Evvel Zaman İçinde Bir Ev

Bir yazıya ilk defa Ömer Seyfettin gibi başlamak istiyorum:

“Ben Nazilli’de doğdum.”

Çocukluğum, dokuz yaşına kadar bu ilçenin beş kilometre kuzeyinde, Dereağzı köyünde geçti.

Yokluğun bol, mutluluğun çok, paranın az, yolların toz, evlerin susuz, odaların kilimsiz ve halısız, gecelerin elektriksiz ve lambasız olduğu zamanlardı o yıllar…

Bugün size masal gibi bir köy yaşantısından…

Bir evin neredeyse yarım yüzyıl önceki evvelinden…

Çocukluk günlerimin nostaljik bir öyküsünden söz etmek istiyorum.

Bana, iğneden niçin korkuyorsun diyorlar.

Bunun nedenini bilmiyorlar.

Keşke bu korkunun nedenini, iğneci Mustafa amcanın şu resmini gördüğünüz evinin duvarları ile tahta tabanları ve merdiven basamakları dile gelip anlatsalar…

Yetmişli yıllar…

Belki yetmiş, belki yetmiş bir…

O zamanlar çetin geçerdi kışlar…

Evimizin tek odası vardı sadece.

Bu odanın kapı girişinin az ilerisinde bulunan ördek sobamız, soğuk kış gecelerinde sabahlara kadar yanar, çoğu zaman tunç gibi kızarır, odun ateşiyle kıpkırmızı olurdu.

Buna rağmen çok hastalanırdım ben o soğuk kışlarda…

Kim bilir belki de bu kadar hasta olmamın nedeni, bizi sokaktan eve sokmayan mahalle oyunlarımız idi.

Çember çevirme, yakan top, birdirbir, beştaş, seksek gibi oyunlar…

 

Bazen uzun sürerdi hastalığım.

Günlerce öksürdüğüm, ateşler içinde yattığım olurdu.

Nihayet rahmetli babacığım çareyi, beni köyümüzün tek arabasıyla, Yaşar dayının yeşil çadırlı arazi cipiyle Nazilli’ye doktora götürmekte bulurdu.

Bir hayli zor olurdu o soğuk cipin içinde doktora gitmek…

Bir torba ilaçla, öksürük şurubuyla; o tek sevdiğim, bir bardak suya konulunca sarı gazoz gibi köpüren para büyüklüğündeki haplarla, en kötüsü iğnelerle eve dönmek…

Hey gidi yetmişli yıllar…

Gün geçtikçe, buzlu camların gerisinde kaybolup giden zamanlar…

Daha dün gibi hatırlıyorum o günleri. Hatta hâlâ hissediyorum o yıllara ait bazı acı ve tatlı anları.

Babam rahmetlinin o cismen soğuk, ruhen sıcak elini…

Sabah namazı sonrası eve, yattığımız odaya girer girmez, elini anlıma koyup “Biraz düşmüş çok şükür ateşin” dediği dakika ve saniyeleri…

Güneşin dahi doğmadığı, çiğli ve soğuk bir kış sabahının fecir vakitleri…

Hayatımın, şu an dahi yaşıyormuşum gibi hâlâ beni etkisi altına aldığı o unutulmaz zaman dilimleri…

Babamın; “Haydi oğlum bin sırtıma, çaydan karşıya geçelim, senin iğneyi yaptırıp gelelim” sözleri…

Bana yapılacak iğneyi ceketinin iç cebine özenle koyması…

Annemin yardımıyla, yolda üşümesin diye evde çul çaput, yün namazla, ne varsa beni iyice sarıp sarmalaması…

Sonra beni sırtına aldığı gibi köyün karşı tarafında oturan İğneci Mustafa amcanın evinin yolunu tutması…

Rahmetli babacığım, ne zorluklar çekerdi beni sırtında taşırken…

O sabahın alacakaranlığında, caminin önündeki taş döşeli yoldan aşağıya doğru iner…

Sonra gürül gürül akan çayın sağından elli metre kadar yukarıya yürür, tam çaydan karşıya geçecekken dururdu.

Çünkü çayın suları bazen soğuktan dantel dantel buz tutmuş; bazen buzları erimiş, suları bir hayli çoğalmış olurdu.

Suların çok olduğu günlerde “acaba ne etsem, nasıl geçsem” diye biraz düşünür, ardından bir şeyler yapmak için harekete geçerdi babacığım.

Önce beni yavaşça sırtından yere indirir, sen hiç kımıldamadan burada biraz bekle oğlum der, sonra etraftan birkaç tane iri taş bulur, onları yuvarlaya yuvarlaya yaklaşık birer adım aralıkla akan çayın üzerine yerleştirmeye çalışırdı.

Bin bir zahmetle çaydan karşı tarafa geçtikten sonra işimiz kolaydı…

Kısa bir çapraz yokuş…

Eski motor değirmeninin bulunduğu yerden sağa dönüş…

Ardından, yaklaşık yüz metre dümdüz ilerledikten sonra iğneci Mustafa amcanın evine varış…

Önce, iki katlı konağın yukarı katına çıkmak için taştan yapılmış, yüksek basamakları betonla düzleştirilmiş görkemli bir merdiven…

Sonra, bana âdeta harman yeri kadar geniş gelen, dikdörtgen şeklinde, etrafı açık, tabanları kaba tahtalarla döşeli uzunca bir hol…

Ve rahmetli babacığım…

Önce, sırtında ben olduğum halde kesik kesik soluyan nefeslerle ağır ağır merdivenlerden yukarıya çıkar, bu uzun tahta holün ortasına geldiğinde beni sırtından dikkatlice indirirdi.

Bu esnada ev sahibesi Akile teyzeyi genelde kahvaltı hazırlığı yaparken, eşi iğneci Mustafa amcayı da bizi heyecanla beklerken bulurduk.

Önce kısa bir hoş geldiniz muhabbeti yapılır, hal hatır sorulur, annemin selamı iletilirdi.

Ardından Mustafa amca beyaz gümüş şırınga kutusu ile mavi alkol şişesini hole getirirdi.

Şırıngaları kâh bizimle konuşa konuşa kâh hafif ağzını aça aça özenle dezenfekte eder, sıvılı ve tozlu iğneleri birbirine karıştırıp sallar, şırıngaya çektirirdi.

Derken üzerinde kahverengi yazı ve rakamlar bulunan kalın ve uzun iğneli şırıngayı yukarıya doğru kaldırır, havasını iyice aldıktan sonra dikkatlice kutunun üzerine koyardı.

Çok geçmeden, alkol şişesinin ağzına dayamak için bir parça pamuğu eline alır almaz sesi yükselirdi Mustafa amcanın: Yat bakalım küçük paşa…

İşte o an, içimin cız etmesine ve kalbimin güm güm atmasına sebep olan o korkunç işlem başlardı…

Önce beni, belimle uyluk arası açık kalacak şekilde soyarlar, ardından âdeta vücuduma buz parçaları saplanmış kadar soğukluk veren taban tahtalarının üzerine yatırırlardı.

Bu esnada yarı belime kadar açılmış olan karın ve uyluk bölgem, buz kalıplarının üzerine yatmışım gibi bana iğneyle karışık öyle acı verici bir üşüme hissi verirdi ki…

Bunu tarif etmem imkânsız…

Sadece şunu söyleyebilirim; bu üşüme hissiyle karışık iğne acıları, benim bilinçaltımda öyle bir yer etmiş ki, ne zaman bir şırınga görsem, hâlâ o çocukluk günlerimin ürperti verici psikolojik yoğunluğunu ve o taban tahtalarının yakıcı soğukluğunu hissederim.

Bu kadarlıkla bitmezdi soğuk ve iğne karışımlı acılar…

İğneyi vurulduktan sonra, eve dönerken de yine aynı yolu kullanırdık…

Mustafa amcanın evinin o derin ve geniş basamaklı merdiveninden inerken babacığım adımlarını aşağıya doğru attıkça iğne yataklarım acımaya, karın ve uyluk bölgem psikolojik olarak tekrar o iç titretici soğukluk hissiyle üşümeye başlardı.

Hele çaydan karşıya geçerken…

Rahmetli babacığım önce hafif geriye doğru çekilir…

Ardından, adımları, biraz fazla açık olan o iri taşların üzerine denk gelsin diye bir, iki, üç diyerek hafif koşarcasına bir hamle yapar, beni sırtında hoplata hoplata karşıya geçmek zorunda kalırdı.

Dahası, yine iğne yataklarım çok acır, ruhumu üşüten o tahtaların soğukluğu bir kez daha karnımda gezinmeye başlardı…

Şimdi mi?

Ne zaman bir şırınga görsem, o çocukluk günlerim bir kez daha gözümün önüne gelir.

Sanki aynı acıları ve o tahtaların soğukluklarını tekrar yaşarım…

Babacığımın bana yaptığı o fedakârlıkları, iğneci Mustafa amcanın o babacan tavırlarını, eşi Akile teyzenin o sıcak konukseverliklerini bir kez daha hatırlarım.  

Babamı, iğneci Mustafa amcayı ve Akile teyzeyi bir kez daha rahmet ve minnetle yâd eder, ruhlarına birer Fatiha gönderirim.

Mesut ÖZÜNLÜ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir