Çay ve Çekiç

Hayat nasıl da geçiyordu zaman hiç geçmezken. Bir bakıp görüyorsun ki saçlarına aklar düşmüş, yüzün kırışmış. Ve böylece sen bir sene daha yaşlanırken seneler de bir sene daha yaşlandı. Yaz yaşlandı. Saçları dökülmüş, yüzü sararmış.  Kuşlar dün sevinçle ötüşüp gülerken bugün pek ortada yoklar. Olanlar da sessiz ve sakin. Çiçekler ise vasiyetlerini çoktaaan yazıp kaydettiler.

Daha dün sular gürül gürül akarken artık takatleri kesilmiş, ellerinde bastonları sırtlarında kamburları oluşmuş. Taşlara çarpıp düşmemek için sürekli yönlerini değiştiriyorlar. Leylekler ise bohçalarını toplamışlar. Kısmet  olursa yolculuk için uçuşa geçeceklerdi.

O cıvıl cıvıl tarlalar da artık yok. Yerinde yeller esiyor. Rüzgar şiddetiyle tüyleri diken diken olmuş hayvanlara eşlik ediyor. Hayvanların tek derdi, akşama kadar karınlarını doyurmak. Bunun için de aceleyle otluyorlar. Atlar bundan sonra dörtnala koşamayacaklarının farkındalar. Bu yüzden kan ter içinde koşuyorlar. Ovanın en vefalı sakinleri, son güne kadar bekleyen atlar ve çakmak taşlarından başkası değiller.

Öyle soğuk bir rüzgar esiyor ki taşlar bile üşüyor. Hele uğuldaması o kadar sinir bozucu ki… Bu sesi acı bir haber vermek için çalan telefon sesine benzetiyorum. Uzun kış gecelerinde telefonları açmak daha da bir cesaret isterdi bu yüzden.

Vefasızlık olmasın diye son bir defa demliğimi alıp ovaya  iniyorum. Bir de vedalaşmak için tabi.     Demliğe doldurduğum suyumu, özenle yaptığım ocağın üzerine Allahın en güzel ismiyle bırakıyorum. Ocağı özenle yaparken kurumuş tezekleri kullanmaya da çok dikkat ettim. Tüten bir ocaktan asla lezzetli bir çay çıkmazdı çünkü. Hiçbir çay tiryakisi demin yerine dumanın tadını almak istemez.

Rüzgar, çakmağı yakmama izin vermese de sonunda mücadeleyi kazanıyorum. Az önce düşmanım olan rüzgar şimdi dostum olmuş. Ateşi gürleştirme görevine hızıyla talip oldu. Ateş ise vahşi atlar gibi kişneyip koşmak istiyor. Zapt edilmezcesine şaha kalkıyor. Rüzgarın yönettiği senfoni eşliğinde aşıklar gibi tüm gücünü tüketircesine dans edip, emirler yağdırıyor.

Su fokur fokur kaynadığında daha da berrak bir hal aldı. Taneleri dört nala koşmaktan lal olmuşlar. Damlalar biraz dinlenince demi üstüne atıyorum. Suyun sakinleşmesi, hamleyi yapmak için en uygun zamandır çünkü. Haşlanmış demden lezzetli bir çayın çıkmadığını  aşıklar ve dervişler çok iyi bilirler.

Dem taneleri sabırla rengini suya aktarırken hatırda kalmış tadlarını da hediye etmek isterler.  Damlalar ise fokurdayarak dünyalarında kimseye yer olmadığını söyler. Dem taneleri suyu ikna etmek için işaretlerin dilini kullanırlar. Varlıklarını hediye etmek  için ilkin adımlarını yavaş yavaş atıyorlar. Kızgın su tanelerine “Önce bir dinle, sonra istemiyorsan tamam giderim.” Diyor kendi diliyle. Sabırla renklerini, kokularını damlalara aktarırken  tanelerinde biriken tecrübeyi, bilgiyi de suya damlatmayı başarırlar. Sukunet veren kokuları yavaş yavaş demliğin içini huzurla doldurunca, mahçup damlalar öylece boyunlarını bükerler. Az önce fokurdayan su, bu davranışından utanırcasına gözyaşlarıyla demlikten aşağı dökülür. 

 Çayımı kabartıp sessizce tarladaki taşları biriktirdiğimiz küçük piramidin arkasına geçiyorum. Otları biçerken bizi engellemeye çalışan bu küçük taşlara büyük bir mezar yapmıştık. Gelecek sene de aynı taşlarla haşir neşir olmak istemiyorduk.

Dem taneleriyle sohbetimizi bölmemesi için  sırtımı rüzgara dönüyorum.  Çay gerçekten de benim dostum.  En zor zamanlarımda beni terk etmeyen sadık bir dost… Beni teselli eden sevgilinin gözyaşları… 

     Çayımı doldurduğumda iki dem tanesi süzgeçi yırtıp bardağa atlıyorlar. Batırmaya çalışınca sıkı sıkıya tutunuyorlar. İnatla  direniyorlar. Bardağı döküp kurtulmak ise o kadar zor ki. Üfleyip ayırmaya çalışıyorum bu sefer. Yok o da olmuyor. Başarısızlığım onların başarısı oluyor.  Dem taneleri semazenler gibi dönmeye başlıyorlar. Takatlari kesilince kıyıya vurup tarlaya düşüyorlar.

Tarlada yorulduğumuzda ya da bir şeyler kafamızı kurcaladığında hemen ocağa çay koyardık.  Bir bardak  çay yorgunluğumuzu geçirir, düşüncelerimizi berraklaştırırdı. Güç ve sabrın  tırpana çizdirdiği bir tabloda çay tarlanın vazgeçilmeziydi. Duruma göre aramız bazen açık ya da kapalı olabilirdi. 

Tarlayı iyi biçmek için çayı iyi demlemek ve tırpanı b(ilgi) ile bilemek zorundaydık. İyi bilemek için sert ve yumuşak masatları yerinde ve zamanında kullanmalısın. Yoksa  tarlaya ve kendine sadece acı çektirirsin. Evet sadece acı. Bilemek için tırpanının kör olmasını bekleyecek kadar sabırlı olursan çayın  kokusunu dahi alamazsın. Dönümler artıp saatler uzarken evren daralmaya başlar. Bugünün akşamı da ertesi güne ertelenir.

Tırpanı bilemek kolay gibi görünse de işin birkaç püf noktası vardır. Yerine ve otun türüne göre  hangi masatı kullanacağını bilmelisin. Ayrıca bilerken de biçerken de bir adım geriden alıp öyle ilerlersin. Geçmiş insanın peşini bir türlü bırakmaz çünkü. İyi bileyemezsen istediğin kadar güçlü ol para etmez. İyi demleyemezsen ne kadar içersen iç hiçbir şey değişmezdi. Masatı tırpanın ağzında bir yudum çay alır gibi çekmezsen kör olmak işten bile değil.

İkindiden sonra yorulduğunu kabul etmek istemediğinde suçu tırpana atarsın gene. Oysa gerçekte körelen sensin ve bunu kabul etmek istemezsin. Kabul etmek ise işi çözmediği gibi uzatacaktır. Zaman geçtikçe de tembelleşirsin üstelik. Bu yüzden çay eşliğinde tırpanlar dövülür, herkes tekrar ayağa kalkar ve biçmeye devam eder.

Tırpanı örs üzerinde nakış nakış işlemek ayrı bir marifet. Öğrenene kadar da epey zaman geçer. Çekici tırpanın ağzına sert vurduğunda ağzını çok inceltir yani uzun vadede iş göremeyecektir. En fazla üç dört las biçersin. Yavaş vurmak da sonucu değiştirmeyecektir. Üstelik öğrenene kadar da birilerine bağımlı olacaksın. “İnsanlar birbirlerine bağlı olmalı ama bağımlı olmamalı.” derdi babam. Bunu sen seçmedin ama süresini sen belirlersin. Denemekten korkman süresini uzatman demektir. İlk başta tak tuk seslerini duyduğunda hemen pes etmemek lazım. Bu ses iyi dövmediğinin kanıtıdır çünkü. Tırpanın ağzını büktüğünde böyle gitmeyeceğini düşünüp rahatlamalısın. Ne zaman ki çıkan ses çay kaşığının ritmini yakalar artık işini kendin yaparsın. Çekiçin kelimelerini tanıyıp örsün dilini öğrendin çünkü. Bağımlı olmaktan kurtulunca da çayın tadını daha iyi almaya başlarsın. Kokusuyla bile küçük kalbinde ince bir sükünet peyda olur.

Yazın herkes tarlasını biçip taşıdıktan sonra meydanlar hayvanlara kaldı. Tarlalarda artık sadece çobanların dumanı tütüyordu. Ben de bu yüzden son bir defa gelip veda etmek istemiştim. Aslında teşekkür de borçluydum. Hayatı anlamamda etkisi tartışılmazdı tarlada geçirdiğim günlerin ve sonbaharların. Benliğimi bir bardak çay gibi içmeyi tarlalarda öğrenmiştim çünkü.

Daha geçenlerde otları biçmek için sabah erkenden tarlaları uyandırıp tırpanları bilemiştik. Su kanalının başında komşu tarladakilerle öğle yemeğini yiyip gelecek seçimdeki  muhtarı konuşmuştuk. İkindi vakti tırpanları dövüp çay içmiştik. İmamı hakkı söylememekle suçlayıp haklarımızı helal etmeyeceğimizi söylemiştik. Son bir defa akşam çayını da beraber içip küçük adımlarla tırpanlar omuzda  yola düşmüştük. Bu süreçte gençlerin omuzları genişlemiş, göğüsler sertleşerek büyümüşlerdi. Ot biçmek dışardan görüldüğü gibi sadece tırpanı sallamak  değildi ki..

Çayımdan son yudumumu aldıktan sonra bardağımı kırılmaması için bir kağıda sarıp çantaya yerleştiriyorum. Tarladan da ayrılmanın zamanı gelmişti. Çay kaşığını poşetteki şekere emanet edip demliğin dibinde  kalan çayı  ateşin üzerine azar azar döküyorum. Az önce senfoni eşliğinde neşeyle dans eden ateşten cılız bir ses çıkıyor.  Acıyorum ateşe,  ‘neydin ne oldun’ diyorum. Direnişin bu kadar mı, benim kadar da mı olamadın diye kızmak istiyorum küllere.

Baran yaz boyunca gülün dilini, bülbülün sevgisini anlamaya çalıştı. Arıyı, böceği, kuşu ve karıncayı düşündü. Dörtnala koşan atları, miskin koyunları izledi. Çiçeklerin güzelliğine, en önemlisi varlığına aşık oldu. Esen rüzgarın, yağan yağmurun dostluğunu anlamıştı artık. Taşın sert olduğunu, ateşin sudan, suyun da  ateşten güçlü olmadığını görmüştü. Zamanı bir çekiç gibi kullanmayı da burada öğrenmişti. Örs üzerinde tırpanını döverken ayaklarının ilk defa yere sağlam bastığını burada anlamıştı gene. Balıkların kendi dünyasında her şeyden habersiz bir şekilde işleriyle meşgul olmasına özenmişti. Unutkanlığın bir nimet olduğunu, bazı şeylerin unutulması gerektiğini anlamıştı. Dem tanesinin süzgeçi yırtıp geçerken ardında şekersiz bir tat bıraktığını tecrübe etmişti. Çekiçle örsü barıştırdığında kalbinin dilini öğrenmişti.

Ehmed MİRZADE

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...