İnternetin Tellerine Kuşlar mı Konar?

Bir zamanlar, uzaklardaki insanlarımızla iletişim kurmak için mektup yazardık. Eğer konu acilen ulaşmayı gerektiriyorsa telgraf çekerdik. Telgrafın da çok acil olanı vardı: Yıldırım telgraf… Rengi kırmızıydı ve içimiz titrerdi postacının elinde görünce. Korkardık bir ölümün habercisi olmasından…

Bayramlar ve yılbaşı yaklaştığında, kartpostallar gönderirdik sevdiklerimize, her birini özenle seçerdik. Üzerlerinde şehir fotoğrafları ya da çizgi resimler olurdu. Yılbaşı için aldıklarımızın çoğu simliydi, kardan adam ve kar temalıydı. Özenle yazardık arkalarına iyi dileklerimizi…Bize gelenleri saklardık hatta koleksiyon yapardık. Hâlâ rastlarım bazen birine bir kitap arasında…

Bu anlattıklarım, çok uzak zamanlara ait… Çoğunuz için belki de bir masal gibi.

Şimdi kimse birbirine kartpostal göndermiyor. Mektuplar da artık kağıda yazılmıyor. Hele telgraf, hiç adı geçmiyor. İnternet ve cep telefonlarımız var bizim. Ev telefonlarının lüks sayıldığı zamanlar, benim çocukluğuma rastlar. Kimin evinde telefon varsa, ondan ücreti karşılığında yardım istenirdi uzaktaki yakınlarla konuşabilmek için. Üstelik bugün olduğu gibi numaralar çevrilerek konuşulamazdı, önce santral aranır, memura aramak istediğiniz numarayı verir ve onun bağlantı kurarak sizi kavuşturmasını beklerdiniz. Bugüne göre çileli zamanlardı.

Sonra cep telefonları belirdi. Onlarla birlikte iletişim alışkanlıkları da değişti. Eskiden ev telefonlarıyla uzun uzun konuşulmaz, görüşme olabildiğince kısa tutulur, hattın ve karşımızdaki kişinin meşgul edilmemesine dikkat edilirdi. Cep telefonlarıyla her yerde ve herkesin duyabileceği şekilde -hatta avaz avaz denebilecek tonda- konuşulması, kabalık olarak görülse bile olağan kabul edilir oldu. Bana kalırsa, kontrolsüz ve yüksek ses tonuyla konuşmanın gerisinde, kişinin karşı tarafa kendisini doğru ifade edememesi ve üstünlük kurma çabası yatıyor. Onun da köklerine bakarsak, yetersiz sözcük dağarcığı ve bilgi eksikliği gerçeği çıkar karşımıza. Teknolojiye dayalı bilgi çağındayız artık… Bilmek istediğimiz her şeyi, çok bilmiş Google amcaya sorabiliyoruz. Bilgisayar aracılığıyla eriştiğimiz her bilginin doğru olduğuna inanmaya hazırız. Ama bunun adı bilgi almak oluyor, öğrenmek değil. Çünkü öğrenmek, araştırmayı, bulguları karşılaştırmayı, ayırmayı, birleştirmeyi kısacası sentezlemeyi gerektiriyor. Ama buna kaç kişinin zamanı var ki?  İşte bu noktada bilgisi olmamakla birlikte fikri olan, bilirkişi olduğunu sanan insanlarla karşılaşır olduk.

Bilgisayar, gerçekte bilgiyi saymıyor insanı hazır bilgi bloklarına alıştırıyor. Bu da başka bir yazının konusu…

Dijital çağa girdiğimizden bu yana, hızla insan emeğinden uzaklaştık. Programlanan makineler yapıyor pek çok işi. Üretim, hatta muhasebe alanında da giderek insan gücüne daha az gereksinim duyuluyor. Bilgisayarların yönettiği makineler, insanların yerine geçerek işlerini ellerinden alıyor. Seri üretim yapılıyor dakikada bilmem kaç adet ama insanoğlu da artık elektronik çağda seri olarak üretilmiş gibi yönlendirilebiliyor.

Sanal dünya bu çağın haberleşme uzantısı… Olmadığı gibi görünenler, göründüğü gibi olmaya özenenler, eksiklerini fazlaymış gibi göstermeye niyetlenenler, çoğu yapay sözde gündeme uyum sağlamaya çalışanlar, sabahları fotoğraflarla sunulan bir bardak çay ya da bir fincan kahvenin sanal hatırını gözetip sözde ikramlara sevinenler, kalp emojisini bolca kullanıp gerçek sevgi sözcüklerinin eksikliğini gidermeye çalışanlar, yazdıklarının  paylaştıklarının başarısını aldıkları beğeni sayısına bağlayanlar, görünmez olduklarını sanmakla birlikte, bakmasını bilene aşikâr olanlar… Hepsi ve daha fazlası, çağımızın dijital yaşamının sanal gerçekleri…

Bir zamanlar, haber almanın en büyük aracıydı gazeteler. Çok sesli çok gazete vardı yaşamımızda. Basım araç-gereçleri bugüne göre ilkel sayılabilirdi. Biraz gecikerek okurduk gazeteleri ama okurduk. Tuşa basıp sayfa değiştirmek yerine sayfaları çevirirdik ellerimizle hışırtısını duyarak..Matbaa mürekkebinin kokusunu alırdık. Şimdiki gibi renkli de değildi gazeteler bir dönem. Büfeler yerine sokaklardaki satıcılar satardı. Vapur çıkışlarında ya da sokaklardan geçerken bağırırlardı: “Gastee!!! yazıyorrr! İran Şahının ziyaretini yazıyorrr!” Magazinden uzak olduğumuz, cinayet haberlerinin henüz beşinci sayfa haberi olmadığı, Anadolu’nun ücra köşelerinden geçtiğimiz trenlerin yanı sıra koşan köy çocuklarına okuduğumuz günlük gazeteleri uzattığımız, bugüne göre iyi niyetli sayılabilecek uzak zamanlardı.

O günlerin sevilen türküsüydü; “Telgrafın tellerine kuşlar mı konar?” Artık telgrafın tellerine kuşlar konmuyor. İnternetin hayali tellerine, hayali renklerle bezenmiş sanal kuşlar kondurulabilir en fazla. O kuşların sesleri de ovalara değil, ekranlara yayılabiliyor ancak…

Ekrana üç kalp düştü, biz çıkalım kerevetine…

Öznur Eren KANARYA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...