Elmas Taneleri…

“Bozkır geceleri soğuk olur, inme otobüsten, yaran sızılamasın oğul. Acıkırsan çökelek, peynir dürümü yaptım; kavanozda bal da var, uyurken üzerine mutlaka kabanını al, uyuyanın üzerine kar yağarmış…”

“Bebek muamelesi yapma koca adama hatun yahu, kurşun yarası değil ya, alt tarafı küçük bir ameliyat.”

“Olsun, üşütmesin, buz gibidir şimdi o memleket…”

Valizleri son bir kez daha kontrol ettim, herhangi bir şey unutmamak için tekrar tekrar içindekileri sayıp dökmüştü anacığım. Nasırlı elleriyle sıvazladı yüzümü, elini öptüm, uzun uzun sarıldı, siyim siyim ağlıyordu. Babamın kartal bakışlarından çekinip geri durdu, sonra babamın ellerini öptüm, sırtımı tıpıkladı:

“Erkek adam ağlar mı yahu, cepheye mi gidiyorsun sanki? Ben, senin yerinde olsam vay babam, her gün bir üniversiteli kızla nerde pilav orda kılav eğlenirim. Benden bir kıl almamışsınız, aynı pısırık dayınız Kör Muhittin alayınız da yahu! Ben de sevinmiştim oğlanın sazı, türküsü, çalımı bana benziyor diye, nerdee… Ağlak bir adam olup çıktın… Haydi Allah işini rast getirsin…” deyip kaybolmuştu babam.

Kerpiç evin sıcacık kuzinesine, üzerinde mutlu bir kara tren gibi fokurdayan çaydanlığa, kuzinenin açık fırınından mis gibi kokusu gelen, yer yer yarılmış patateslere, duvardaki bağlamaya, babamın mavzerine, karabina tüfeğine son kez bakıp çıktım. Aşağıda, ahırda atları kişniyordu ağamın; ben daha evden çıkmadan acele onlara arpa vermeye inmişti. Anacığım eyvandan minibüse binene kadar bana el sallamış, ara ara gül oyalı yazmasının kenarıyla gözyaşlarını silmişti.

Hey gidi Lorşun köyü, işte ayrılık vakti gelip çattı, dedim. Minibüsün penceresinden başı duvaklı Binboğa Dağları olanca haşmetiyle görünüyordu. Şimdi karlarla kaplı tarlalarımızın yanından geçiyorduk. İlk, şeher yolu tarlada traktör sürmeyi öğretmişti babam, onlarca kardeşten bir türlü sıra gelmemişti ama sonunda herkesin hayaline ulaştığı bir an vardı…

Kasaba yolculukları öyle sessiz sakin geçmez, köylülerin çenesi bir açılır, pir açılırdı. Köylülerin bir kısmı Özalcı bir kısmı Calpçı’ydı. Birbirlerine epeyce verip veriştirdiler.

“Yahu arkadaş, bir kere de şu memlekette hayırlı bir işe karşı çıkmayın yahu! Bak, adam köprüyü satacak, vatandaş kalkınacak…”

“O köprünün parası, davulcu damada yetmez; papatyaları saymıyorum daha…”

Çobanbey’i geçip Afşin’e yaklaştıkça bu defa da Afşin anıları hücum etmişti üzerime; şehre girişteki Havsa yokuşundan ta mezbaha düzlüğüne kadar tornet sürdüğümüz, Katiboğlu Sineması’nın önünden Tommiks, Teksas satın aldığımız o büyülü günlere gitmiştim.Ne çabuk da büyümüştük böyle, bu yaştan sonra üniversite okumak da neyin nesiydi?.. Evlen bir köylü kızıyla, boy boy çocuk yapsın sana… Ah! Hep o kitaplar girmişti kanıma, Bünyamin Ağabey’in pos bıyıklı yazarlarının kitapları… Sonunda, bir eylül gecesi tümünü de bir cenaze defneder gibi toprağa gömmüştük cânım kitapların, sıkı yönetim bittiğinde çok aramış ama  nereye gömdüğümüzü hatırlayamamış, bulamamıştık onları.

Afşin’den, Elbistan minibüsüne, oradan da Malatya otobüsüne elimde bir eski valizle koşturup durmuştum. Beş yıllık şantiye hayatından sonra yirmi üç yaşında üniversiteye gidiyordum. Akran sorunum olacaktı muhakkak; birinci sınıftaki çocuklar on yedi, bilemediniz on sekiz yaşlarında olmalıydılar.

Elazığ’da otobüs mola vermişti; ihtiyaç, yemek filan derken Erzurum otobüsünü kaçırmıştım. Birkaç saattir Elazığ otogarında çay üstüne çay içiyor, beş dakikada bir sigara tellendiriyordum. Bu ara, bana iyi gelmiş; kederim dağılmıştı. Artık üniversiteye dair afili düşler kurabiliyordum. Keşke bağlamamı da getirseydim, yok daha neler?.. Karac’oğlan gibi dolaşmaya mı çıktın memleketi, git, efendi efendi okulunu oku ve üç kuruş maaşa bir öğretmen çık.

Bütün maceran bu, küçük insanların ne hikâyesi olur ki Binboğa, hayalleri bile sınırlıdır onların… Her şeye rağmen, en azından tahsil hayatı boyunca kimseden para istemek zorunda değildim; zira beş yıl boyunca işçi maaşımı bankaya yatırmış, iş yerinden, hem de dolar üzerinden yüklüce bir de  tazminat almıştım.

Nihayet bir başka otobüste güç bela yer buldum. Otobüs, bembeyaz bir karanlıkta kâh sağa kâh sola kayıp yüreğimizi ağzımıza getiriyor, kâh arızalanıp bizi tır tır titretiyordu. Erzincan’a yaklaştıkça birden bir vaveyladır koptu otobüste, herkes bas bas bağırıyor; kimi, “Dön kaptan, dur !” filan diye ona komutlar veriyor; kimi bismillah çekiyor, dualar okuyordu ama güngörmüş kaptan onlara aldırmıyor, Fırat’ın üstündeki bir köprüde hâlâ dumanı tüten otobüse doğru ilerliyordu. Olay yerine yaklaştıkça heyecan iyiden iyiye artmıştı, dağ taş asker kaynıyordu. Vatandaş, askerleri görünce rahatladı, otobüs durur durmaz da birer ikişer aşağıya atladılar, ben de arkalarından…

Bu benim kaçırdığım otobüstü, teröristler yollarını kesmiş, birkaç memuru öldürüp otobüsü de ateşe vermişlerdi. Donup kalmıştım, üniversite hayalim daha başlamadan bir kâbusa dönüşmüştü. Hayat ne tuhaf dedim, belki bu otobüsü kaçırmasam şimdi ben de ölmüştüm. Şehit memurların üzerine gazete örtmüşlerdi ama bedenlerinden hâlâ ince ince kan sızıyor, gazeteleri yaralı bir bayrak gibi kızıla boyuyordu. Ağlaşan kadınlar, nutku tutulan erkekler, korkudan tir tir titreyen çocukların gözleri yuvalarından fırlamış; boş boş bakıyorlardı. Kıdemli bir komutan nutuk çekiyordu:

“Kanlarını yerde bırakmayacağız, müsterih olun!”

Dağlarda silah sesleri yankılanırken şehit memurların kanları köprüden aşağıya, Fırat’a birer elmas tanesi gibi damlıyordu….

Mehmet BİNBOĞA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir