Hep Veda

“Ve  ayrılık  kapı  tokmaklarında  tünüyor  üşüyerek  ve  saatlerin   içinde  sırıtarak  tik  tak  edip duruyor.Oysa  bizler  sanki  önümüzde  yaşayacağımız  sonsuz  zaman  varmış  gibi   gülümsüyoruz,  oysa  veda, oysa  vedalar  içimizde  hazır  bekliyor.”

                                                                                                                      Wolfgang BORCHERT                                                                                        

Yılankale’den  havalanıp  da  Vardaha  köprüsüne  kanat  vuran  şahanın  gördüğüdür  Çukurova. Berdan  çayından  aşağıya  Akdeniz’in  ıssız  kayalıklarına  inen  kara  sevdalıların  gezdiğidir. Divane  olmuş  atlıların  toz  bulutları  içinde  rüzgarla  yarıştığı  yurttur. Yufkayla yenilen kömeçtir ırgat  çadırlarında.

Seyhan’da  boğulan  çocukların,  vurulup  da  Ceyhan’a  devrilen  yiğitlerin  ağıtıdır  Çukurova. Su  gibi  Chevroletler  gezer  yollarında. Koca  Yaşar  Kemal  destan  düşer  dağ  bayır  dolaşıp. Karac’oğlan sevdalı  bir  uğultudur  Toroslarda  hâlâ.

Zaman,  alıp  götürüyor dirimi. Ölüler  kalıyor  geride. Yaşanmış  her  an,  sırça  bir  madene  dönüşüyor  da sanki kırılıp eşyanın üzerine dökülüyor. Sesler, dokunuşlar ufalanıyor zamana değer  değmez. Zamanın  gerisinde kalan her yaşanmışlık bir hayal hissi yaratarak mekâna siniyor. Birbirinden habersiz içiçe  geçmiş  binlerce, on binlerce hayalet yitirilen gerçekliği arıyor şaşkın bir kısır döngüyü sürükleyerek. Tükettiğimiz günler geri gelmeyecek. İçimizde bir sır gibi saklıyoruz bu  gerçeği. Güze mecbur bir ağaç  gibi yaprak döke döke ilerleyeceğiz ölüme. Zorba zamana karşı tek savunmamız anımsamak  ve  geçmişin  peşinden  gitmek  anılar  ve  mekanlar  boyunca. 

Çocukluğum  unutulmuş  bir  bahçe  gibi  zamanın kim  bilir  hangi  koyağında  duruyor  hâlâ? Bahçelerin  ve  kuşların anlamlandırdığı bir çocukluk bu. Toprağın nefes aldığı günlerden kalma bir hikâye.

Yılankale

Adana’nın göğünde üveyikler uçardı o zamanlar. Geceleri  çakalların ulumaları duyulurdu. Bir  görünüp  bir kaybolan tavşanlar dikkatime şaşardı sanki uzun kulaklarını oynatarak.Toprak kadim nefesini  boşaltırdı göğe doğru ve ekinler dalgalanırdı bir deniz gibi. Deliler gibi  koşardım  tarlalar boyunca. İncir  ağaçlarında  gündüz  körlüğüyle etrafı dinleyen puhu kuşlarıyla göz göze  gelirdim kimi zaman.

Hafta sonları babamla halamın bağ evine giderdik. Adana’nın kıyısında, boylu boyunca uzanan  tarlaların  ve  bahçelerin  ortasına  çöküvermiş  küçük  bir evdi. Avlusunu  heybetli  bir  dut  ağacı  sarıp  sarmalardı. Her sabah avludaki emektar tulumbanın homurtularıyla başlardı gün. Derken, her yer güneşin  hücumuyla  aydınlanır,  incir  ağaçlarında rayihadan sarhoş olan kuşlar uzun uzun öterdi. Seslerin, kokuların ve  renklerin diyarıydı bu mekan. Şimdi apartmanlardan, betondan ve  asfalttan ibaret bir heyula yükseliyor  yerinde.

Halam, dudağının kenarında hep asılı duran cigaradan  mı  bilmem, pek konuşmaz, uzun uzun bakardı. Ağzındaki cigaranın külü uzar, yaşlı ve maharetli elleri hep bir şeylerle meşgul olurdu. Konuşma  yeteneğini yitirdiğini sandığınız an ortaya birkaç sözcük fırlatırdı. Bu  sözcükler  mutlaka hedefini bulur   ya bir sorunu çözer ya yapılacak işleri planlar ya da birilerinin ağzının payını verirdi. Konuşmayı  sevmezdi. Soğukkanlıydı, acele  etmeden  kararlı  hamlelerle yapardı  ne  yapacaksa.

Kocası halamın tam zıttıydı aslında. Fıldır fıldır mavi gözleriyle bir dakika yerinde duramaz, kır  düşmüş  sakallarını titrete titrete sürekli  konuşurdu. İkide  bir  takkesini  çıkarıp  başına  geri  koyar, namazını  göz  açıp  kapayıncaya  kadar  kılardı. Hayatı  bir  tavşan  hızıyla  yaşayan  bir insandı.

Bağ, bir  toprak  ağasına  aitti. Halamla  kocası  tarlalarla,  bahçelerle  ilgilenir, işleri  takip  ederlerdi. Her  gidişimizde  halam  avludaki  ocağa  sahanı  koyar  ve  bize  yemek  pişirirdi.

Adana/Seyhan Nehri

Toz alır gibi hızlı hareketlerle saçlarımı okşamaktan öte bir yakınlık görmediğim bu kadın, bir  büyücüydü  aslında. Suratından  nemrutluk  damlayarak  bir  çırpıda  yaptığı yemekler  insanı  lezzetten  sarhoş  ederdi.

Yemek işini halledip ortalığı  toparladıktan sonra avludaki tahta sandalyeye oturur, kim bilir hangi  büyülü  âlemleri düşünerek cigara üstüne cigara içerdi. Heybetli  dut  ağacı  yaşlı  bedenine  ağır  gelen  dallarını  tartmaya  çalışır, rüzgar  her estiğinde  yapraklarının  telaşlı  çırpınışıyla  göğe  avuç  avuç  kuşlar  fırlatırdı. Avlunun  kıyısına  tüneyen  tulumba  ölümü  bekleyen  ihtiyar  bir  hayvan  gibi  dirimi  dinlerdi. Kuyu yitirilmiş zamanların çığlığıyla göğe açardı.  ağzını. Bağ evinin köpekleri Civciv’le Canavar  zincirlerini şakırdatarak kaçınılmaz  sonu  hissetmenin  hüznüyle  susardı. Bu  Kangal  cinsi  köpeklerden  iri  olanının  ismi  Civciv’di. Daha küçük olanı  ise Canavar…

Çocuk aklımla bu  absürt  durumu  bir  türlü  anlamlandıramazdım. Sanki  bu  devasa  Kangal  gerçekten de  küçük  bir  civcivdi  de  halamın  büyülü  bir  hareketiyle  birden  köpeğe  dönüşmüştü. Canavar ise  kim  bilir  hangi  masaldan  aşırılıp  cezalandırılmıştı da heybetten yoksun bırakılmıştı.

Eniştemin yiğeni Timuçin, portakal bahçelerini  ilaçlar, tarlayı  sürer, hasat  zamanı meyve  dolu  kasaları  taşırdı. Sarışın, mavi  gözlü  bir  delikanlıydı. Tıp  öğrencisiydi. Çocuk aklımla hep özenirdim ona. Okumaktan başka çıkarımız  yoktu. Bunu  anlayacak yaşa gelmiştim. Yorulduğu  zaman  bir  ağaca  sırtını  verip  soluklanırdı. Uzakları  dinlerdi. Zamanı  düşünürdü  belki de. Geleceğin  vaatlerini  düşlerdi. Oysa  kalp  krizinden  öldüğünde  henüz  kırk  üç  yaşındaydı.

Gençliğin  cevheri  damarlarımızda  dolaştığı  sürece  yarının  hükmü  geçer. Zamana  yenildikçe  geçmişe  döner  yüzümüz. Deli  bir hızla  kalbimizde  azalan  zaman  geleceğe  dair  bir  vaatte  bulunmaz.

Geleceğe  açılan  güzel  günleri  düşlerdim. Yoksulluktan, yoksunluktan  öte  mutlu  bir  hayat  vardı  elbet. Babam  ise  çoktan  geçmişe  dönmüştü  yüzünü. O  da  halam  gibi  susarak  kendini  var  eden  bir  insandı. Şimdi  fark  ediyorum, yan  yana  ayrı  yönlere  giden  iki  yolcu  gibiydik. O, ellili  yılların  Adana’sındaydı. Fiyakalı  bir  Chevrolet’in  direksiyonunda  çapkınca  gülümseyen bir  delikanlıydı hâlâ. Yazlık sinemalarda Ayhan Işık filmleri seyreden elleri  mazot  kokulu  bir  delikanlı…

Çocukluk ve gençlik uzak bir ülkedir. Zaman bir küheylan gibi  akar  sonsuza, hayata  inandığımız  günler  geride kalır. Artık ben de geçmişe sığınacak yaşa geldim. Babam apartmanlarla çevrili küçük bir  mezarda  yatıyor şimdi. Neredeyse  çeyrek  yüzyıl  oldu. Yalnız  ve  kuşsuz  bir  ağaç  gölgeliyor  mezarını. Halam ve  eniştem masalsı  köpeklerini  alıp  büyülü  bir  aleme  göçtüler  çoktan. Dr. Timuçin  ölüm  haberinden  yakışıklı gülümseyişiyle  bakıyor  hâlâ.

İncir zamanı, sıcağın  şehre  çöreklendiği  ve  zamanın  etlendiği  bazı  geceler  yolunu  kaybetmiş  bir  üveyik  çarpar  camlara. Kim  bilir  hangi  beton  kafesin  kıyısında  bir  puhu  öter. Buram  buram  bir  toprak  kokusu  sarar  ortalığı, dağlara  yağmur  yağar.

Bağ  evinin  yokluğuna  sinmiş  yaşanmışlıklar  ahraz  bir  şaşkınlıkla  yiten  zamanı  arar. Bilirim, kirpi  saçlı,  kara  gözlü  bir  oğlan  durur  hâlâ  orada. Düşlere ve zamana  inanan  bir  çocuk. Oysa  bir  aldanış  türküsüdür  hayat. Genlere  nakşolan  yazgı  bırakmaz  insanın  peşini.

Zaman,  alıp  götürüyor dirimi. Sesler   kalıyor  geride. Atmosfere  karışıp  ölümsüzlüğün  sırrına  varmış  sesler… Acıya  kesmiş  çığlıklar çırpınıyor kanadı yaralı kuşlar gibi, kahkahalar  sönüyor  terk  edilmenin   hüznüyle. Sevgiye  dair  sözler  kurumuş  bir  çiçek  güzelliğiyle unutuşa devroluyor. Yarım  kalmış  cümleler  kanat  çırpıyor  kaybedilmiş  günlere. Tükettiğimiz  hayatlar  geri  gelmeyecek. İçimizde  bir  sır  gibi  saklıyoruz  bu  gerçeği. Güze  mecbur  bir  ağaç  gibi  yaprak  döke  döke  ilerleyeceğiz ölüme. Zorba  zamana karşı tek  savunmamız anımsamak ve  geçmişin  peşinden  gitmek  anılar  ve  mekanlar  boyunca. 

Biten her  gün,  kalbimde  göveren  bir  veda.

Hep  veda…

Murathan ÇARBOĞA

 

   

1 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir