Babası Ölen Çocuklar Kalbiyle Bekler

Babasız her çocuk, başağa durmayan buğday gibidir. Rüzgâr esmez, içinizdeki şarkı susar ve derin bir boşluğa dönüşür bu yarım kalmışlık. Kendi içine kapanır çocuk ve karanlığa saplanır gün be gün. Yaşamı boyunca aydınlık arar. Işık sözcüklerinden çekilir önce, sonra ellerinden, gözlerinden, gülüşünden ve nihayet düşlerinden. Son bir çırpınışla babanın geride bıraktığı boşluğu dolduracak birini arar insan. Uzak da olsa yaşama tutunmuş bir baba figürü. Yaşayan bir düş, bir umut, bir sıcaklık, belki içli bir bakış…

Bir zamanlar seslerle dolu evinizde rüzgârda, öğle sıcağında, sonbahar yaprağında, bağ bozumunda, ikindi serinliğinde, akşamın ıssızlığında ve sabahın tazelenen ışığında türlü türlü yaşanmışlıkla varlığını kanıtlayan geçmişe tutunursunuz. Yorgun bir gıcırtı, sessizliğin can damarından yakalayıp işe girişen tahtakurularının kemirgen tıkırtıları, öfkeyle çarpan bir pencere, ağır ağır kendine kapanan bir kapı, çatırdayan bir direk ve ürkek adımların korkutucu yokluğu sarar her yanınızı.

Zamanın ve yaşanmışlığın izleriyle harmanlanan kerpiç evin şarkısı hâlâ belleğinizin derinliklerinde yankılanır. Kerpicin toprak kokusuyla, ağacın rüzgârı ve eşyaların kımıltılarıyla anlam bulan bir şarkı kapınızı çalar. Ne yapsanız kurtulamazsınız geçmişten, bu yüzden yeni bir gelecek kuramazsınız. Hayatın ve insanın sıcak yanını birleştiren hüzünlü akşamlarda babasını bekleyen çocuk, çok uzaklardan yayılan o büyülü şarkıyı dinlerken “Babam öldü artık!” diyen o buruk iç sesinizle uyanırsınız.

Sadık ARSLAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir