Bir Pille Mutlu Olmak

Ben Niğde/Bor’luyum.
Kara kemik, karabudun… Bir ferdi ulusun.

Tarih kitaplarında soyadıma rastlamasanız da bu milletin her macerasının içindeyim. Milli mücadelede çok şehit veren Bor’da öksüz kalanlar çoğalınca dedemin babası bu öksüzleri evermeye başlamış. 7-8 öksüz everince soyadı kanunu çıktığında sana da “Everdi” yakışır demişler. Hakkıyla kazanmış soyadını. Biz bîhakkın kullanıyoruz. Gerçi annem vefat edince, babamı tekrar ben everdim bu nedenle dedem gibi soyadımı hak ettiğim ileri sürülebilir. Yine de bana yüklediği külfetler dışında soyadımın avantajlar sağlaması söz konusu olmadı. Dedem birkaç öksüz az everseydi bize de menkul-gayrimenkul mallar bırakırdı, miras diye. Biz de her nesil menkul ve gayrimenkulleri kendimiz edinmek gibi bir kader yaşamak zorunda kalmazdık.

Karabudunda her insan 40 yaşına kadar altyapı ile uğraşır, üstyapı bozulunca edindiği birikim nakde çevrilerek hastalıkların ve bedenin tamirine harcanır. Bu nedenle ölen Everdi’nin terekesinde fazla mal olmaz. -Bunun yeni nesilleri çabalamak, kazanmak ve kendine güven sağlayan bir hayatı göğüslemek gibi faydaları oluyor. Kırıp dökücü miras kavgaları da çıkmıyor. – Ben de Everdi’lerin bu kaderine uyarak başladım hayata.

Bor Toprak Evler

Çocukluğumda çok kitap okurdum.

Büyük adam olmanın iki şartı vardı o zaman bana göre: Üç adı olmak ve kitaplarda yer alan bir soyadına sahip olmak. Çünkü bildiğim bütün yazarların, Falih Rıfkı Atay, Reşat Nuri Güntekin, Refik Halit Karay, Necip Fazıl Kısakürek, Yahya Kemal Beyatlı gibi isimleri İspanyol asilzadelerini andırır. Mütevazı ismimle böyle bir şansı da kaybetmiştim.

Bana Kemal adı verecek bir matematik öğretmeni de çıkmadı karşıma. Aradığım, okuduğum kitaplarda soyadıma rastlamam mümkün değildi. Manevi miras diye bir hatıra da yok yani kitaplarda.

Ben de çocuklarıma soyadıyla üçe ulaşan adlar vererek ailemin bu eksikliğini bir sonraki nesilde telafi etmeye çalıştım.

Mustafa Everdi

İlkokulda şöhrete ve başarıya ulaşan adamların çocukluklarına ait hikâyeler okurdum. Özellikle yabancı “büyük” adamlar, insanlığın hizmetine sunulan icat ve keşifler yapmış, eserler yazmış, büyük işler başarmış insanlardı. Adam olmak, insanlığa, millete, devlete faydalı olmak, kalıcı bir iş (icat-keşif) yapabilmekti o zaman bize göre.

Ben telefon icat edildiği için, böyle bir fırsatı kaçırmıştım. Bu nedenle kibrit kutusunda çöpe bağlanan ipin, delikten uzayıp giden öbür ucundaki kutuya gönderdiği cızırtılarla ilk mesajlarımı gönderebilmiştim arkadaşlarıma. Gerçi bu mesajlar fazla anlamlı değildi ama yine de bir iş, oluş ve eylem bildirmekteydi.

Bazen kibrit kutusuna ben kulağımı dayar, arkadaşımın gönderdiği cızırtıları bütün ruhumla bir “musiki” eseri gibi dinlerdim. Musiki ile bu aşinalığım nedeniyle İtalya’da Verdi diye bir besteci olduğunu öğrenmiştim. Akrabamız Verdi’nin bestelerini dinlemekten bende Bach’ın BMW 538 sayılı Dor üslubunda Tokata ve Füg’üne ve Mozart’ın 594 sayılı Fa Minör Fantezi’sine aşinalık oluştu. Böyle sayılı numaraya sahip besteleri çok dinlediğim için hukuk fakültesinde 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununu ve 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununu anlayabiliyordum. Neticede ikisi de bir “usul”den ibaretti ve sayılı numaraya sahipti.

Sonra bir gün bir kitapçı vitrininde üç yazarı olan bir kitap gördüm. Yazarlardan birinin soyadını kendime çok yakın hissettim. Ezel Erverdi.

Hemen kitabı aldım, soyadımla aynı olmasa da (arada bir R farkı vardı) yazar bir “akraba”m vardı artık. Arkadaşlarıma sık sık gösterdiğimi hatırlıyorum. Bugün diğer yazarlarla, kitabın içeriği hakkında bir cümle bile aklımda kalmamış, ama Erverdi adı, duyduğum eksikliği telafi eden bir güven kazandırmıştı bana.

Okullarda yapılan sınavlar gibi sandım hayatı.  O sınavlar nasıl yetenek ve zekaya göre başarı getiriyorsa herkese fırsat eşitliği tanıyan bir koşu değilmiş hayat.. Değerli olmaya önem verildiğini sanırdım. Oysa önemli olan insanlara değer verilirmiş Türkiye’de.

Tarihe geçecek başarılarım olmadı bu yüzden.

Mustafa Everdi

En azından bir sokakta, caddede, meclis albümünde soyadım yer alabilir, bizim duyduğumuz eksikliği çocuklarımız duymaz, bu kamusal anahtarla önlerinde kapılar açılabilir, gittikleri yerde dikkate alınabilir, bizim çektiğimiz sıkıntıyı çekmeyebilirlerdi.

Onları da makus talihimiz, değişmez kaderimiz bekliyor demek ki.

Ümidimiz bütünüyle tükenmedi elbet, ama çocuklarımız büyüdü, üniversiteyi bitirdiler iş bulup evlendiler, çoluk çocuk sahibi oldular. Hâlâ onlara soyadımıza, herkesin gözü önünde kamuya açık bir alanda rastlama imkânı veremedim.

Ali Elverdi Paşa akraban mı oluyor sorularına belli belirsiz, hem evet hem hayır anlamına gelen cevaplar vermiştim. Tutuklandığımda iyi muamele görmemi sağlamıştı ve belki salıverilmemde binde bir de olsa katkısı vardı. Ali Elverdi Paşa’nın soyadına yakın-küçük bir (L) eksik- bir insan. Bu bile ne kapılar açıyor Türkiye’de.

Bugün, hayırsever bir belediye başkanı soyadımı bir caddeye, bir kültür merkezine veya devletin yaptığı herhangi bir binaya, üniversiteye, kütüphaneye verecek gibi de görünmüyor.

Ben artık karanlıktan gelip tekrar o karanlığa girip kaybolmayı dert etmiyorum. Çocuklarım, babam, akrabalarım benim büyük adam olacağıma inanıyorlardı. Bu beklentileri boşa çıktı. Bu yenilgiyle hiç yoktan iyidir diye yazmaya çalışıyorum.

Gerçi ben bugünlerde her yerde rastlanılan Eveready pillerinin ailemize ait olduğu hayalleri görüyorum.

Bu hayal bana bir yarar sağlamadığı gibi artık kendimden umut kestiğimi anlatan acı bir yanı da var.

Bundan böyle Eveready pillerinin okunuşu ‘everdi’dir diye mutlu olabilirim. Verdi adında bir bestekârın, Ezel Erverdi adında bir yazarın, Elverdi adında bir paşanın olduğunu öğrendiğim yıllardaki gibi.

Şimdi çocuklar adamlığı zengin ve şöhret olmakla karıştırıyorlar. Artık yazılarla, vatan kurtarma çabaları ile uğraşmak yerine rasyonel ve realist yöntemlerle dünya vatandaşı olmanın yollarını keşfediyorlar. Hiç kimsenin kendilerini temsil etmesine izin vermiyorlar.

Bizim tarzımız eskidi, tavsadı ve antika oldu. Önemli insan sayılan birkaç kişi dışında birlikte bir yükseliş yolu bulamadık Türkiye’de.

Her şey anlamını kaybetti. Yazılarım gibi.

Yazılarımın da benim hayatım gibi hamasî, demode ve o eski günler ağıdı olduğunu mu düşünüyorsunuz? Yapmayın Allah aşkına?

Teessüf ederim.

Mustafa EVERDİ

2 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir