Son Bakış

On iki yaşın baharında başımızda o tatlı serin kavak yellerinin estiği, cıvıl cıvıl çocukluk günleriydi. Çocukluktan ergenliğe çağlak bir dere gibi evrilen, yaşama coşkusunu dizginleyemediğimiz, canımızdan başka bir sermayemizin olmadığı, nerede akşam orada sabahı ettiğimiz, kâh köyümüzün sırtını dayadığı görklü dağların gümrah ormanlarında kuşlarla şarkılar söylediğimiz, kâh dağın eteğindeki ovada yemyeşil buğday tarlalarında güneşin alnacında kan ter içinde çalışırken yorulup köyün çevresini gümüş bir gerdanlık gibi saran yeşil dereye kendimizi atıp şımarık balıklar gibi arık gövdelerimizi suyun akışına bıraktığımız o tatlı, coşkulu günlerdi.

Köyümüz; göğe kafa tutar gibi bir sonsuza baş kaldıran dağın eteklerinde, uzaktan bakıldığında allı yeşilli bir Kürt kilimini andırırdı. Hele de bahar gelip akça sular dağlardan ovaya doğru bir hışım köpükle yürüyünce; uç veren zerdali, elma çiçekleri, kılıç gibi ebelikler, çakşırlar, kan kırmızı ağlayan gelinler, gelincikler, porselen bir sahana bıldırcın yumurtası kırılmış gibi ortası kınalı sarı, yaprakları sütbeyaz ve ilk yaprağı “seviyor” diye koparıldığında on üçüncü ve son yaprağının da “seviyor “la biteceğinden emin olduğumuz nazenin papatyalar, eflatun renkli telli çiçekler, kangallar, peygamber çiçekleri, köy göçürenler ve dal boylu calbalar çiçek açar, üzerlerinde bal renkli arılar eşelendikçe, insanı başka âlemlere götüren tadına doyulmaz kokular yayılırdı etrafa.

Köylüler; ekini saçını, bağı bahçesi ve onlarla bir insanla konuşur gibi konuştuğu, dertleştiği, zaman zaman yaramazlık yaptıklarında azarladıkları hayvanlarıyla mütevekkil bir hayat sürerdi. Babam da diğer bütün konu komşu gibi geçimini rençberlikle sağlardı. Dağlarda, yazılarda kardelenler uç verip baharın yaklaşmakta olduğunu haber verir vermez, babam sürüyü yaylaya çıkarır, beş altı ay sürecek bu macerada biz çocuklar da yaylayla köy arasında rahvan atlarımızla mekik dokurduk. Yaylacılar, genellikle dağın güney yamacına “oba” denilen küçük yerleşim yerleri kurar, keçi kılından dokunmuş devasa çadırlar sayesinde hem yaylanın dik gelen güneş ışınlarından hem de geceleri olası soğuk havalardan korunurlardı.

Yayla hayatı; çocukların arayıp da bulamadığı, gündüzleri ormanın sonsuz yeşilinde çobanaldatanlar, üveyikler, dağ kırlangıçları, bıldırcınlarla kovalamaca; geceleri saklambaçlar, elim sendeler, körebeler oynadıkları bir masal dünyasıydı. Bu kan sarhoşluğunda en yakın dostlarımız köpeklerdi, özellikle henüz küçücük bir yavruyken çocuklar tarafından sevilmeye alıştırılmış köpekler, çobanların hiç hazzetmedikleri sevgi dolu ve şımarık köpeklerdi. Çobanların istediği köpek, insan dâhil hangi canlıyı görse niyetini anlayan, tehlike anında hasımlarını alaşağı edebilecek iri kıyım Kangal köpekleriydi. Çobanlara göre, yavruyken çocukların maskarası olan köpeklere sürüyü emanet edilmezdi ve bu gerekçeyle çobanlar, sürü sahiplerine sonu gelmez serzenişlerde bulunur, illa da “kurtçul” vahşi bir çoban köpeği ısmarlardı onlara.

Babam da ne zaman Sivas’a erkek kuzuları satmaya gitse dönüşünde mutlaka bir de, onun tabiriyle “kurtçul Kangal eniği” getirir ama her defasında hevesi kursağında kalır, bir türlü hayal ettiği yavuz köpeği bulamazdı. Biz çocukların yoldan çıkardığı sevgi torbası köpekler, bir iki yaşına gelince sürüyle birlikte dağa gider, sürüye kurt dalınca da koyunlardan önce kaçarlardı. Babam, bu defa işi sağlama alıp “En yavuz, en asil köpeği bulacağım.” diyordu. Nitekim o yaz aradığı köpeği bulduğuna inanmış bir neşeyle gelmişti Sivas’tan. Biz çocuklar, babamızın uzun bir aradan sonra eve gelişine sevinmekten çok, yeni köpeğin merakı içindeydik:

—Adı ne baba?

—Sen koy adını, dedi o ipek gülüşüyle.

—“Çelik” olsun, çelik gibi sert, hiçbir kurda yenilmesin.

—Yenilmesin.

Çelik; koyu gri tüyleri, küçük ve öfkeli gözleri, daha el kadarken tüm dünyaya meydan okuyan yukarı doğru kıvrılan kuyruğu ve her şeye uzun uzun havlayan barut havasıyla daha şimdiden alıcı kurtlarının başlarının belası olacağını ilan eder gibiydi. Babam, “Elleşmeyin, sevmeyin köpeği; insanla yüz göz olan köpek kurda selam bile vermez.” diyor, ona dokunmamıza asla izin vermiyordu ama biz uzaktan da olsa Çelik’i kızdırıyor, bütün köyü inleten havlamalarından çocukça bir zevk alıyorduk.

Günler geçtikçe hayvan büyüyor, büyüdükçe de öfkesi artıyordu. Nihayet, onun yeterince büyüdüğüne kanaat getirdikleri bir gün, o acılı eylem gerçekleşmiş ve boğuşma sırasında kurtlar kulağından kapmasın diye Çelik’in kulaklarının kesildiğini görünce içim acımış, uzun uzun ağlamıştım. Artık her sese dikkat kesilen üçgen kulakları yoktu Çelik’in, epey bir zaman çığlık çığlığa havladı, acısı diner gibi olunca epey bir zaman sustu sonra. Zavallı hayvan henüz gençliğinin baharında insanların gerçek yüzünü görmüş, onlardan umudu kesmiş gibi ilgisiz yatıyordu kulübesinde. Annem en yağlı yalları hazırlıyor, önüne koyuyordu ama hiç oralı olmuyordu Çelik.”Ölecek galiba…” demişti annem, evi bir hüzündür almıştı, biz çocuklar onun ölmemesi için bildiğimiz tüm duaları okuyorduk. Tanrı dualarımızı kabul etmiş olmalı ki, Çelik yaşadı, büyüdü ve babamın hayal ettiği yavuz Kangal haline geldi. Neredeyse bir buzağı kadar olmuştu, evimizin yakınında sinek uçsa zincirlerini parçalıyordu.

Çobanlar Çelik’i eğitmiş, onun öfkesini sadece kurtlara yönlendirmeyi başarmışlardı. Sürüler yaylada olduğu için Çelik de artık dağlardaydı. Sonraki günlerde sürüye ilişen nice kurtları parçalamış, obalarda adı efsane olmuştu Çelik’in. Üç beş yıl, sürüden tek koyun kaptırmamıştı kurtlara. Kışları, eve geldiğinde de hep zincirli kaldı damın başında. Derken yıllar geçtikçe güçten düşmüş, bir iki kurt baskınında ağır yaralar almıştı hayvan; ayağında da kocaman siyah bir çıban peyda olmuştu ama ölüme direniyordu hâlâ. Sürüler yaylaya çıkarken çobanların istememesine rağmen o, ayağını sürüye sürüye sürünün peşinden gidiyor, varlığını, yaşadığını kanıtlamaya çalışıyordu adeta. Bu haliyle işe yaramayacağı için, köpek yaklaştıkça taşlıyorlardı onu çobanlar. Bir yayla ziyaretimde çobanların Çelik’i öldüreceklerini duyunca çıldırmıştım, annem beni sakinleştiremiyordu. Çelik’i onlardan korumak için, o nerede ben oradaydım artık. Geç uyandığım bir gün, Çelik’i bulamadım çadırın önünde, telaşla sağa sola koştum, obadakilere sordum, “Çobanlar boynuna zincir vurup götürdü.” dediler. Sulaklara doğru koşmaya başladım, nefes nefese kalana kadar koştum, ileride on katlı bir apartman boyundaki bir uçurumun başında üç beş karaltı gözüme çarpmıştı. Bağıra bağıra koşmaya başladım, “Sakın atmayııın!” diye yalvarıyordum, uçurumun dibine yaklaşırken Çelik’i havada çırpınırken gördüm, bunun bir rüya olması için Tanrı’ya yalvarıyordum ama Çelik havada yüzer gibi hareketlerle kayalara çoktan düşmüştü bile. Bir yandan hıçkıra hıçkıra ağlıyor bir yandan da uçurumun dibine doğru koşuyordum, nihayet onu bulmuştum, her tarafı kanlar içindeydi, gözlerinden yaşlar geliyordu; öyle bir baktı ki gözlerime “Sen de uzak dur bu insanlardan!” diyordu sanki… Çelik’in ağzından kanlı köpükler geldi, bir iki inledi ve sonsuza kadar gözlerini kapattı, şimdi bu sevgisiz dünyada yapayalnız kalmıştım.

Mehmet BİNBOĞA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir