Haziranda Bir Akşam…

Yorucu bir gün daha bitti. Bedenimde ağır bir yorgunluk, başımda feci bir ağrı. Dizlerimde romatizmalı ihtiyarlara has sızı da cabası…

Bu durumun devasının bozkırda olduğunu bildiğimden, vakit geçirmeden kendimi tabiat ananın kucağına atmak için harekete geçiyorum.

Yalnızlığı oldum olası severim. Dünyadaki en sevdiğim aktivitemin; mevsim itibariyle yemyeşil olan bozkırı gün batımında, tepeden gören yüksek bir yere çıkıp seyretmek olduğunu her daim dile getirmişimdir.

Koyuluyorum yola ağır-aheste…

Fonda Selda Bağcan, kafamda mazi, bir saatlik yolun sonunda nihayet Aykayası’ndayım.

Aracı çıkabileceği son noktaya bırakıp zirveye doğru yürüyüşe hazırlanırken, bozkırın havasını yüzüme üfleyen akşam meltemi karşılıyor beni.

Yine bir akşamüstü, karşıda tepenin üzerine doğru alçalmış olan güneş, artık yakıcı sıcağını geride bırakmış. Etraf oldukça sessiz. Bozkır yemyeşil uzanıyor, kızılçam ormanlarının başladığı yere doğru.

Yürüyorum, dizkapağıma kadar uzanan otların arasında. Otlar ayaklarıma dokundukça anlamsız sesler çıkarıyor. Rüzgârın salladığı otlar az ötemde, coşkulu bir deniz dalgasını andırırcasına salınıyor sağa-sola.

Ayaklarıma hükmedemiyorum. Kendiliğinden gidiyorlar. Vücudum ve kollarım da aynı şekilde serbest salınımda…

Biliyorum ki birçok insan şu an, şehrin kaosuna kendini bırakmış ve benim bu sevdamı anlamsız bulmaktadır. Yine dalıyorum iç dünyama. Ilık rüzgâr okşuyor tenimi ve serinliğini artırınca anlıyorum terlediğimi.

İşte zirvedeyim. Şimdi evren kızıla dönüyor artık. Kırlangıçlar yükseklerde çığlık çığlığa. Çoban aldatanlar bir alt katmanından geçiyor mavi gökyüzünün. Son şarkılarını söyleyen çalı bülbülleri, birazdan puhu ve ishak kuşlarına bırakacaklar bozkırı.

Güneş Aydos’un üzerinden son bakışını atıyor. Aşağıda bir sığır çobanı ahenksiz bor ıslık tutturmuş, dağınık bir halde ilerleyen sürüyü köye doğru sürüyor.

Sırtımı bir ağaca dayıyorum. Yukarıdan görünen düzlüğü karanlık hafiften kuşatırken, uçsuz bucaksız bozkırın tepesinde, bu dağ zirvesinde yukarıda yıldızlar ve aşağıda da yalnızca ben varım artık.

Kafamdaki düşüncelerin dağılmış, başımdaki ağrı bıçak gibi kesilmiş olduğunu; Veysel Usta’nın, “uzun ince bir yoldayım” türküsünü tutturmamla idrak edebiliyorum ancak.

Biliyorum ki, şu sırtımı dayadığım ağacın altında altıma döşek misali yayılmış olan, üzerine oturduğum çimene uzansam uyuyacağım. Yıldızlar altında uyumak gibisi yok elbet ama, bir de şafak atana kadar uyanamamak var.

Direniyorum bir müddet. Göz kapaklarım ağırlaşıyor, vücudum kendini salıyor.

Bir gece kuşunun ötüşünü hatırlıyorum son olarak. Ve bırakıyorum kendimi serin gecenin koynuna…

Halis AÇIKGÖZ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...