Çobanaldatan

Dün akşam bahçede çay içiyor ve seni düşünüyordum yine. Çam ağaçlarının çıkardığı huzurlu sesi dinliyordum. Bu seste insanı hipnotize eden bir şeyler var. Bak, çaydan başka bir şey içmiyorum artık, gerçekten. ‘’Rakıdan uzak dur, miden iyi değil,’’ derdin hep bana. Ben de sana, ‘’Acı patlıcanı kırağı çalmaz,’’ derdim. Arkasından da sormak isterdim. Bana bir şey olsa üzülür müsün, diye. Daha düşünürken ellerim titrerdi… Uzaksın, öyle uzaksın ki hatıraların da uzak artık.

Masamın birkaç metre ilerisine bir kuş kondu. Şaşırdım. Benim bildiğim, şehirli güvercinleri saymazsak kuşlar insanlara pek yaklaşmazlar.  Bana doğru birkaç ürkek adım attı. ‘’Ne haber ufaklık,’’ dedim. Kaçmadı. Masadaki ekmekten bir parça alıp önüne attım. Hızlıca yedi. Biraz daha yaklaştı. Yaralı mıydı acaba? Ayağa kalkıp ona doğru yürüdüm. Hayret, yerinden kımıldamıyordu. Bir adım, bir adım daha, değişen bir şey yok. Artık aramızdaki mesafe çok azalmıştı. Uzansam tutacakmış gibiydim. Eğildim ve ona doğru ellerimi uzattım. Kanatlarının kırık ya da yaralı olmasından başka ihtimal yoktu. Ne oldu tahmin et. Tam da ben elimi uzatınca pır diye uçuverdi ve on, on beş metre ileriye kondu. Kesin yaralı diye düşündüm. Uçmaya çalışıyor ama beceremiyordu. O kuşun peşinden gitmem ve yardım etmem gerekiyordu. Ben de öyle yaptım. Ona tekrar yaklaştım. Yine yerinden kımıldamadı ben yanına iyice yaklaşana kadar. Uzandım ve o yine uçtu gitti… Bu böyle ben bahçeden çıkıp köy yoluna düşene kadar devam etti. İsmet Abinin sesini duyunca durdum.

‘’Caner, çobanaldatanı rahat bırak!’’

Keyifle gülerek bana bakıyordu ismet Abi. Mahcup bir şekilde yanına geldim.

‘’Sen hiç çoban aldatan görmedin mi? dedi.

‘’Yok, abi, ne gördüm ne de duydum,’’ dedim.

Ve ekledim beceriksizliğimin üstünü örtmek için, aceleyle.

‘’Yakalamama çok az kalmıştı. Sen seslenmesen elimdeydi şimdi.’’

İsmet Abi de güldü, ilkinden daha keyifliydi:

‘’Yakalayamazsın, yakalanmaz… Çobanı aldatmış, seni mi aldatamayacak.’’

Birlikte içeri girdik. Akşamları serinleyen hava beni titretti. İsmet Abi sobanın altını açtı, iki tane meşe odunu attı içine. Hep hazır olan çayından iki bardak doldurdu. Benimkinin içine şeker atmadı. Baş ağrılarım başladığından beri tatlı yedirmiyor bana. Kendininkinin içine dört tane şeker attı. Karıştırdı, ilk yudumunu aldıktan sonra işte bu dermiş gibi gözlerini kapattı.

‘’Çobanaldatan hikâyesini duymadın mı sen?’’

‘’Duymadım abi. Kuşu bile senden öğrendim, hikâyesini nereden bileyim.’’

‘’Dinle o zaman.’’

Çayından arka arkaya yudumlar aldı. Yarıya kadar içince de iki avucuyla bardağı tuttu.

‘’Çobanaldatan kuşunun yuvasına kurt dadanır. Yavrularını bir şartla bırakırım, çobanı sürüden uzak tutarsan der. Kuş, çobanı yaralıymış gibi davranarak, bir uçup bir bekleyerek ama hep ulaşacağı mesafeye konarak sürüden uzaklaştırır. Çoban sürüyü gözden kaybettiğinde yaptığı hatayı anlar ve sürüsünün başına döner. Ne var ki gördüğü tam bir felakettir. Kurt sürüyü telef etmiş, hepsini öldürmüştür. Bunu kimseye anlatamaz. Küçücük bir kuşun peşinden giderek kendisine emanet edilen sürüyü koruyamadığı için utancından intihar eder.’’

İsmet Abi kendine bir bardak daha çay doldurdu. Ben henüz bardağımı bitirmemiştim.

‘’Bir şey sorabilir miyim abi?’’

‘’Sor tabii.’’

‘’ Küçücük bir kuş, yakalasa ne yapacak?’’

Eliyle yolu işaret etti.

‘’Sen, niye kovalıyordun o zavallı kuşu az önce?’’

‘’Kovalamıyordum ki, o peşinden gitmemi istiyordu bence.’’

‘’Öyle mi?’’ dedi İsmet Abi, bana bıyık altından gülerek bakarken. Boş çay bardağı elinde ayağa kalktı,  omzuma vurdu pat pat diye. Cızırdayan çaydanlıktan kendine bir bardak çay daha doldurdu. Heyecanlı olduğu zamanlarda onun çay içme hızına yetişmek mümkün değil. O üç bardak çay içene kadar ben ancak bir bardağı bitirebiliyorum. Hep aynı memnun yüz ifadesiyle çayının şekerini eriyene kadar karıştırdı. Yine aynı keyifle bir yudum içti. Ben de kendi ılık ve şekersiz çayımın geride kalanını tek seferde, meyve suyu içer gibi içtim.  Kafamla yolu işaret ettim, mahcubiyetimi gizlemek için şaka yapmayı denedim.

‘’Çok eğlenceli ama insan kaptırıp gidiyor. Bir gün yine gelirse sen de dene, tavsiye ederim.’’

O da tıpkı benim gibi kafasıyla yolu işaret etti.

’Eğer geride, kurda kaptırma ihtimalin olan bir sürün yoksa kuş peşinde koşmak eğlencelidir. Ama unutma, bir sürün varsa ve bu sürü sana emanetse, tek vazifen sürünü canlı ve bir arada tutmaktır.’’

Necla ŞEN

1 Yorum

  1. AvatarMustafa Everdi Cevapla

    İşte Necla şen. Öykünün formunu da içeriğini de hakkıyla yazabilen bir edebiyatçı. Sürünün çobanı olmak yerine kuşların sesine ve çayın sıcaklığına aşina kılan bir hikayeye can vermiş. Tebrik ederim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...