Keşke Beş Taş Yutsaydın

Tohum toprağa düşmeye görsün, Yaradan izin verdikçe toprak onu besler ve büyütür. Yalnız toprak mı besliyor tohumu, taşlar bile besliyor. Kaç tane minarede, eski tarihî eserlerin kubbelerinde, kayalıklarda cılız da olsa otları, çiçekleri, öylesine çıkan fidan ve genç ağaçları gördüm. Başka yerden alınıp montaj olmayan bu gerçeklerle tanıştım.

İnsanların içinde büyüyen, bazen gözle görülmeyen varlıklar var. Bunların yararlı olanları olduğu gibi büyük zarar verenleri de mevcut: Mikroplar, bakteriler, virüsler, arkealar, mikro hayvanlar, mantarlar, ekstremofiller gibi binlerce çeşidi varmış. (Vaktim olup çeşidini araştırıp sizlere yazamadım bir türlü.)

İki gündür öyle dayanılmaz ağrılar çekiyordum ki söz ile anlatılmaz; katiyen, eşi dostu bırak, düşmana dahi böylesine ağrılar çekmesi dilenmez. Doktor kızım hastane diye çok diretti ama çokbilmiş tavrımla hep reddeden ben oldum. Çaresiz kalan kızım “Bari aile hekimine bir görün.” deyince ona razı oldum.

Randevusuz burada aile hekimine görünmek imkânsız ama taktırdım maskemi, yola revan oldum. Sağ olsun beni hemen aldılar. Doktor, ağrıyan yerlerimi ultrason ile bana da göstererek tekerlekli sandalyem üzerindeyken bana baktı. Doktora “Dalak mı, pankreas mı, mide mi, karaciğer mi, akciğer mi, safra kesesi mi yoksa kalp mi?” diye sürekli sordum.

Doktor, ultrasonda tıpkı bizim Karadeniz şeklinde bir siyahlık gösterdi ve ardından da “Safra kesenizde taş bile yok, yani iyi.” dedi ve ardından da “Midenizde bir şişlik var galiba.” diye ekledi. Tekerlekli sandalyem ile hayatımı sürdürdüğüm için, yüzüme bakıp “En iyisi sizi, hastaneye sevk edeyim de midenize ve bağırsaklarınıza ultrason yapsınlar.” deyip gerekli işlemleri yaptıktan sonra “Geçmiş olsun!” dileğiyle beni eve yolladı.

İki gecedir uykusuz olduğum için, biraz hareket ilaç gibi geldi ve kendimi yatağa attım. Allah sizi inandırsın, uyumuş kalmışım… Akşam üzeri hanım ile kız bir şey sormak için Düsseldorf’un öbür ucuna gittiler. Onlar gittikten bir saat sonra, biraz daha yatayım dedim ama ne mümkün! Beni bir titreme, bir terleme tuttu. Âdeta elim ayağım tutmuyordu, bardaktan boşanırcasına yağan yağmurda âdeta sırılsıklam ıslanmış gibi terlemiştim, konuşmam bile birbirine karışıyordu. Beni o hâlde gören oğlum;

“Baba, hemen hastaneye gitmen gerekiyor!” dedi.

“Ablan bir gelsin de öyle gideyim.” diye hâlâ direniyordum. Aslında bir nevi kuyruğum titremiş de  farkında değildim.

Oğlum beni dinlemedi ve acil servise telefon etti. Görevliler çok çabuk geliyorlardı. Hemen bir eşofman ve tişört giymek istedim ama hiç takatim yoktu. Uzun bir beyaz don ve beyaz bir atlet ile üç kişi beni arabaya Âdem Baba gibi bindirdiler. Tam hareket ederken hanım ve kız geldi. Şaşırdılar. Oğlum “Babamın ateşi kırk derece ve zor durumda.” diye açıkladı.

Hanıma “Üzülme!” dedim. Onlar da bütün sevecenlikleriyle “Geçmiş olsun.” dedikten sonra “Sosyal medya hesaplarına hasta olduğunu yazma! Çok telefon geliyor, cevap veremiyoruz!” dediler.

Boynumu bükerek “Tamam!” dedim ve ardından da “İnşallah hanım, bu sefer de yırtarım ve seni fasulye tarlasına götürürüm.” diye söz verip vedalaştım ve “İnşallah!” diye tebessüm ettim.

Anladım ki, insanın yaşlanınca hastaneye yakın oturması gerekliymiş. Bizim evle hastane arası bir kilometreden de az. Çok şükür çabuk vardık. Beni karşılayan Alman kızı hemşire “Aaa! Ben bu Onkel’i (amcayı) tanıyorum!” diye beni bir dost gibi, bir tanıdık gibi karşılayınca içim ısındı.

Ben de ona “Merhaba!” dedikten sonra “Kusura bakma artık bizim ikinci adresimiz burası.” diyerek cevap verdim. Gülüştük…

Bir müddet sonra doktor kızım gelmiş ve meslektaşlarıyla görüşmeye başlamıştı. Sağ olsunlar hemşire ve doktorların biri gelip biri gidiyordu… Kızım üzgündü ama hâlâ moral veriyordu:

“Korkma babacığım, daha Türkiye’mizde karpuz yiyeceğiz, sana hakiki çoban yoğurdu ikram edeceğim, inşallah bunu da atlatacaksın!” diyordu. Kızımın söylediği bu moral verici sözler içimi serinletiyordu ama bir türlü boşanan ter damlaları bitmiyordu. “Ya sabır, Ya Şafi!” diyerek içimden dua ve zikir ediyordum.

Birkaç kere yapılan ultrason neticesinde, gece saat bire otuz kala doktorlar geldi. Kızım sabah işe gidecekti, ona ısrarla gitmesini söyledim ama “Hastalığın sonucunu öğrenmeden gitmem!” diye ayak diredi. Doktorlardan orta yaşlı olanı “Yarın sabah safra kesesine veda edip ayrılmak için ameliyat olacaksınız!” diye mizahi bir tarzla durumu anlattı.

Ben de “Bu benim ilk ameliyatım değil. Şimdiye kadar çok şükür yirmi dört ameliyat oldum. Yani sizin anlayacağınız doğduğum günden beri budana budana geliyorum.” deyince doktorlar güldüler.

Doktor “Korkma, emin ellerdesiniz, ameliyatı ben yapacağım!” dedi. Onlar gidince, kızımın yüzüne bakmaya kıyamadım ve vedalaştık, helalleştik. O, evimize gitti.

Sabahın köründe bir hemşire “Guten Morgen!” (İyi sabahlar!) diye bağırdı. Bir başka hemşire de bir iki yudum su ile ameliyat için gerekli olan hapları yutturdu. Kelimenin tam manasıyla hapı yutmuştum yani. Erkek bir yardımcı da beni ameliyathaneye götürmek için geldi.

Ona da “Gehe ich jetzt zur Meskerei?” (Kasaphaneye mi gidiyorum?) diye sorunca güldü. Herifin ağzı da sıkı değilmiş galiba ameliyat odasına girer girmez oradakilere benim söylediğimi nakletti. Onlar da güldüler.

Saat on bir otuzda girdiğim ameliyat salonundan tam narkoz verildiği için ne zaman çıktığımı bilmiyorum. Önce sesler duydum, ardından da yanıma gelen görevliyi gerçek şeklinde gülümser bir tarzda görünce meşhur Türkçe tabirle “Çok şükür, yine yırttım!” diye için için sevindim. Nasıl sevinmem ki daha torunları görememiştim; en önemlisi de ambulansa binerken “Üzülme! İnşallah geri dönüp seni fasulye tarlasına götüreceğim.” diye hanıma söz vermiştim.

Sağ olsun eşim ve çocuklarım, hastaneye giderken benim eşyalarımı hazırlarlar. Bu konuda tecrübeleri çok büyüktür. Üçü de ortak olarak hemen bir tane resim defteri, kalemler ve ekstra kalın bir veya birkaç kitap koyarlar. Hepsi için de çok sevinirim, onlara da defalarca teşekkür ederim.

Ameliyattan gelir gelmez acaba yeteneğimde bir sıkıntı var mı diye birkaç çizgi çizerim. Bu sefer resim malzemesini oğlum koymuş. Önüme alınca bir de ne göreyim?! Bir hafta önce başlayıp bitiremediğim sürrealist- gerçeküstü bir çizimi koymuş. Gerçeküstü resimlerde sınırlama olmadığı için istediğinizi çizme hürriyeti ve macerası vardır. Ben de heyecan ve macerayı severim.

Resim üzerinde çalışırken bir baktım ki resmin sağ üst bölümünden tek bir inci şeklinde obje var. Safra kesemde de tek taş bulmuşlar. En iyisi bu resmin adı “Tek Taş” olsun diye karar verdim ve daha zevkle çalışmaya koyuldum. Büyük bir zevkle resmi çizerken, hani eskiler “Kara haber tez ulaşır” derler ya, bu da öyle oldu; bakışından ve yüzünden çok korktuğum baldızım, İstanbul’dan beni arıyordu. Cevap vermesem bana pahalıya patlardı…

Mübareğin tatlı sesini Hakkâri’den işitebilir insan! Hoşbeşten sonra ameliyat olduğumu ve safra kesemi aldıkların söyledikten sonra “Bana bir tek taş bırakmış, onun resmini çiziyorum.” dedim. Keşke demez olaydım… Çenem durmadı işte… (Lütfen kusura bakmayınız!)

Hemen telefonun İstanbul’daki ucundan bir bağırış ile “Kime vereceksin o tek taşı?” diye sordu.

Ben de “Hanıma vereceğim ama bir kenardan kız bakıyor. Tam kıza verirken, oğlan, ‘Evlenirsem eşime jest olur.’ diye söyleniyor. Sen de oradan ‘Bana, yok mu?’ der gibi bağırıyorsun! Bende tek taş var, kızımla oğlumu da katarsam; etti üç taş, bir de sen istiyorsun bir adet tek taş! Safra kesesi ameliyat ile alındı. Şimdi nereden bulacağım ben dört taşı?” diye cevap verince; her zamanki gibi görünmez bir köşeden, baldızla olan sohbeti dinleyen bacanak eski fısıldamalarını yıldırım gibi bıraktı “Sen de keşke beş taş yutsaydın!” diye bağırdı.

Bir şey diyemedim, başımı resmin üstüne eğdim. Safra kesem de alınmıştı. Hem beşinci taşı kime verecektim? Taş verip takılacak gizli bir sevgilim de yoktu. Derin düşüncelere daldım, senin anlayacağın çaresiz kaldım…

Birden aklıma şu geldi. “Acaba bacanağın durumu çok iyi de gönlü bir Hülya’ya mı, bir Ayten’e mi, bir Sibel’e mi düştü? Tek taş ile yol yordam yapmak için; beni, kendine yakın bulduğu için mi böyle bağırdı.” deyip düşünceye daldım. Bende tek taş imkânı yok ama inşallah bir yerlerde, bir başkasından bulur. Keşke önceden çıtlatsaydı da ben de bu duruma göre beş taşlı sürrealist bir resim çizerdim.

Halil GÜLEL

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir