldu biliyor musun?”

“Nerden bileyim!”

“Yedi yaşına geldi, eskiden beri biriktirdiğim demir paraları sen al, arkadaşlarıyla ıvır zıvıra ver ye! Görüyorsun işte!”

“Eh, cimriliğinizden. Çocuğa para vermemişsiniz, o da almış, çok iyi etmiş, oh!”

Kahvesini karıştırırken ilk kez gülümsedi: “Yok yahu cimriliğimden değil,” dedi.

“Evet, evet! Cimriliğinizden!” diye üstüne basa basa yüreğimi soğutmaya çalıştım. Neyse ki ikiye bir olduk.

Aradan iki yıl geçti. Kitap okuyordum, telefon çaldı, kaldırdım: Aziz Nesin.

“Yarın akşam Dortmund’da ‘Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz’ın gösterimi var. Ondan önce de saat 15.00’de bir söyleşim olacak, oraya gel görüşelim,” dedi.

“Olur, gelirim Aziz Abi,” diye yanıt verdim. “Geç kalma,” dedi. Telefon kapandıktan sonra aynı gün saat: 14.00’de benim de Remscheid’de bir etkinliğimin olduğunu telaşla fark ettim. Söyleşisine yetişemeyecektim. Nereden aramıştı, telefonu neydi, niçin istememiştim, ‘Hay akılsız kafa!’ diye kendi kendime kızarak huzursuzca evin içinde dolaştım. İlişkide olabileceği kurumları, kişileri aradım, sonuçta kendisine ulaşamadım. Ertesi gün kendi etkinliğimi kısa keserek Dortmund’a doğru son gazla adeta uçtum. Salona arkadan girer, görünmeden bir yere ilişirim diye düşünüyordum. Adresi buldum: Toplantı bir resim galerisindeydi ve insanların hepsinin sırtı camekâna dönüktü, karşıda Aziz Nesin konuşuyordu. Armut gibi önüne düşüvermiştim. Soğuk bir ter yürüdü sırtıma. İçeri girmese miydim? İkircim içinde kıvrandım biraz. Görülmüştük bir kez, dışarıda da bekleyemezdim ya… İçeri girer girmez sözlerine ara verdi, elini bana doğru uzatarak: “Bakın, bakın,” dedi, “bir Türk daha geldi.” “Sen de Türklere amma takmışsın ha!.. Bir taş atıyorsun kuyuya, hepimiz uğraşıp çıkaramıyoruz,” diyerek gülüşmeler arasında kendime bir yer aradım. O günlerde de Aziz Nesin’in “Türklerin yüzde altmışı aptaldır,” lafı üzerine bir ebleh yazarı öldürene 200 bin dolar ödül koymuştu. Aziz Nesin’in ters köşeden vuruş yapıp tartışma açtığını çoğunluk anlamadı ve kendisini yüzde kırkın içinde saydı, ama o tartışmadan Almanlar yararlandı. 1,9 milyon tirajlı der Spiegel dergisi “Biz ne kadar akıllıyız?” diye başlık atarak her konuda 20 sayfalık sorular yayımladı. Doğru cevap verenin sayısı yüzde 23 civarındaydı. Bu olaydan sonra Almanya eğitimde yeni düzenlemeler yapıldı. Neyse…

Akşam oyuna gittik, “gel benim yanımda otur,” dedi. Birinci perdeden sonra gülümseyerek koluma girdi: “Yahu sana bir sorum var.” “Buyur Aziz abi,” dedim.

“İki yıl önce bana neden sımışka vermedin?”

“Söylemem!” dedim.

“Söyle, yoksa çatlayacağım.”

“Yirmi yıl boyunca ben çatladım, şimdi siz yirmi yıl boyunca sağlıklı yaşayın, sonra söyleyeceğim,” dedim, gülümsedi. “Söyle şunu!” diye üsteledi. Söyler miydim? Zil çalınca tekrar oyuna girmek zorunda kaldık. Bir vuruş da ben vurup öcümü almıştım, keyfime diyecek yoktu.

Yücel FEYZİOĞLU

1 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir