Kuzu Kuzu Me

Efendim, dün tesadüf ettiğim Faslı bir fotoğrafçının çektiği fotoğraflarla âdeta büyülendim. Belki de hemen hemen böylesi bir coğrafyada doğup büyüdüğümüzden olacak, bu tür fotoğraflarda gözlerim dolar. O eşeklere bindim, o koyunları güttüm, o gelincikleri topladım yeniden… İnsan toprağından kopamıyor, hâlâ tadı damağımdadır Binboğa Dağları‘nın buz gibi sularının… Üç bin metre yükseklikte kartal yuvası misali yaylalarda kıl çadırlarda, ardıçtan yapılmış ahşap evlerde ya da sürüleri otlattığım yıldız tufanı bir gecede keçeden dokunmuş kepeneğe bürünüp o derin sessizlikte yeryüzünün en güzel uykularını uyudum.

Yine böyle bir yayla gününde, çoban hastalanınca obanın en büyük erkek çocuğu olarak sürüyü gütmek bana düşmüştü. Çoban Ahmet beni her konuda bilgilendiriyor, olası durumlara hazırlıyordu; tüfeği, fişekliği verdi bana, omzuma minik bir halıyı andıran ve adına dağarcık denilen tuz torbasını astı, sırtıma kocaman bir kepenek giydirdi.

-Tamam mı, becerebilecek misin Memmet?

-Ayıpsın Ahmet Emmi, biz de okuyorsak çikolata çocuğu değiliz ya, elbette ki koyun güttük, ilk defa değil yani…

-Haydi o zaman Allah utandırmasın…

Sürünün değişik boyuttaki çanları musiki gibi gelmişti bana, hem bu çanları da her koyuna takmıyorlar; en hareketli, en yaramaz koyuna takıyorlardı. Aksi halde malum deyimin hikâyesi gerçekleşirdi maazallah. Deyim de şuydu: “Çanına ot tıkamak…” Bugün bile kerli ferli meslektaşların, dikkatsiz vatandaşın hâlâ imamın pamuk tıkamasından mülhem bir felsefeyle deyimi “canına ot tıkamak” şeklinde kullanıyorlar. İşin doğrusu şuymuş meğer:

Sürüyü çalmayı kafasına koyan hırsızlar gündüzden tenha bir vakitte çan taşıyan hayvanların çanlarına ot tıkıyorlarmış ki ses çıkmasın, gece çoban da mışıl mışıl uyusun, onlar da koca sürüyü indiragandi eylesin. Sürüyü çaldıran vatandaş bu acıya bu deyimin hafif geldiğini düşünmüş olmalı ki, onu “canına ot tıkamak” şekline dönüştürmüş.

Mutlu böceklerin cırladığı, dokunsam tutabileceğim bir güneşin tatlı tatlı gülümsediği bir öğleden sonra aldım davarı, dağları, bayırları dolaştırdım; hayvanlar gecenin zifiri saatlerine kadar mutlu mesut yayıldı mübarekler. Sonra ben de yoruldum, uygun bir koyağa çektim sürüyü. Şimdi uyku vaktiydi. Çoban Ahmet’in sözünü dinleyip uzunca bir ipin bir ucunu kendi ayağıma, diğer ucunu da en yaramaz koyunun ayağına bağlayıp yattım. Sürü hareketlendiğinde mecburen ben de uyanacaktım. Kangal Köpeğimiz Çelik ağır ağır ve kararlı adımlarla dolaşıyor sürünün etrafında, en küçük bir sese kulaklarını dikiyor, dürbünle çevreyi kolaçan eden bir nöbetçi edasıyla etrafı göz altında tutuyordu, uyumuşum…

Henüz güneş doğmadan seher kuşlarıyla uyandım, hava toprak, nevruz, ışkın, kenger ve çiğdem kokuyordu. Asırlık ardıç ağaçları ve genç meşelerin sık dallarına yuva yapan kuşların obur yavruları, henüz sabahın ilk ışıklarıyla başlıyorlardı caklaşmaya…

Çelik sürüyü toparlayadursun, toprakta bir telaş bir telaş… Köylülerin el öpen dedikleri yeşil ve boz renkli kertenkeleler, yosun tutmuş kayalarda seri hareketlerle böcek avlarken, ağır abi yılanların bulundukları yeri anlamak için koyunların ürküp çılgınca kaçıştıkları bölgeye bakmak yeterliydi. Her ihtimale karşı tüfeği dolduruyorum, buraların yılanı bile güzel, selam verir gibi önce ciddi ciddi bakıyor, ben de anadan doğma onunla yaşıyor gibi sarılmışım bir kayaya kımıltısız duruyorum, Allah’tan kurşun hızında kayboluyor boz yılan.

Güneş burnunu iyice gösterince kuşların seranatı başlıyor; her ağaçta en az üç beş kuş düzenli olarak şarkılar söylüyor… En güzeli kanarya, sonra keklik, sonra üveyikler, ardından ebabiller boy gösteriyor. Tertemiz mavi göklerde kuş cümbüşü başlıyor; en tepede kartallar, hım hım bir kuzuyu gözlerine kestirmişler, hep aynı dairesel hareketlerle yörüngede dönenip duruyorlar. Çoban, “Kartallara dikkat et Memet!” demişti…

Havada ardıç ağaçlarının o muhteşem kokusu… Bir yandan çakımla, sütlerinden sakız yapmak için kenger kanatıyorum, (iş bu kanatma durumu sadece kengeri sapından kesip, sütünün donmasını sağlamak. Birkaç saat sonra buraya yeniden geldiğimizde o süt donup sakız kıvamına geliyor ki tadından yenmez oluyor.) bir yandan da aç kartalları gözlüyorum. Çoban Ahmet: “Kan kokusu alır bunlar, aman ha dikkat et, bir koyunun yavrulayacağı tutarsa, onu sık ağaçların altına muhkem, korunaklı bir yere götür, hayvan doğursun.Sen tüfeğinle kartalları kolla, arada bir havaya ateş et, biraz korkar kaybolurlar ama hiç vazgeçmezler. Uyanık ol, tamam mı ağam! Ha memmet, hayvan kuzulayınca kuzunun üzerine tuz serpmeyi unutma, anası yalar; dolayısıyla kuzunun kokusunu ezber eder ve bir daha da unutmaz, aman ha uyanık ol!” tembihleri kafamda sürekli dönüyor, dönüyordu…

İlla ki başıma gelecek ya, mor koyunun doğumu başlamak üzere; Çoban Ahmet’in anlattığı gibi koyunun boynundan tutup sık ardıç ağaçlarının dibine götürdüm, hayvan ıhlıya tıslıya doğurmaya çalışıyor. Henüz on beş yaşında ergen bir çocuğum, bir telaştır aldı mı beni, eyvah eyvah…Ya yavruya bir şey olursa, ön ayakları çıktı önce, kartallar iyice alçaldılar, ateş etsem koyun korkacak, ürkecek, Tanrım yardım et, ya Allah deyip kafasından çektim kuzuyu… Oh be, Allah’ım bu bir mucize… Henüz anneden çıkar çıkmaz ayaklanmaya çalışıyor titreyerek, ara sıra küçük harflerle “me me me…”  diyor. Yaşasın adımı söyleyecek, la git daha neler, deli deli olma; başka bir sözcükleri mi var koyun milletinin “me me de me me..” Anladıııım meme istiyor… Ben davranmadan kuzu memeyi buldu, kuyruğunu minik hareketlerle keyiften sallıyor, doymak bilmez bir iştihayla annesini emiyordu. Kartallar hâlâ tehdit. Çoban adamın omzunda tuz torbası olmalı, benim de var; kuzuyu bir güzel tuzluyorum, annesi yalayıp temizliyor, kıvır kıvır süt beyaz bir kuzu, ama gözlerinin etrafı siyah, yakışıyor kerataya ceylan havası veriyor ona…

Kuşluğa doğru kuzuyu heybeye koyup çadırlara, sürünün sıcakta dinleneceği ve yaylacıların “yatak” dedikleri serin kayalıklara getirdim. Köpeğim pür dikkat, sürüyü çevirdi, yatağa öbek yaptı, hayvanlar oturup zevkle geviş getiredursun ben minik kuzuyu çadıra, ocağın yanına getirdim. Rahmetli anacığım hemen ocağın yanı başına eski minderler, çar çaput bir şeyler dizdi, kuzu ısındıkça meledi, meledikçe ısındı… Bir müddet çadırda beraber yattık ceylan gözlü kuzuyla, sonra diğerlerinin yanına bıraktık…

Çoban iyileşip sürüyü devraldı, ben babamın kır atına binip köye döndüm, kartallar sanki beni takip eder gibi uzaktan uzağa ha babam dönüyorlardı…

Mehmet BİNBOĞA

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir