Benimki Gün Garası, Seninki Gön Garası

Kelimeler, sözlük anlamlarının dışında başka bilgiler de içerir. Dikkatli bakıldığında sözcüklerin bir yandan bireyin yaşı, cinsiyeti, sosyal statüsü hatta psikolojisine diğer yandan toplumun yapısına ya da kültür dünyasına ilişkin bilgiler sunduğu görülür. Bu yüzden denilebilir ki bir milletin kültürel gen haritasını çıkartabilmenin en kestirme yolu, sözcüklerini -özellikle de deyim ve atasözü gibi kalıp sözlerini- incelemektir. Bunun farkında olan Hristiyan misyonerlerin, Osmanlı toprakları gönderilmeden önce, Şinasi’nin kaleme aldığı ‘Durub-ı Emsal-i Osmaniye’ adlı kitabı ezberlediği rivayet edilir. Zira Şinasi bu kitapta Türk kültürünün kodlarını taşıyan atasözlerimizi ele almıştır.

‘Hasta ol benim için, öleyim senin için.’ diyerek sosyal ilişkilerinde ne denli fedakâr olabileceğini baştan söyleyen bir milleti çözmek, Hristiyan misyonerler için hiç de zor olmamıştır, sanırım. Evet, sözcükler kültürün hem taşıyıcısı hem de yansıtıcısıdır. Mesela yazılı ilk metinlerimizde savaş ve yönetimle ilgili kelimelerin çok olması, o günün yaşam koşulları hakkında bilgiler verir bize.

Dilimizde denizcilikle ilgili kelimelerin ağırlıklı olarak İtalyanca; balık adlarının da çoğunlukla Rumca olması; benzer biçimde Arapçada deve, Türkçede ise at ile ilgili sözcüklerin çokluğu tesadüf değildir. Bütün bunlar dil ve kültür arasındaki sıkı ilişkinin göstergeleridir.

Yörüklerin dünyasında keçi ve koyun o kadar önemlidir ki oymak ya da oba adlarında kullanılmıştır: Karakeçili, Akkeçili, Kızılkeçili, Tekeli, Karatekeli, Akkuzulu, Karakoyunlu, Akkoyunlu… Temel geçim kaynağı olan keçi ve koyunla birlikte anılmak, Türklerin bu hayvanlara karşı hissettiği vefa ve şükran duygusunu tanıklamaktadır.

İlginçtir, bazı bitkilerin adlandırılmasında da kullanmışız keçi ve koyunu. Mesela bugünkü papatya sözüne atalarımızın, sekiz yüz yıl önce koyungözü dediği kayıtlıdır, el yazması eserlerimizde. Bugün koyungözü’nü unutmuş olsak da yüzlerce yıl önce yazılmış eski tıp metinlerinden kalan koyun baklası (termiye), teke (keçi) sakalı ve keçiboynuzu sözlerini çoğumuz biliyoruz. Bütün bu örnekler Türklerin, bitkilerden çok ve tabi daha önce koyun ve keçiye aşina olduğunu göstermektedir.

Vaktiyle Türkçede yaşa bağlı hayvan adlandırmaları üzerinde bir inceleme yapmış, konuyla ilgili en çok örneğin keçi ve koyuna ait olduğunu tespit etmiştim. Anadolu ağızlarında, keçinin yaşıyla ilgili 110, koyunun yaşıyla ilgili 56 kelime (bazıları aynı kelimenin farklı biçimleri olmakla birlikte) bulunmaktadır. Üzülerek söylemeliyim ki bu zengin söz dağarcığından Ölçünlü Türkçeye keçiyle ilgili sadece oğlak ve çebiç; koyunla ilgili ise sadece kuzu ve toklu sözcükleri geçmiştir.

Keçi ve koyun sözleriyle oluşturulmuş çok sayıda kalıp söz de vardır, dilimizde. Üstelik bunların bazıları oldukça eskidir. Daha 11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmut tarafından kayıt altına alınmış olan şu atasözlerinin her biri, farklı bir hakikatin altını çiziyor.

Yeni doğmuş keçi yavrusunda ilik olmaması ne kadar doğalsa çocukların bilgi bakımından yetersiz olması o kadar doğaldır. Atalarımız bin yıl önce bu hakikati ‘Oglak yiliksiz, oglan biligsiz.’ (Oğlağın kemiğinde ilik, çocukta bilgi olmaz.) sözüyle ifade etmişler. Üstelik de yilik ve bilig sözleriyle kulağa hoş gelen bir ses uyumu yakalamışlar.

Yine, çocukların yaptığı işe güvenilemeyeceği, keçi yavrusunun bir özelliği ile açıklanmıştır: Oglan işi iş bolmas, oglak münzi sap bolmas. ‘Çocuğun yaptığı iş, iş olmaz; oğlak boynuzu sap olmaz.’ Bu atasözü aynı zamanda, atalarımızın bin yıl önce sap yapımında (mesela bıçak sapı) keçinin boynuzunu kullandığını da ispat etmektedir.

Her canlının rızkıyla beraber doğduğunu, rızkın Allah’ın garantisi altında olduğunu vurgulayan şu atasözünde de geçmektedir oğlak sözü: Agılda oglak togsa, arıkda otı öner. ‘Ağılda oğlak doğsa arkta otu (rızkı) biter.’ Emin değilim ama belki de rızık endişesiyle çocuk yapmayan ya da bir çocukla iktifa edenleri uyarmak için söylenmiştir, bu atasözü.

Bugün, sinirden çıldırmasına ramak kalmış birine ‘Keçileri kaçırdı.’ deriz. Çocuklarımızın bize benzeyeceğini, bunun için önce kendimizi eğitmemiz gerektiğini ‘Taşa çıkan keçinin ağaca çıkan oğlağı olur.’ sözüyle vurgularız. Yaşına başına uygun davranmayanlar ya da sakalının hakkını veremeyenler ‘Amaaan, keçide de var sakal!’ sözüne müstahak olur. Muhtemelen keçi değil de koyun besleyen, geçimini koyun üzerinden sağlayan bir oymak söylemiştir, ‘Koyunun olmadığı yerde keçi Abdurrahman Çelebi’ sözünü. Yani istediğimizi bulamıyorsak daha düşük de olsa elimizdekiyle idare edeceğiz.

Kimsenin yaptığından sorumlu tutulmak istemediğimizde ‘Her koyun kendi bacağından asılır.’ deriz. ‘Ak koyun kara koyun belli olur, o zaman.’ diye tehdit ederek hakikatin öyle ya da böyle sonunda ortaya çıkacağını vurgularız. İşin aslının sonradan anlaşılacağını, ilk görünüşe aldanmamak gerektiğini belirtmek için de çok güzel bir sözümüz vardır: ‘Karaman’ın koyunu, sonra çıkar oyunu.’

Keçinin inatçı, koyunun uysal olduğu hepimizin malumu; konuya ilişkin çok sayıda örnek vardır kültürümüzde… Mehmet Âkif’in ‘Yumuşak başlı isem kim dedi uysal koyunum?’ diye haykırışı ya da köprüde karşılaşan iki inatçı keçinin hazin sonu…

Son olarak, size keçi ve koyunla ilgili bir hikâye anlatmak istiyorum. Keçi ve koyun diyorsanız Yörük varken La Fontaine (Lafonten)’e laf düşmez; orada dursun biraz. Nenemden dinlediğim bu eğlenceli hikâyeyi muhtemelen, çoğunuz daha önce duymadınız… Nenem, ne zaman hatası yüzüne vurulsa ya da ne zaman birisi açığını aramaya çalışsa bu hikâyeyi anlatmaya başlardı: ‘Beri bak, geçiyle goyun bir zaman geze çıkmış…’

Birbirine taban tabana zıt karakterli keçi ile koyun vaktiyle arkadaş olmuşlar. Buranın otu iyi, şuranın suyu lezzetli diye dağ bayır gezmeye başlamışlar. Gide gide küçük bir derenin kenarında gelmişler. Gözü hep yükseklerde, dalda taşta durmayan keçi, karşı taraftaki otların daha taze olduğunu düşünüp yemyeşil yoncalar ve kütür kütür ayrık otlarından yemek istemiş. Koyuna: ‘Hadi atlayıp geçelim karşıya, taptaze otları görmüyor musun?’ demiş. Başlangıçta gönülsüz olsa da koyun da dayanamamış, cacık gibi otların cazibesine ve bir sıçrayışta geçmiş karşıya. Ne var ki sıçrarken koyunun kocaman yağlı kuyruğu havaya kalkmış ve poposu ortaya çıkmış.

Tabi, zavallı koyuna baş kakıncı yapacağı için eline fırsat geçen keçi çok memnun olmuş, gördüklerinden. Kısa bir süre sonra da ‘Kıçını gördüm, kıçını gördüm…’ diye dalga geçmeye başlamış. Koyun utanç içinde başını eğip yumulmuş otlara. Bir… iki… üç… Bakmış, duracağı yok arsız keçinin; daha fazla dayanamayıp yapıştırmış cevabı, ağırbaşlı koyun: Seninki her gün açıkta, biz gülüyor muyuz?

Komşu kadın,‘Ismaan (Esmehan) Hala, sana da bir şey demeye gelmiyor; maşallah lafın ağzında!’ diye cevap verip işi şakaya vurursa keçi ve koyun hikâyesi kocaman kahkahalar bırakırdı, arkasında. Yok, patavatsızlığa devam edip nenemi daha zor durumda bırakmaya çalışırsa ‘Yandı gülüm keten helva!’ Nenemin geri adım attığı görülmüş şey midir?

-Beri bak, benimki gün garası, seninki gön garası; gün garası çıkar, gön garası çıkmaz.

Gün, güneş; gön ise aslında işlenmiş deri ya da kösele demektir. Ama nenem gün ve gön sözcükleri arasındaki ses uyumundan faydalanmak için gön sözünü ‘insan derisi’ anlamında kullanır ve kulakları okşayan bir ses oyunu oluştururdu. Benim yüzümdeki güneş yanığı elbette geçer ama senin tenin doğuştan kara, geçmesine imkân yok!

Ben kendi köşemde, nenemin bir ağız dalaşından daha zaferle çıktığını keyifle izlerken komşu kadın, hemen oracıkta ‘Ocakta yemeğim var.’ gibi uydurduğu bir bahaneyle kapıya yönelmiş olurdu.

Mustafa SARI

7 Yorum

  1. AvatarHalil Gülel Cevapla

    Merhaba Mustafa Bey, yazınız ilginç ve güzeldi. Kutlarım.
    Yalnız bir ilave olarak Türkler, sevgili Peygamberimizin yaşına ona olan hürmetten dolayı KOÇ YILI demişlerdir. Hatta 63 yaşını geçenlerde; biz ARTIK YILDAYIZ derlermiş.
    Sevgi ve selamlarımızla.

  2. AvatarAv.Abdullah kiper Cevapla

    Sayın hocam yine özel, güzel ve de orjinal bir hayat bölümünü ikramda bulundunuz,teşekkürler. Şimdiki meşhur (sümerbank ‘ın batırılması,ekonomik,kaçakçılık vs.) Garipoğulları sulesinin dedeleri meşhur Kasimağa Kasım Haripoğlu kuzey Afrika kokenli olup işkâl zamanında Fransız ordusunda bulunmamaktadır. Müslüman be Turkceyi de iyi bilmektedir.Gizli,gizli Türk komiteleri ve yörük çeteleri ile iletişim kurmakta,bizimkilere yardım etmektedir
    Bu nedenle kurtuluşundan sonra turkiyede kalmış,devlet tarafin-dan kendisine,Adsna,Tarsus ve Mersin de bolca arazi verilmiştir. Kendi anlatımıyla işgal kuvvetleri ovada sıkışmış dağın ettiğinden yukarı çıkarmamıştır. Kendi ağzından dinlediğimi göre Fransız komutan Toroslardaki yörük obalarına bir kesif heyeti gönderir ve dönüşte heyet başkanı yaptığı bilgilendirmede “arkadaşlar,dağın başında,çalılar arasında öyle bir halk var ki tepikleri (ayarların parmak ve ökçesi) ile kirpikleri (şapkaların ucu) arasında ki elbiselerinde 102 kelime var.kecilerinin kuyruğu ile kulağı arasında 76 kelime var,böyle bir dile,böyle bir kültüre sahip halkın ülkesini işgal edemeyiz. Bizden kuvvetliler ” der. Bunu rahmetlinin kendisinden dinledi. Fakat öyle bir babadan böyle bir nesil

    1. AvatarMustafa Sarı Cevapla

      Çok teşekkür ederim, Abdullah abi, anlattığınız da çok ilginç bir hikâye… Detaylarını öğrenmek isterdim doğrusu…

  3. AvatarAbdullah kiper Cevapla

    Not:tırnak içindeki ” ayarların ,ayakların olacak,kirpikleri ise kirpikleri “olacaktı. Sistem yanlış almış

  4. AvatarArif Bilgin Cevapla

    Bir dostum şöyle demişti: “Hocam, biz koyunu çok severiz. Ailemizde kadınlara/kızlara verilen “koşun” adı eksik olmaz. Mesela benim de annemin adı Koyun’dur…”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...