İlikli

İnsanın gülesi geliyor, çocukken yokluktan dolayı mecbur olduğumuz yiyecek ya da giyeceklere bugün övgüler düzüldüğünü görünce. Mesela kepekli ya da tam buğday unundan yapılmış ekmeğin yumuşacık ve kabar kabar olan beyaz ekmekten artık daha pahalı olduğunu söylesem nenem ne derdi acaba? Daha özlü ve daha kolay açılan bir hamur elde etmek amacıyla kepeğini ayırmak için dakikalarca un elediğine pişman olur muydu, sizce? Madem kepeklisi daha makbuldü, neden o kadar yorulsundu ki! 

Bugün pazarlarda fellik fellik organik ürün arayanlar ya da doğal ürünler için onca paraya kıymayı göze alanlar, fark etmeseler de çocukluğumuzun yoksul dünyasına ait ama artık kolayca elde edilemeyen bir zenginliğin peşindeler aslında…

Aynı durum giyim kuşamlarımız için de geçerli. Geçen sene bir televizyon programında, çocukken kış aylarında tek seçeneğimiz olan lastik çizmelerin moda olduğunu görmüştüm. Stilistler, özellikle naylon yağmurluklarla birlikte çok şık bir kombin oluşturacağını söyleyip izleyiciye aksesuar olarak kullanabilecekleri şemsiye modelleri de sunuyorlardı. Hele bazıları tarla sularken giydiğimiz, dizimize kadar çıkan siyah çizmelerle aynıydı. Tamam, bizimki gibi siyah değildi; sonbahara uygun sarı ve haki tonlardaydı; hatta bazılarında göze hoş gelen pastel renkler tercih edilmişti… Dışından görünmüyordu ama büyük bir olasılıkla içlerinde ayakları sıcacık tutacak malzemeler de kullanılmıştı ama görüntü aynıydı. Maalesef, bizim giydiğimiz lastik çizmelerde ayağımızı sıcak tutacak herhangi bir malzeme yoktu; kalın ya da çift çorap giymek zorunda kalacağımız için hep bir numara büyük alınırdı çizmelerimiz. Zaten, altı çocuğunun masraflarını azaltabilmek için her yolu deneyen annem, aynı lastik çizmeyi seneye de giyeceğimizi umut ediyordu sürekli… Dudaklarımda, buruk bir tebessüm…

Şimdi de yazın giydiğimiz lastik ayakkabılar moda olmuş, iyi mi? Daha çok kadınlar için yapılmış onlarca model: postal topuk, dolgu topuk, takunya topuk, platform topuk ve nihayet sandalet tipleri… Üstelik adını ilk defa duyduğum renklerde üretilmiş, herkesin zevkine uygun bir renk seçeneği mutlaka varmış: Dore, fuşya, mint yeşili, vizon, limonküfü, magenta, kum beji, ekru… Evlere şenlik… 

Tabi bizim yazın giydiğimiz lastik ayakkabılarda bu kadar renk seçeneği yoktu. Daha doğrusu bu kadar renk adını bilmezdik biz. Mesela mavi adına açık mavi, koyu mavi, süt mavisi bir de sonradan öğrendiğimiz Ecevit mavisini bilirdik, sadece. Bizim sülale yedi göbekten demokrat partili ve Demirelci olduğundan pek hoşlanmasa da ben severdim Ecevit mavisini çocukken, hele de lacivert pantolonun üstünde olursa! Gerçi, Kıbrıs çıkartmasından sonra bizimkilerin inadı da kırılmıştı, biraz. Ayrı hikâye… Kız ve erkek çocukları için sandalet tipinden başka bir modeli de yoktu, bizim lastik yazlıkların.

Yörüklerin dilinde bu lastik ayakkabıların adı ilikli’ydi. İlikli, üzerinde delikler açılmış, iç taraftan dışarıya doğru uzanan yek pare lastik kemerden almıştı, adını. Ayakkabının dış yüzündeki sabit tokanın dili, istenen ayara getirildikten sonra kemerdeki iliklerden birine yerleştirilir ve tokanın üstündeki klips kapatılırdı. İlikli aslında yazlık ayakkabıydı ama kasabada kışın da giyen çocuk sayısı az değildi. Gerçi kasabalıya göre ayakkabının yazlığı kışlığı olmazdı, zaten. Elbise miydi ki bu yazlığı ayrı kışlığı ayrı olsun! Hem Tarsus’un kışından ne olacaktı! 

Çocukken bana toplumsal sınıf farkını ihsas ettiren ilk nesnelerden biriydi, ilikli. Kasabalının ifadesiyle durumu olmayanlar ya da eski alışkanlıklarını terk edemeyenler, erkek çocuklarına kara lastik, kız çocuklarına da lastik yemeni giydiriyordu. Bu nevzuhur moda ilikliler, çocuklar arasında sınıf farkı oluşturmuş; kara lastik ya da yemeni giyenler toplumsal sınıfın bir alt basamağına düşmüştü. Kasabada spor ayakkabısı ya da kundura giyen çocuk sayısı yok denecek kadar az olduğundan ilikli üst sınıf ayakkabısı sayılırdı. Diyeceğim, kasabada üst sınıf yoktu, zaten (!)

Neredeyse tamamı mütevekkil, kader noktasında sürekli rıza ve şükür makamında olan kasabada, toplumsal sınıf farkı – doğal olarak şimdilik kaydıyla – herhangi bir çatışmaya yol açmıyordu ama renkli ilikliyi giyen çocuklar, asalet hevesiyle kendine bir ‘paşa dedesi’ ihdas etmiş olan sonradan görme zenginler gibi kasım kasım kasılarak geziyordu, kara lastikli ya da yemenili arkadaşlarının arasında. 

Ne tüketim toplumunun ayak seslerini duyabiliyor ne de eşyayı kapanın elinde kalan bir orta malı seviyesine düşürmeye çalışan kapitalist dayatmanın ilerde boy verip bireyi boğazlayacağını öngörebiliyorduk. Hatta kasabanın çevresindeki iplik fabrikalarında işçi olarak çalışan ve orada burada gelir dağılımındaki eşitsizliği dile getiren genç kızlar ve erkekler, hemen dışlanıp türlü türlü damgalar yiyor; ‘elindeki gül gibi işten olunca gününü görmek’le tehdit ediliyorlardı. 

Ayakkabı almak için kimse bizi şehre falan götürmezdi, çocukken. Ya kasabaya gelecek bir çerçiyi ya da Tarsus’ta dükkânı olan Ayakkabıcı Hacı’yı beklemek zorundaydık. Babam, Ayakkabıcı Hacı’ya numaralarını söyleyip rengârenk lastik ayakkabılardan ısmarlar; Ayakkabıcı Hacı da Tarsus’taki dükkânını kapatıp kasabaya dönünce iliklileri teslim ederdi, bize. ‘Renk tercihimizi sorsaydınız, bari.’ diyebilmek için en az üç beş yürek yemiş olmak gerekirdi. Böyle bir soru, kendini bilmez hangi çocuğun haddi olabilirdi ki? Allahtan, Ayakkabıcı Hacı ferasetli adamdı da kızlara kan kırmızı, erkeklere koyu mavi ilikli getirmeyi akıl ederdi.

Bırakın ayakkabı numaralarını, altı çocuğunun isimlerini bile karıştıran babam, kız kardeşimin ayakkabı numarasını yanlış vermiş; ilikli küçük gelmişti. Bütün kardeşleri gıcır gıcır iliklilerinin içinde sevinçten deliye dönerken o, Kül Kedisi’nin üvey kız kardeşi gibi, aslında dar gelen ayakkabının kendisine uyduğunu söylüyor ama kimseyi ikna edemiyordu. Annem ‘Kızım şimdi bile dar, patlayacak gibi; iki gün sonra hiç giyemezsin.’ diyordu. Sarayın, üvey kız kardeşe inanmayan ve cam ayakkabıyı ayağından sökerek çıkaran uyanık askerleri gibi annem de kız kardeşimin ayağından aldı yeni iliklileri. Prensle evlenme umudunu kaybeden kız kardeşim, doğal olarak gözyaşlarına boğuldu. Ayakkabıcı Hacı, bir gün sonra uygun numarayı getireceğini söylese de susmak bilmiyordu. Garibim, tedirginlik ve kaygı dolu kocan bir gün geçirdikten sonra kavuşabilmişti, beyaz atlı prensine!

Mustafa SARI

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...