Daktilo

Dağınık ve büyükçe bir masa. Yeni oldukları her hallerinden belli kitaplar, üst üste bırakılmış birkaç derginin yeni ve eski sayıları, renkli renksiz kalemler, not defterleri, oradan buradan uzayan kablolar, orta yerde bir bilgisayar. Tamamen işgal edilmiş üzeri masanın. Üzerindekiler mi masaya ait, masa mı üzerindekilere teslim  olmuş belirsiz. Ama halinden memnun, bir şikâyeti yok gibi karmaşadan. Belli ki dağınıklığın kendisidir masayı heybetli  kılan. Üzerindekilerle varolan, onlarsız sıradan bir eşya hükmündeki masa. Gösterişli varlığını görünür kılan anlamlı bir tevazu timsali dağınık ve büyükçe bir masa. Hani şairin dediği tipten  ‘masa da masaymış ha’ cinsinden. Üzerindeki her şeye tahakküm etmiş, her nesneyi kuşatmış, içine almış, kendine ait kılmış bir sahiplenme ile mağrur ve mütekebbir boşluğa yayılmış. Bu karmaşa ve dağınıklığın içinde ‘Babadan kalma emektar daktilo…’ cümlesi yer aradı kendine ama yer yoktu bu cümleye bu paragrafta.

Adam bezgin oturdu masanın başına. Elleri uzandı klavyeye. Tam burada  ‘daktilonun tuşlarına uzandı’ diye yazmak geçti içinden, boğdu  cümleyi  beyninde. ‘Hangi daktilo?’  Sorusunu alelacele yapıştırdı zihni. Nostaljik bir vitrin süsüne, bir kenar aksesuarına dönüşen daktiloya kaydı bakışları istemsiz. Boynu bükük bir çocuk gibi beklemedeydi kenarda. Bir ince sızı yayıldı yüreğine. Bıraksa sökün edecek nice öykü, nice şiir, nice acı tatlı hatıra  pusuda bekliyordu. ‘Sırası değil şimdi duygusallığın.’ dedi kendi kendine. Sevmediği huyunun olur olmaz ortaya çıkıp içine oturmasından, zihnini iğfal etmesinden nefret ederdi ama önüne de geçemezdi hiçbir zaman. ‘Hem ne fark eder ki?’ dedi adam kendi kendine. ‘Ha bilgisayar klavyesi ha daktilo…’

Bilgisayarda yazmayı sonradan öğrenmiş insanlara has bir sertlikte tuşlara dokunan parmaklarının marifeti ekranda harflerden sözcüklere, oradan cümlelere dönüşüyordu hızla. Yan yana gelince anlam kazanan harflere, biri birine  bağlanan sözcüklere , gözlerinin önünde  parça parça oluşan  bütüne kısacası beyaz ekranda  yazılanlara odaklanmaya çalıştı adam. Önündeki ekranın beyazlığında görünür olan satırlar daktilonun siyah şeridi gibi hareket etmekte tuşların koyu gölgesi akıp giden bir çizgide düzensiz ve durağan bir raksı çağrıştırmakta idi. Belleğinin kendisine oynamaya çalıştığı oyuna katılmayı inatla reddetse de her dokunduğu harfin yerinden hızla kalkıp beyaz kağıda mührünü basmasını takip etti gözleri. Sağdan soldan ortadan ahenkli bir ritimle önce ortadaki boşluğa doğru dikilen sonra bir ok gibi hedefine saplanan harflerin çıkardığı sesleri duydu kulaklarının dibinde. Biri yerine otururken diğeri ayağa kalkıyor, biri ses çıkarırken diğeri susuyor, saygı ve hürmet ile her biri  sırasını savıyordu.

Beyaz ekranın satır satır kararmasının verdiği memnuniyete yer yer beliren kırmızı çizgiler birer tehdit unsuru gibi başkaldırsa da vazgeçmedi adam tuşlara basmaktan. Önündeki masadan uzağa düşmüş daktilonun asil hüznünü bu satırlara  dökmek, bu dağınıklığın içinde bile kendine bir yer bulamayan gözden düşmüş bir eski dostun izzet ve ikbal devrine dair bir şeyler yazmak arzusu gitgide esir almaya başladı benliğini. ‘Nereden takıldı aklıma bu  da?’  sorusu bir gitti bir geldi zihninde. Nihayetinde miadını doldurmuş bir nesne idi söz konusu olan. Geçen eyyamın içinde kendince bir yer işgal etmiş ve  vakti saati geldiğinde izzet ve ikbal ile sessiz sedasız çekilmişti sahneden. Değil miydi ki ‘her nesnenin bir bitimi var’ idi..

Bir eşyanın yaşamımızdaki yeri ne olmalıdır? Yerlerini biz takdir etsek de kimi nesne hayatımızda verdiğimiz yerden çok daha fazlasına hükmeder. “Bu, bu kadardır” dediğimiz çoğu şey  ‘o kadarla’ iktifa etmez,  farkına varamadığımız bir etki alanı oluşturur, bizi tedirgin  etmeyen  bir iddia  ile hayatımızın içinde hükümranlığını ilan eder. Miadı dolana kadar farkında değilizdir bu hükümranlığın. Eski alışkanlıklarımızdan kolay vazgeçemeyişimiz yeni şeylere zor alışmamız bundandır. Eski dostunu yaşamından  çıkarıp yeni yol arkadaşına alan açmanın mahcubiyetiyle tekrar yanı başında duran daktiloya çevirdi bakışlarını adam. Bir süre sonra tekrar döndü önündeki beyaz ekrana.  Ekranda  harfler sözcüklere,  sözcükler cümlelere dönüşmeye,  satırlar biri  birinin peşi sıra akmaya devam etti….

Fadıl KARLIDAĞ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...