Çamçavuş’ta Çocukluk

İkinci dünya savaşının en sıcak olduğu 1942 yılının en soğuk Şubat ayında dünyaya gelmiş ve dahi yoksul bir Anadolu çocuğu iseniz yazgınız baştan çizilmiş demektir.

Öncelikle doğa ile savaşmaya başlayacak, Çamçavuş’un acımasız karına, kışına, tipisine karşı koyacaksın ki yaşamayı hak edesin.

Çekilen tüm sıkıntılara, aşılan tüm zorluklara, yaşanan tüm yoksulluklara rağmen doğduğum köyüm Çamçavuş hasreti her zaman yakıcı bir kor oldu.

Her şeye rağmen sevgili köyümde doğmak hem şans, hem de şanssızlıktır. Hele o yıllar ki, savaşların en kanlısı, en yamanı dünyayı kasıp kavururken ve yokluk, kıtlık kabus gibi insanları boğarken çocuk olmak doğa ile baş başa kalmak ve tüm bu zorlukları yenerek büyümek, okullu yılları görmek ise müthiş bir mucize, olağanüstü bir başarı öyküsüdür, çocuğun doğayı yenmesi demektir.

Nasıl mucize olmasın ki, bitmek tükenmek bilmeyen çocukluk hastalıkları, biri bitmeden bir başkası kapınızda.

İlaç mı? Kim yitirdi ki sen bulasın.

Henüz okula gitmiyorum ve kurdeşen dedikleri bir hastalıkla boğuşuyorum, her yanım fasulye iriliğinde kabartılarla dolu kaşıntısı dayanılır gibi değil.

Eve gelen her kadın ayrı bir tedavi öneriyor. Anacığımın aklına yatan komşumuz Rüstem Ağaların evlerinin damında onların haberi olmadan yukarıdan aşağıya en az üç kez yuvarlamak ve ben ahır damlarının üzerinden merdane gibi bir aşağı bir yukarı yuvarlanıyorum.

Yuvarlanma tamam, hastalığa devam.

Bu durum yalnız benim anam veya benim için değil tüm Çamçavuş analar ve çocuklar içinde sorunlar da, çarelerde aynı.

Canım anacağım otomatiğe bağlamış her iki yılda yeni bir çocuk yapmada aksama yok.

Şimdilerde aklı evvel adamın birinin dediği gibi enaz üç,üç değil beş formülü en zamlı tarafından bizim köyde yaşanıyor,her aile beş değil on çocuk,bazen fazlası olur ama noksanı asla.

Çocuk iyi de ama bez ister,mama ister, hastalıkta iğne ister, ilaç ister istemesine de, ama elde yok, avuçta yok. Hele kağıt bezler mi Tanrı esirgesin, o yıllarda kâğıt adeta kutsal, bulunmaz bir değer, defterler bile sarı kalitesiz kâğıtlardan yapılırken çocuk bezi çoktan bile fazla hayal olur, düş olurdu.

Çare doğada çokça var, üstelik para pul da istemez. Bala çay kenarında siyah granül görünümündeki kara toprak.

Gücü yeten herkes topraklığa gider ve getirebildiği kadar toprakla eve gelir. Yaz kış olması fark etmez, toprak önce kızgın saçta kavrulur ve biraz soğutulduktan sonra daha önceden hazırlanmış ve onlarca kez yıkanarak yeniden kullanılmaya hazır bez üzerine konularak çocuğun altına sarılır.

Ah çocuklar, çamur yapmayı daha bebekliklerinde öğrenerek temizlik işini de evin kadınlarına yüklemekte üstlerine yok.

Bunca doğumdan sonra ölen ölene, doktor yok, hemşire yok, ebe yok, ilaç desen yaşasın ninelerimiz, yaşasın kocakarılarımız.

Bebek ve çocuk ölümleri aile içinde üzüntü yaratsa da aynı zamanda mutluluk nedenidir de zira bebekler günahsız olduklarından kıyamet sonrası anne babayı cennet kapısında bekleyecek onlara şefaat edecek inancı oldukça yaygın.

Ölenin arkasından ana babaların bir yüzünde acı varken, bir yüzünde cennete gitmenin sevinci yansır.

Bu inanca ve babamın hoca olmasına rağmen benden sonra dünyaya gelen ve henüz üç yaşlarına gelmeden ölen kardeşlerim Ülgen ve Şenlik için çok üzülmüş, çok ağlamıştım. Ben cenneti değil, kardeşlerimi istiyor, onlar için ağlıyordum.

Hz. Ali Hayber Kalesi Fethi

Bunca yokluğun, yoksulluğun içinden bir kez büyümeye göresin, diyelim ki çocukluk hastalıklarından kurtuldunuz, demek ki yaşam köşesini dönmüşsünüz. Artık çocukluk günlerinin, yıllarının keyfini çıkartabilirsiniz.

Yazların nasıl gelip nasıl geçtiğinin farkına bile varamazsınız, nasıl varılır ki ,bir yanda iş güç, tarla tapan, harman ot biçme, tahıl biçme, değirmene gitme, ambarları kışa hazırlama, öte yanda uçsuz bucaksız kırlarda,çayırlarda özgürce koşturma,oyunlar oynama,her biri diğerinden sevimli danaları otlatma, teten toplama ve mis gibi kokan nefis yarpuz aşının başına koşmaktan daha güzel ne olabilir ki?

Derken bir bakmışsınız ki havalar kararmaya, fırtınalar ulumaya başlamış bile.

Çıplak ayakla üzerlerinde gezip tozduğumuz yeşil çayırlar kurumuş, sert dikenler canınızı yakmaya başlamış ise demek kış kapıda.

Akşam yatıp sabah kalktığınızda bir bakmışsınız ki kar bir metreyi çoktan geçmiş, her taraf en temizinden, en beyazından kocaman ak bir yorgan örtmüş

Artık mallar ahırda, koyunlar ağılda, otlar tayalar olarak dışarıda ve samanlar mereklerde kış nasıl geçecek, hayvanlara yetecek mi? onun orasını analar babalar düşünsün. Yaşasın kartopu, yaşasın kardan adam, havuç yok olsa da bizden onlara mı kalır, zaten bunca karın içinde ayak yalın kalınmaz ki.

Nihayet akşam olmak üzere, gündüzden tandır yanmış, ekmekler pişirilmiş, tandır evi evin en sıcak köşesi, yani tam masal vakti.

Masal deyince akla hemen çocuklar gelmesin, masal anlatıcısı Oruç (Hamarat) dayı ise ve hangi odada anlatacak ise köyün tüm büyükleri bir araya gelir ve nefes almadan Padişahın küçük oğlunun ağabeylerinin tuzağından nasıl kurtulacağını, dev anasının memesinden nasıl süt içeceğini dayanılmaz bir merakla izler, nefes almazdık. Bu arada çocuklar bir yandan korkar, devlerin bizi alıp götüreceklerine inanır,öte yandan masalın sonunu sabırla beklerdik.

Uzun kış geceleri masallarla da bitmek, tükenmek bilmez. TV yok, radyo yok, olsa da elektrik yok, gaz lambaları bile alabildiğine tasarrufla yakılır ki gaz yağı için para yok,özünde gaz yağı da yok. Geriye kitap okumak kalır ki o yıllarda evlerinde kitap bulunan aile bulmak nerdeyse imkânsız bir şeydi.

Koca köyde en fazla üç veya dört kitap var. Birincisi Siret ti Peygamberimizin yaşamından kesitleri anlatır, ikincisi Havarzemin bu da hazreti Alinin cenklerini anlatır ki benim en çok sevdiğim bu kitaptı, bir de Battal gazi ve Ebamüslüm’ün kahramanlıklarını anlatırlar. Her yıl ve aynı kitaplar,aynı kişi yani babam tarafından okunur, köyün tüm ileri gelenleri huşu içinde bunları dinler, Ali’nin ejderhayı yenmesini, attığı naralarla kale burçlarını nasıl yıktıklarını gözyaşları ile dinlerlerdi.

Okullu yıllar mı, biri diğerinin aynı beş yıl, doğru dürüst ders kitabı yok, bizden önce okumuş ağabeylerimizin kitaplarından kalan neyse kitap o, defter mi ah keşke olsaydı da gönlümüzce yazabilseydik.

Neyse ki Cilavuz Köy enstitüsü imdadımıza yetişiyor yıl boyunca bizleri onlar besliyordu. Her gelişlerinde bol resimli, parlak kâğıtlara basılmış okumaktan zevk aldığımız masal kitapları, şiir kitaplarının büyük bir açlıkla okuyor, okuyorduk.

En büyük isteğim günün birinde onlar gibi olmak, okumak, okumaktı. Bir gün sınıfımıza müfettiş girdi, her çocuğa ne olmak istediğimizi sormaya başladığında ben ayağa kalkarak Vali veya Hâkim olacağımı söylediğimde beni sevmiş, çok da gülmüştü.

Hocanın neye niçin güldüğünü bilemem ama mutlaka o haklıydı. Doğru düzgün defter yok, kalem yok, kitap yok, bilemediklerimi sorabileceğim aklı başında biri zaten yok, böylesi bir ortamda sen kim valilik, hâkimlik kim, adam gülmesin de kim gülsün üstelik okumak istediğim yüksek okulların hangi kentte olduğunu bilmiyor ve köyüm Çamçavuş ve onun komşu köyü olan İncesu köyünden başka bir yer görmemiş birisine gülünmez de ne yapılır?

Okul çıkışları tam bir şenlik, fırtına, tipi yoksa hedef balaçay çarıkların altı ayna gibi ise buz üstünde akrobasi satı geldi demek, ama istersen 30 çarpı 30’luk kadar bir buz parçasını biraz düzelterek bedavadan kar kızağı haline getirerek üzerine oturup kaymanın keyfini çıkartabilirsin.

Köyümün en çok sevdiğim yanı baharla başlayan doğal hali. Kalın kar örtüsü yavaş yavaş erimeğe başlayınca özellikle napzar dediğimiz köyün güneyindeki meralarda önce kardelenler çıkar,öksüz sarı civciv başları gibi,tam öksüz bir sarı ve dalına bakınca bu bir su mu yoksa çiçek mi dersin.Dünyanın en narin,en masum çiçekleri.Koparmaya kıyamadığın gibi dokunmaya da kıyamazsın.

Ve sıra karların erimesinde,az bir zaman sonra küçük küçük kara parçaları görülmeye başlar, demek ki kar gidici.

Hoş geldin güzel bahar.

Karlar kristalleşmeye ve yavaş yavaş erimeye başlayınca kar altında damlayan su damlacıkları kalp atışları gibi pıt pıt başlar düşmeye ve berrak mı berrak sular başlar çağıl çağıl akmaya.

Nisanla birlikte doğadaki aklık yerini yeşile bırakmaya başlar. Çayırlık alanlarda doğanın ilk armağanı “medik ve kovuk” dediğimiz yumru kökleri toplamaya başlarız. Doğa anamız da, anamız gibi bizi sevindirmek, karnımızı doyurmak üzere yemlikleri, sarı çiçekli yemlikleri ve boğa dikenlerini sunmaya başlar.

Çamçavuş tam bir tarım köyü. Hayvancılık başlıca geçim kaynağı. Hayvancılık demek yayla demek, yaylacılık demek, günü geldiğinde tüm köylülerin göçü demek.

Çamçavuş’ta küçükbaş hayvancılık yoktu, ancak şamil ağaların zavot’ta besledikleri, koyunlar kuzuların doğumu sonraları binlerce koyun ve kuzuları köyümüze gelirdi ki ben ve benim gibi çocuklar adeta gelmelerini dört gözle beklerdik.

Güzel bir türküyü güzel bir kızdan dinlemeden daha güzel ne olur denilir ise verilecek yanıt sanırım yüzlerce karagözlü minik kuzular ile analarının kavuştukları o anda ki meleme sesleridir derim.

Koyunlar Nisanla birlikte yer yer eriyen ve alacalı bir hal alan kırlara çıkartılır ki taze otlarla beslensinler.

Bu arada kuzular ahırlarda sabırsızlıkla analarının gelişini beklerler.

Bir canlı bu kadar mı güzel, bu kadar mı cana yakın, sevimli olur. Kuzucuklar kar gibi ak kuzuların gözleri, burunları kömür karası gibi, onlara dokunmak,okşamak,onlarla oyun oynamak sanırım hayatta hiçbir şey bir çocuğu bu kadar sevindirmez,mutlu etmez.

Hele kavuşma halleri, müthiş bir şiirsellik, doyumsuz bir güzellik, anaç koyunların geliş saatleri yaklaşınca bir meleme tutar ki değme gitsin ve koyunlar biran önce yavrularına kavuşmak, onları yalamak, sevgileriyle ve sütleriyle o dünyalar tatlısı kuzucuklarını emzirmek için tam da bizim evimizin önüne doğru koşmaya başladıklarında ağılın kapısı açılır ve yüzlerce kuzu meleşerek analarına ben buradayım dercesine ona doğru koşmaya başlarlardı.

Sanırım içimde bitmek tükenmek bilmeyen hayvan sevgisinin kaynağı o günlerden kalma olsa gerek.

Çocuk kalbi temiz, katıksız sevgi ile dolu, bunu kendimden biliyorum. Güzel bir bahar günü evimizin önündeki yemyeşil ve oldukça büyük alanda oynarken yırtıcı bir kuşun bir güvercini kovaladığını görünce onları izledim, birkaç saniye sonra güvercin can havliyle okulumuzun camına çarparak yere düştü.

Zavallı güvercin ölmüştü. Başını öptüm, okşadım ama o bunları hissetmiyordu. Bir anda hıçkırarak ağlamaya başladım. Doğru eve geldim ve bir kürek alarak güvercine mezar kazdım. Bu olaydan etkilenmiş olacağım ki hayatım boyunca avcılık yapmadım, otuz yıl deniz kenarında yaşadım balık tutmadım.

Beni üzen olaylar olduğu gibi mutlu olduğum, sevdiğim şeyler daha çoktu. Köy yaşamında yazın ayrı,kışın ayrı güzelliklerini yaşardık. Kavgacı biri değildim,arkadaşlarımla çok iyi geçinir oyunlar oynardım. En çok oynadığımız oyun “Cici” dediğimiz kırık tabak, kırık fincan parçalarından oluşan irili ufaklı cam parçalarıdır. Bu camları biriktirir, bunlardan hazineler yapar sonra aramızda cicisine oyun oynardık. Bir oyunumuz da “âşık” oyunu idi ki bu oyunu yalnız biz çocuklar değil köyün delikanlıları da oynardı. Çelik çomak ta çokça oynadığımız oyundu.

Âşık oyununda koyun ve kuzu âşıkları kullanılırken,”HENEKE” denilen oyun başlatıcı aşık daha çok koçların aşıklarından olurdu ki büyük ve ağırlığı ile sıralı dizilen diğer aşıkları vurabilsin. Birde büyüklerin kış oyunları olurdu, Köyümüzün tam ortasından Kars-Ardahan yolu geçer ve kış aylarında buz tutardı, gençler başları topuz şeklinde, ama parlatılmış değnekleri buz üzerinde kaydırırlar kim daha uzaklara kadar gönderir ise o oyunun galibi olurdu.

Çamçavuş’um, benim rüya köyüm, sende kışı yaşamakta,güzü yaşamakta,yazı yaşamakta ayrı bir güzellik, ayrı bir mutluluktu.

Ben seni her halinle severken en çok harman zamanındaki halini severim. Bilirim ki o günlerde ben yani tüm çocuklar işe yarayacağız, harmanlarda geme binecek, harman sürecek ve ilk buğday ile yanı başımızda satılan karpuzlardan alacak her yanımızı karpuz suyuna bulaştırarak karpuz yiyeceğimiz.

Hele akşam olmaya görsün,sözleşmiş gibi çocuklar öbek öbek harman yerinde sırtüstü uzanır, gökyüzünün engin derinliklerinde kendimize en parlağından bir yıldız seçer onu sahiplenirdik. Çoban yıldızı benimdi, onu kimse ile paylaşmazdım. Nice zamanlar sonra onun yıldız değil bir gezegen olduğunu öğrendiğimde çok üzülmüştüm.

Ne güzeldi o günler, geceleri sayısız yıldızları bir arada ve en parlak haliyle görebiliyor, onların arasında düşsel yolculuklar yapabiliyorduk.

Diyorum ki:
Ben yayla çocuğuyum,
Yıldızları bir başkadır serhat Kars’ımın
Harmanda gök kubbenin altında yatardım
Başaklar yastığım,
Ay yorganım olurdu
Yıldızlar güzergâhım.
Yolculuğum onların arasında,
Aşklarım onlar için
Sevdam onların.

O günler çok uzaklarda kalsa da Çamçavuş’um sen her zaman içimde güneşim oldun, kış aylarında bile içimi ısıttın.

Şimdilerde Kars çayını almışsın bağrına, Balaçay esirin olmuş, nice gözeler, nice pınarlar senin kucağında .

Ne sen unutulursun Çamçavuş’um, ne Çamçavuş’lu unutulur.

Hamza Parıltı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...