Serçeler Mi Aldı Gözlerini?

Yatılı okuyordum. Tüm yatılılar gibi ben de; annemi, kardeşlerimi, arkadaşlarımı, evimizi, hatta kedisiyle köpeğiyle köşedeki taşı, karşı evin önünde boylu boyunca yatan merteğiyle her karışını tanıdığım sokağımızı çok özlüyordum. Mahalleden, arkadaşlarımdan, oyunlarımızdan, komşularımızdan, bakkalına, çarşısına kadar, içinde yüzdüğümüz nehrinden aklımıza estikçe zirvesine çıktığımız dağına kadar doğup büyüdüğüm kasabadan uzak kalmanın hüznünü yüreğimin derinliklerinde duyardım. Hatırladıkça yüreğime anlatılması pek mümkün olmayan bir yalnızlık duygusu çökerdi. O an içimin burulduğunu, gözlerimin nemlendiğini hissederdim. Kasvetli bir bulut sarmış gibi kapanmak isterdim. Bir yana doğru yürümek, orada bıraktığımı hatıralarımı bir bir hatırlamak isterdim. Yapardım da çoğu zaman. Öksüz çocukların bir de böyle bir vurgun yemiş yanı vardır. Geride kalan nesi varsa, kimi varsa daha bir bağlanırlar, ayrı kaldıklarında onları daha bir özlerler. Böyle gün günü büyüyen özlemi dindirmek için karne ya da yaz tatili ne kadar uzaktı…

Öldürücü bir grip hastalığı saygını sebebiyle okulumuz üç gün tatil edildi. Hafta sonu ile birleşince beş gün demekti.

Memlekete gitmek için en çok acele edenlerden biri olduğum halde o gün memleketime götürecek bir vasıta yoktu. Ayrıca daha ilk gençlik çağımda olduğum için önce şu komşu vilayete gitmek, oradan da bulacağım bir araçla ilçeme geçmek gibi dolambaçlı bir yolu da göze alamazdım. Elimde valiz, ruhumda öfke ve hüzün karışımı esen bir rüzgârla kalakalmıştım. Çaresiz, tatilin en az bir gününü daha okulumda geçirecektim. Çok üzgün ve yılgındım. Şehrin epeyce dışında olan okuluma dönmek için dolmuşa yürürken, iyi anlaştığımız hatta bir yıl birlikte oturduğumuz arkadaşım Mahmut’la karşılaştık. Sordu:

‒ Hayrola Emrah?

‒ Yarın saat sekize kadar otobüs yokmuş…

‒ Gel bize gidelim.

‒ Git be Allah’ını seversen, sizin orada ne işim var? Ben bir an önce memlekete kavuşmak istiyorum, sen…

Sözümü kesti:

‒ Ya n’olacak sanki hem yolunun üstü sayılır, hem de senden annemgile de söz etmiştim, inan ikisi de tanımayı çok istiyorlar. Hadi ya, gel gidelim…

‒?!

‒ Tamam mı? İki gün bizde kalırsın; sonra gidersin memleketine. İstersen bu grip tatilini hep bizde geçirebiliriz..

Mahmut’un ısrarından etkilenmiştim. Bir günüm zaten okulda kimsesiz gibi geçecekti, bir gün daha feda etmeyi göze aldım ve havaya kaldırdığım sağ elimi, Mahmut’un ‘çak’ yapacağımı anladığından uzattığı sol eline çarparken kabul ettim:

‒ Tamam be!

Mahmut, Osmaniye’nin bir köyündendi. Onun memleketine ulaşmak çok kolaydı. Saat başı hareket eden dolmuşla önce Adana’ya, oradan da yine saat başı hareket eden herhangi bir araçla da Osmaniye’ye ve köyüne gidilebilirdi.

Mahmut, Osmaniye’de valizlerimizi tanıdığı bir dükkâna emanet etti. Köye gidecek arabanın kalkmasına epeyce zaman olduğunu söyledi. Şehirde gezdik. Yorulunca oturup çay içtik. Hareket saati gelince de gidip o tarafa giden midibüse bindik.

Köyü, dümdüz ovada Kadirli’ye giden yol üzerindeydi. Mahmutların evi ise köyün öte başında, sırtını kendini köye bağlayan yola dönmüş, çeşitli ağaçların salındığı gür bir bahçenin içindeydi. Bahçenin, ahır ve samanlık kapılarının açıldığı ve üst kata çıkan merdivenin uzatıldığı ön tarafından genişçe bir kısmı avlu olarak kullanıldığı anlaşılıyordu. Zemin sert, birçok yerde ot bile bitmemiş, bazı yerlerine çamurdan kurtulmak için çakıl taşları döşenmişti. Kenarlarda öylece bırakılmış çeşitli tarım araçları vardı. Bu avlu, köy yoluna açılmış bahçe kapısına doğru incelerek devam ediyordu.

Evin ön kısmındaki samanlık ve ahır oldukları belli olan bölmeler bir kat, bu bölmelerin üstünde ama yarısından geriye doğru yapılmış ikinci kat vardı. Bu avludan ön kısmın damın ağaçtan yapılmış bir merdiven dayanmıştı.

Sağda solda kümes hayvanları geziniyordu. Avlu ile bahçeyi ayırmak için yapıldığı anlaşılan ama şimdi darmadağın olmuş tahta çitler dikkat çekiyordu. Dalların ve yaprakların sıklığından bir komşu evi görünüyordu. Balkonu ve merdiveni açıktaydı…

Ailesine daha önceden haber verdiği için bizi hiç beklemediğim ve yaşamadığım bir ilgiyle, dahası sanki ben de onların oğluymuşum gibi çok sıcak, çok candan karşıladılar. Utangaç yarı içe kapanık bir yapım vardı; ama öylesine içten yaklaşmaları, bendeki mahcubiyet duygusunu sildi, kısa sürede alışmama sebep oldu.

Ertesi günü, köyün her tarafını gezdik. Mahmut’un arkadaşları ile dere kenarında, bahçelerin arasında koştuk oynadık. Ta memleketimden gelen Ceyhan Nehri’nden ayrılmış bir kol üzerine yapılan sulama bendine gidip göledinde yüzdük. Bir ara, öylesine gezinirken, görebilecek uzaklığa gelince, nehrin karşı kıyısındaki bir köy gösterdiler; “Bu köy Yaşar Kemal’in doğduğu Hemite köyü” dediler.

Hemite Köyü

Çok yorulmuştuk. Çay içmek ve tanışmadığımız diğer arkadaşları ile tanışmak için köy kahvesine gittik. Bahçedeki masalardan birini seçip oturduk.

İlk çaylarımız daha bitmeden arkadaşları birer ikişer geldiler. Çok içten insanlardı, kısa zamanda kırk yıllık arkadaşmışız gibi sohbet etmeye başlamıştık. Bir ara Mahmut, eliyle bacağıma hafiften dokunup kendisine dönmemi sağladıktan sonra, alt çenesini bir tarafa doğru uzatarak bir şey gösteriyordu. Açıkça söylemediğine göre, işaret ettiği bir insandı, önemli bir sebebi vardı ve kimseye belli etmek istemiyordu. Yavaşça dönüp baktım. Herkesin ‘Amma meymenetsiz adammış!’ diyeceği bir görünüşe sahip birisi tek başına oturuyordu. Bizimle onun arasında iki boş masa vardı. Azgın, hep acı çekiyormuş hissi veren karmakarışık suratı vardı; zayıftı, sanki teni hiç ışığı yansıtmıyor gibi mattı. Elleri ve daha çok parmakları sürekli bir şey karıştırıyormuş gibi hareket halindeydi. Sürekli yere bakıyor, bazen başını kaldırıyor, ama tekrar mahcup olmuş gibi hızla geri indiriyordu. Kırklı yaşlarda olmalıydı…

 Mahmut onun hakkında bilgi vermeye başladı:

 ‒ Bu adam dünyada ne kadar cani varsa onların hepsinden daha acımasız biridir…

Dönüp gözlerine baktım; öfke doluydu. Devam etti:

‒ Bu adam, ilk gençlik yıllarından itibaren, sayısız denilecek kadar çok serçe ve bazı kuşları yakalayıp bir torbaya dolduran, onları çocukların oyun oynadığı, köy halkının çokça toplandığı bir yere getirip oturduğu köşede kuşların gözlerine elindeki çivi veya çakıyı batırarak kör eden, sonra bir elinin iç tarafına, kanatları açık olarak yerleştirip havaya fırlatan vicdansızdır. Öyle bir an kendini havada bulan kuşların içgüdüsel olarak uçmak ve kaçmak için kanat çırparken bir ağaca, bir duvara çarpa çarpa takati bitip düşmesine, sonra da çırpınarak ölmesine kahkahalarla gülen gaddardır. Biri ölünce ötekine, sonra bir başkasına aynı vahşeti uygulayan zalimin tekidir…

Mahmut’un çakır gözleri çakmak çakmak olmuştu; araya girdim:

‒ Deli mi?

‒ Ne delisi; şimdi fıttırık da o zaman senden benden akıllıydı.

Mahmut’un gözleri nemlenmişti. Sözüne devam etmekte zorlanıyordu. Bunu anlayan arkadaşlarından biri devam etti:

‒ Tabii büyükler, kendisinin ağabeyi falan engellemek istemiş, ama ne kadar uğraştılarsa da söz geçirememişler. Belki de sağı solu belli olmaz, bu sefer de bize, çocuklarımıza bir zarar verir korkusuyla kendi haline bırakmışlardır. O da bıkıp usanmadan hemen her gün onlarca serçeyi bazen da başka kuşları yakalamaya, kör etmeye ve vahşice öldürmeye devam etmiş…

Dayanamadım sordum:

‒ Peki, bu kadar serçeyi nasıl yakalıyormuş ki?

‒ Kalburla…

Benim, ‘Nasıl yani?’ diye sormak istediğimi gözlerimden anlayan arkadaş konuşmama fırsat vermeden devam etti:

‒ Evinin damında uygun bir köşeye bir kalburu dik olarak koyup, önüne de ekmek kırıntısı, bulgur, buğday gibi tahıllardan serpersin. Kalburu o yemlere doğru epeyce eğik duracak şekilde bir sopaya yaslarsın. Sopanın alt ucuna uzun bir ip bağlayıp öteki ucundan da sen saklandığın yerde iken tutarsın. Çok geçmez serçeler üçer beşer gelip o yemleri yemeye başlayacaklardır. Bir süre çoğalmalarını bekledikten sonra ipi hızla çekerek kalburu onların başına geçirmeye çalışırsın. Doğal olarak bir kısmı kaçsa da çoğu altında kalacaktır. Tuzağa düşenleri aldıktan sonra istiyorsan aynı şekilde devam edersin…

Öylece dinliyordum. Ömrümde duyup bilmediğim bu tür şeyler beni çok etkilerdi. Adeta gözümün önünde şuraya buraya çarpıp düşen ve çırpınan serçeler oluşmaya başlamıştı. Hızla adama bakarak “Vay vicdansız vay!..” diye haykırdım. Anlatmaya yeniden başlayan Mahmut’un sesiyle dikkatimi topladım.

Mahmut Devam etti:

‒ Aman Emrah sus, Duyarsa zıvanadan çıkar, rezil olduğumuzla kalırız… Her neyse, askere gitmiş geri dönmüş ama bu huyundan vazgeçmemiş. Ailesi, “yaşı da artık geldi, belki taşkın hareketlerinden vazgeçer” düşüncesiyle evlendirmiş… Gün geçmiş, bir çocuğu olmuş; ama hala serçelerle uğraşmayı bırakmamış vicdansız. Birkaç ay geçmeden çocuğun kör olduğunu anlamışlar. Sonra ikinci çocuk olmuş o da kör, sonra üçüncü, o da körmüş… Bari bir sağlam çocuğumuz olsun diye devam etmişler; dördüncüsü de körmüş beşincisi de… Tam yedi çocukları olmuş; yedisinin de gözleri kör. Şimdi o çocuklarından üç tanesi hayatta… Bir ara, anlatılanlara göre; galiba beşinci çocuktan sonra, olan bitenin o zavallı serçelere yaptığından kaynaklandığını biraz anlamış olacak ki, serçeleri öldürmekten vazgeçmiş; daha doğrusu azaltmış, daha seyrek yapmış.

Mahmut da ben de oradakiler de çok hislenmiştik. Karışık duygular içindeydik. Şahsen ben, o vahşi adama saldırmak, neresi rast gelirse bıkıp usanıncaya, kollarım yoruluncaya kadar vurmak istiyordum. Sanki serçelerin zavallı kuşların değil de kendi çocuklarının gözlerini kör etmiş gibi bir hal vardı. İlahî ceza bu olmalıydı…

Mahmut, titreyen bir sesle ekledi:

‒ Galiba son çocuk ışığı biraz fark edebiliyormuş…

Arif BİLGİN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir