Başkalarının Hikâyesi Olmak

“Mezarlar, bu dünyanın çıkış kapılarıdır.” dedi kazmayı vuran.

Alnında doğan berrak ter damlaları toprağa düşerken yoldan geçen arabanın sesiyle irkilmişti. Yaklaşık üç yüz gözü açık gitmişin yattığı bu mezarlıktaki herkesi tanıyordu. Kimine küsmüş, kimiyle tartışmış, kimini çok sevmişti zamanında. Şimdi hiçbirini yapacak imkânı yoktu. Onlarla beraber, onlara karşı hissettiği her şeyi de gömmüştü toprağa. “Ölmenin en onulmaz tarafı da budur,” diye düşündü, “insan ölünce yüklerini geride kalanlara taşıtır; kendi hikâyesinin ağırlığını geride kalanların yüreğine bırakır. Bir hikâye olarak yaşamaya devam eder.”

Yoldan geçen arabanın gevşek metal sesiyle irkildi Fadıl. Dudağının kenarına doğru akan tuzlu terin tadını o an hissetti. Güneş batmaya yakındı. Köyün hemen aşağısında bulunan sulama barajının durgun suyuna vuran kızıl güneş, her yeri turuncuya boyamıştı. Mezarlığın üstünde uçan kuş sürüleri bir anda yön değiştiriyor, bir şeylerden kaçar gibi telaşlı telaşlı uçuyorlardı. Avdel’e döndü Fadıl:

“Bir insan dünyayı bırakıp gittiğinde ecel derler ya, ben öyle düşünmüyorum. İnsan tutunamadığı yerde kalamaz; bence sevmeyi unutmuştur ölen her insan. Artık kalbi burası için atmayı bırakmıştır. Çürümeyi kendisine yedirmiştir.”              

Avdel, yıllardır beraber mezar kazdıkları arkadaşına şaşırmıyordu artık. Aslında Fadıl’ın söylediği her şeyi bir zamanlar o da düşünmüştü. Ama mezar kazarken konuşmayı sevmez, toprağın kokusuna bırakırdı kendisini. Fadıl konuşur, o da dinlerdi.

Fadıl, yeterince toprak kazmıştı. Birikmişleri atsın diye Avdel’e verdi yerini. Avdel, yumuşak toprağı atmaya başlayınca ortaya çıkan çukur, bir mezarı andırmaya başlamıştı. Toprak biriktikçe bir tümseğe dönüşmeye başlıyordu. Toprağın içindeki bitki kökleri, kazmanın ve küreğin açtığı yaralarla kendi dillerinde kanıyorlardı. Avdel, Fadıl’ın oturduğunu, dalgın dalgın toprağa baktığını görünce:

“Yine neler geçiyor aklından, söyle hele!”

Fadıl, kazmasına tutunarak ayağa kalktı. Soğuk toprağın üstüne oturduğu için kalçası uyuşmuştu. Avdel’in yüzüne bakmadan:

“Attığın toprak burada birikip tümseğe dönüşmeye başladıkça aklıma yaraların kabukları geldi. Onlar da tümseğe benziyorlar. Mezarlar da öyleler biliyor musun, tümsekleri, yaraların kabuklarına benziyor. Sanırsın ki gömülen her insan toprakta yeni bir yara açıyor. Belki de bazı toplumlar, toprağı yaralamamak için ölülerini yakıyorlar.”

Avdel, küreği toprağa batırmış, arkadaşını dinliyordu. Fadıl ise konuşmasını bitirince başını önüne eğmiş, sakin sakin toprağı kazmaya başlamıştı.

İkisi de bu işi gönüllü yapıyordu. Ne zaman köyden birisi ölse, ikisi birbirine haber vermeden, aynı anda mezarlığın yolunu tutarlardı. Bu işten garip bir zevk alıyorlardı. Bu dünyanın gitmek demek olduğunu daha iyi anlamak istercesine gönüllü olmuşlardı bu işe. Belki de başka ölümlere bakarak kendi ölümlerini daha kabul edilir kılıyorlardı kendilerine; çünkü insan, ilk olarak başkalarında ölmeye başlar. İkisi de bunu çok iyi biliyordu.

Güneş henüz tamamıyla batmamıştı, gitmek istemeyen bir âşık gibi dağların hemen üzerinde durmuştu. Mezar kazma işi bitmiş, ikisi de çok yorulmuştu. Avdel en son aradığında, cenaze sahipleri otopsinin hâlâ bitmediğini, savcıyı beklediklerini söylemişlerdi. İkisi de böyle ölümleri hiç sevmezdi. Her şey hızlı bir şekilde olup bitmeliydi onlara göre. Açılan mezar ne kadar çabuk kapansa, ölen kişi kendisiyle beraber o kadar az hikâye götürürdü. Bu dünyadan iyi hikâyelerle ayrılmanın çok da mümkün olmadığını biliyorlardı. Avdel, yeniden aradı cenaze sahiplerini. Kafasını birkaç defa salladıktan sonra telefonu geniş pantolonunun gevşek cebine bıraktı.

“Cenazeyi ne zaman getiriyorlarmış?” diye sordu Fadıl, çok da meraklı olmayan bir tavırla.

“Bugün gelmeyecekmiş. Yarın sabah çıkacaklarmış hastaneden.”

İkisi de toprağa batırdıkları malzemeleri alıp mezarlığın girişindeki kulübeye doğru yürüdüler. Kulübenin demir, yeşil kapısı hafif aralıktı. Hemen önündeki çeşmenin bozuk musluğundan su damlıyordu. Damlayan suyun yeşerttiği yemyeşil otlar, her şeyiyle ölümü bağıran bu sapsarı otlarla kaplı mezarlıkta müthiş bir yaşam görüntüsü veriyordu. İkisi de elini, yüzünü yıkayıp su içtikten sonra kulübenin hemen önündeki çürümüş kavak kütüğüne oturdular. Güneş battığı için hava serinlemişti. Avdel, içerden getirdiği ağaç dallarını tenekeye koyup yaktı, ateş yanarken dostuyla sessizce oturmaya başladı. Tenekeden fırlayan ateş parçacıkları, düştükleri yerdeki kuru otlarda küçücük siyahlıklar bırakıyordu.

Uzun bir süre oturdular orada. Yatsı ezanı okununca kulübenin kapısını kilitleyip köye doğru yürümeye başladılar. Fadıl, hiç konuşmuyordu. Onun bu hâli Avdel’i epey şaşırtmıştı. Çünkü Fadıl böyle günlerde çok konuşurdu. Köy meydanına vardıklarında ikisinin yolu ayrılıyordu. Avdel’in evi sol tarafta kalan eski Ermeni mahallesindeydi. Fadıl’ı eve buyur etmeye hazırlanırken onun elini sallayıp hızla oradan uzaklaştığını gördü, seslenmedi Avdel.

Avdel eve geldiğinde yaşlı karısının hâlâ uyumadığını, onu beklediğini gördü. İçeri girip kıyafetlerini değiştirdi. Onun suskun hallerine alışan karısı, bu sefer anlam veremediği şeyler görüyordu kocasında. Bu, her zamanki suskunluklarına benzemiyordu. Kederli bir hali vardı. Adile mutfağa doğru yürüdüğünde Avdel bir battaniye almış, balkona gelmişti. Yüksekçe bir yerde olan evlerinin balkonundan bütün köy görünüyor, sulama barajının sessizliği evlerinin ta içine kadar giriyordu. Adile içerde yiyecek bir şeyler hazırlarken Avdel ise sessizliğe bakıp çocukken bu manzarayla ilgili kafasında ne kadar hikâye kurduğunu düşünüyordu.

Adile, çiçek desenli küçük siniye dizdiği yiyecekleri getirip kurduğunda Avdel’in battaniyenin altına iyice gömülüp kıpırtısız bir şekilde uyuduğunu gördü. Kocasının uykuya bu kadar çabuk yenilmesi ona çok tuhaf gelmişti ama bunu onun yorgunluğuna yordu umutlu kadın. Tandırlığa gidip ekmek getirene kadar kocasının biraz daha uyumasını istiyordu, bu yüzden uyandırmadı onu.

Adile, biraz sonra tandırlıktan dönmüştü. Kocasının yüzüne bakmadan çayları doldurmuş, kocasına bakmadan seslenmişti:

“Avdel, hadi uyan. Bir şeyler ye öyle yat.”

Kocası kıpırdamıyordu. Uykusu bu kadar ağır değildi. Adile bu sefer hafifçe dürterek seslendi ona.

“Avdel, uyan hadi. Çaylar soğumadan bir şeyler ye, öyle uyu.”

Kocasının kıpırtısızlığı gittikçe daha da derinleşmişti. Çaresiz kadın bunu anladığında çığlığı bastı:

“Avdeeeeel!”

Komşular geldiğinde Adile basamaklarda oturmuş, sessizce ağlıyordu. Birkaç adım ötesinde cansız yatan kocasına bakmıyordu. Oysa insanlar normalde son kez bakmak isterlerdi sevdiklerinin henüz soğumamış yüzüne. Adile, sanki kocasına darılmıştı onu bırakıp gittiği için. Çünkü şimdi artık tamamen yalnızdı.

Biraz sonra Fadıl gelmişti. Yüzü bembeyazdı. İlk defa birinin öldüğünü duymuş gibi şaşkındı. Adile’nin yanında ayakta duruyordu. Avdel’i düşündü. Ondan ayrıldığında onun yüzüne bakmamıştı. Son kez bakmamıştı ömürlük dostuna. Basamakları çıktı Fadıl. Avdel, sağ tarafının üzerine düşmüştü, sağ kolu iki bacağının arasındaydı. Sol eli geriye doğru düşmüştü. Geriye doğru sarkan sol kolu olmasaydı onun öldüğüne inanmak zor olurdu. Ölüm kendisini en çok orada göstermişti.

Köy yerlerinde, bozkırlarda diyelim, mezarlar kazılır kazılmaz ölüler gömülür, onları bekletmek doğru değildir burada. Ölüm öyle yoğun çöker ki insanların üzerine, ölen kişinin bugüne kadar yaşamadığına inanmaya başlar herkes. Onunla ilgili çok şey anlatılmaz. Herkes sessizce kendi üzerine düşeni yapar. Ama ölü gömülüp de herkes evine döndüğünde, ölen kişi yeniden dolaşmaya başlar insanların arasında; herkes onunla ilgili ne biliyorsa anlatır yanındakilere.

Cenaze hemen yıkanmış, önceki ölü için camiye toplanan gençler ikinci bir hatim daha indirmeye başlamışlardı. Fadıl, herkesten önce mezarlığa gitmiş, kazma küreği alıp birkaç saat önce arkadaşıyla birlikte kazdığı mezarı bütün ustalıklarını kullanarak hazırlamaya başlamıştı. Bir tek taş olmamalıydı toprağında. Avdel’in yatacağı yerde en küçük tümsek ya da çukur olmamalıydı.

Avdel’in yaşamını düşünüyordu Fadıl, onun sessizce geçip gitmesini. İnsanlar arasında var ile yok arasındaki halini getirdi gözünün önüne. Soyunun devamını getirememiş olmanın onun yüreğinde açtığı yarayı anımsadı. Kendi içinde yarattığı dilin başkaları tarafından konuşulmamasını buruklukla hatırladı. Avdel, sessizce çekip gitmişti.

Biraz sonra cenaze alayı görünmüştü. Uzaktan görünen el fenerleri ağır ağır mezarlığa yaklaşıyordu. Kalabalığın arkasında ise birkaç kadın Adile ile beraber yürüyordu. Adile, kocası için ağlarken diğer kadınlar da ona eşlik ediyordu. Herkes, kendi kaybettiğine ağlıyordu. (Bizi hiç ilgilendirmeyen acıların bizi ağlatması da bundandır; kendi acılarımızı anımsarız.) Kalabalık biraz sonra mezarlığa girmişti. Avdel ile Fadıl’ın kazdığı mezarın etrafına toplandı kalabalık.

Tabut yere bırakılınca Fadıl yavaş adımlarla uzaklaştı oradan. Şimdi bir hikâyenin daha ağır yükünü bırakmıştı yüreğine.

Zafer ÇARBOĞA

1 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir