Uğultu

Çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa bırakması ne güzeldi.
Yiten bu işte!
Nilgün Marmara

 

“Kırılmış kalpleri andıran şehirlerden geçerek geldim sana. Birbirine gidemeyen yollara rastladım, tıkanmış damarları andırıyorlardı; kavuşmak bu yüzden tekleyen göğüs kafesleri gibi soluk soluğa ve tedirgindi. Feri sönmüş ışıklarıyla bu yorgun şehirleri aydınlatan sokak lambaları, özlemin yorgunluğunu eğri büğrü gölgelerin içinde saklıyordu.”

Nihayet inmiştim Ankara’ya. Beni hiçbir zaman yormayan otobüs yolculuklarımdan biriydi bu da. AŞTİ’nin içine girdiğimde, buranın yalnızca yankılanan seslerden ibaret olduğunu düşündüm. Hiçbir ses anlamın yakınından geçmiyordu.

Uğultu…

Seslerin birbirine karışması gibi sarmaş dolaş olan kollar, yekvücut olmuş ağlamaklı bedenler, dolmuş gözler… Günlerdir orada yatıp kalkanlar, orayı kimsesizler evi gibi benimseyenlerle dolu banklar, AŞTİ’yi otobüs terminalinin ötesinde bir yere taşıyordu. Valiz yoktu yanımda. Özellikle almamıştım. Eşyaya bağlı olmanın verdiği huzursuzluk, kısacık bir süreliğine de olsa benden uzak durmalıydı. Geniş koridorun ortasında durdum öylece. Ellerim pantolonumun cebindeydi. İlk ve son kez gördüğüm insanların, hayatıma dokunma ihtimallerinin düşüklüğünün verdiği rahatlıkla yanımdan geçişlerini izliyordum. Öyle ki bana çarpsalar sesimi bile çıkarmazdım.

“Çocukluğum kadar uzak yollardan geldim sana; düğüm olmuş kavşaklardan. Bitmeyen yolların yüreğimde bıraktığı, zamanın hiç geçmeyecekmiş gibi saatlere düğümlendiği gecenin bozkırdaki yalnızlığında geldim sana. Ayın yalnız olduğunu daha iyi anladığım dağ başlarının tekinsiz gölgelerinden geçerek… Upuzun Anadolu’nun şişkin platolarında kendi hayatlarını yaşayan ve bize hayat gibi görünmeyen kuşların, böceklerin kendi halindeki sessizliklerini tekerlek sesleriyle bozarak koştum sana.

Zaman, durgun bir su gibiydi; dibinde tortulaşmış çamurun tadını veriyordu yavaşlık.”

Hâlâ duruyordum öylece. Buranın en rahat insanları olan simsarlar, kafamın ve kalbimin içindekilere inat beni sadece bir koltuğu dolduran et yığını olarak görüyor, kendimi onlara bıraksam; beni, kaderimle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir yere göndermeye hazır gibi ikna etmeye çalışıyorlardı. Gözlerim üst kattaki banklara takıldı. Yıllar öncesine gittim bir anda, meşhur ekonomik krizin yaşandığı günlere. Merdivenlere doğru yürüdüm. Basamakları çıkmaya başlayınca bacaklarımdaki yorgunluğu fark ettim ilk defa. Üst kattaydım şimdi. Bütün demir banklar uyuyan insanlarca tutulmuştu. Yerlerde ise gizli gizli içilmiş sigaraların tedirgin izmaritleri, küller ve içinde çok değerli eşyalar olduğunu hissettiren yoksul valizler duruyordu.

“Nehirler boyu geldim sana. Aras’ın azgın sularında eriyen buz parçalarının serinliğinde soğuttum yüreğimi. Kayaların azgın suda sürüklenirken birbirine çarpmasıyla çıkan seslerle irkildim. Derin vadilerin kendilerini sakladıkları daracık yalnızlığı bozuyorlardı. Sonra nehirlerin buluştuğu o geniş yerde sarıldım sana. Gök yağıyordu o an. İkiz kardeşler Kızılırmak ve Yeşilırmak nehirlerinin suladığı topraklardan geçtim. Medeniyetler boyu akan suların yeşerttiği binlerce Tanrıya dua ederek kutsadım yolumu. Bir türlü anlaşamayan insanın yazıya ilk kez sarıldığı yerde anlaştım kendimle. Nehirler boyu geldim böylece.”

Koridoru baştan sona her şeyiyle gören yere doğru yürüdüm. Bir sigara çıkarıp gizli gizli içmeye başladım. Dışlanmış insanların olduğu yerlerde kurallar işlemezdi, biliyordum. Çünkü onların düzene ihtiyacı olmadıkları düşünülürdü. (Yoksul şehirlerin belediyeleri de bu yüzden çalışmazdı belki de.) Sigaram bitince bütün  banklara tek tek baktım yeniden. Onu göremiyordum. Belki de yanlış yerdeyim, diye düşündüm. Yavaş yavaş merdivenlere doğru yürüdüm. Dönüp bir daha baktım. Yanılmamıştım, orada değildi. Basamakları hızla inip geniş koridora indim. Yankılanan seslerin, uğultuların arasından yürüyüp dışarıya çıktım; buranın kurak ve kirli havasını çektim içime.

“Kapkara bulutların insanın içini kararttığı iklimlerden geldim sana. O bulutların ince ince sızdırdığı yağmurlarda ıslanarak… Toprağa inen her yağmur damlasının içimde yarattığı huzursuzlukla; koştuğum karanlık denizin yosunlu kayalıklarında içtiğim sigaranın, göğsümde yarattığı nemli tıkanıklıkla geldim. Gelirken denizin tuzlu esintisini de getirdim. Kıyıya vuran sert dalgaların saçımda bıraktığı yapışkan ıslaklığı, senin kurak ikliminde kurutmaya geldim. Denize bir kara kedi gibi paralel uzanan yemyeşil dağların zirvelerindeki sisleri doldurdum gözlerime. Yüksek rakımlı şehrine gelirken ağırlaştı da boşaldı bir kırkikindi yağmuru gibi.”

Dışarıda otobüslerin kendilerine özgü ekşimsi kokusunu duydum. Gitmenin ve gelmenin baş döndürücü kokusuydu bu. Beyaz gömlekli muavinlerin ve göbekli şoförlerin yorgun havalarını gördüm. İnsan taşıyan bu insanların, birbirine karışmış onlarca duyguyla onlara eşlik eden yolcuları taşınır paketler olarak gördüğünü düşündüm. Bunu hazmedemedim ilkin. Sonra alışkanlık deyip çıktım işin içinden. Oysa insanların her yerine şu yazı yazılmalı diye geçirdim içimden: “Dikkat, bir virgüle bile kırılabilir!”

Yeniden içeri girdim. Sabahın sertleştiren serinliği, yerini öğle vaktinin uyuşturucu sıcağına bırakıyordu. Yeniden gözlerimi gezdirmeye başladım. Cam kenarlarındaki banklara, yazıhanelerdeki koltuklara, büfelerdeki müşterilere varana dek, her yere baktım. Olmadı, lavaboların çiçekli kapılarından girip çıkanlara, mescidin içinde dinlenenlere kadar… Yoktu. Bir kere daha üst katlardaki dinlenme alanlarını gezdim. Orada uyuyan insanlar çoktan kalkmış, dağınık saçlarını düzelteyim derken daha da bozmuşlardı. Sanki uyurken daha da yorulmuştu bu insanlar. Hepsi de sinirliydi. Bu yüzden onlara bakarken gözleri gözlerime değmeden hemen çeviriyordum başımı.

“Günün birinde sana gelirsem saçlarım dağınık olacak, demiştim. Henüz beyazlaşmamış olarak gelecektim sana. Bu yüzden yol boyu yanımda getirdiğim küçük aynaya bakıp durmuştum. Saçlarım şimdi karmakarışık ve hiç beyazlık yok. Bunu garip bir inanç olarak büyütmüştüm içimde. Bu yüzden büyük ve yitirilmemiş bir inançla geldim sana; kökleri, yıllardır kurduğum düşlerin kahverengi topraklarına salmış; oradaki toprağı sımsıkı sarmış, yer altının o soğuk ama zengin sularına ulaşmış. Ben, düşlerden geldim sana. O sarsılmaz kalelerden. Yıllarca orada büyüttüm seni. Tanrıyla konuşmuş o peygamberin sanrısıyla konuştum seninle. Kimi zaman bir dağ başında esen kavurucu bir çöl rüzgârında, kimi zaman da dondurucu soğuklardan kurtulduğumuz İglolarda birbirimize sokularak…”

 Yorgundum biraz. Yüzümü hala yıkamadığım için gözlerim yanıyordu. Gözlerimi birazcık kapatayım, deyip başımı sol omzuma bıraktım hafifçe. (Kendi omzumu keşfedebildiğim için gurur duydum kendimle.) Uykum geldiği zaman gözlerimi kapatır kapatmaz başım dönerdi. Yine öyle oldu. Kendimi uykunun güvenli ve telaşsız kollarına bıraktım. Her şeyin mümkün olduğu o büyülü ülkenin havasına…

Uyandığımda uğultular daha da artmıştı. Gözlerim daha az yanıyordu şimdi. Gözlüğümü çıkarıp keten gömleğimin eteğiyle sildim. Leke var mı diye uzaklaştırıp bakınca onu gördüm. Gülümseyerek bana bakıyordu.

“Kaybolmuş zamanlardan kaçarak geldim sana. Gölgelerin altına sığınarak… Eskimiş takvimlerin yıpranmış yapraklarında tazeliğimi koruyarak… Her şeyi eskiten ve çürüten zamanın içinde seni ilişilemeyen o istikrarlı yerde büyüterek geldim.”    

Zafer ÇARBOĞA

8 Yorum

  1. AvatarÜlkü OLCAY Cevapla

    Insan bir virgüle kırılabilir…
    Sadece bu cümle için bile okunurdu.
    Keyifli bir iç ses yolculuğu. Yazara çok teşekkür ediyorum.

  2. AvatarBayram Ege Cevapla

    Bunca sıkıntının arasından sıyrılıp çıkmak, kaçıp gitmek isterken beni alıp götürdüğünüz İçin teşekkür ederim.
    Yüreğinize sağılık değeli hocam.

  3. AvatarYunus GÜRBÜZ Cevapla

    Demek ki öyle beylik laflar etmeden , sade kelimelerle de anlatabilirmiş insan neyi arz edecekse. Evet, Zafer Bey’in yazıları bana bunu öğretti. Güzelin süslenmeye niye ihtiyacı olsun?
    Teşekkürler…

  4. AvatarZafer Çarboğa Cevapla

    Sevgili Yunus Gürbüz, yalınlık birazcık korkutur. Manayı sese yükleyen yaklaşımlar, edebiyat metinlerini ikinci sefer okutmaz.

  5. AvatarZekeriya Sevim Cevapla

    Kendimi asti’de sandım birden
    Özellikle de “Dışarıda otobüslerin kendilerine özgü ekşimsi kokusunu duydum. Gitmenin ve gelmenin baş döndürücü kokusuydu bu. Beyaz gömlekli muavinlerin ve göbekli şoförler…”
    Harika bir öykü yine. Son kısımda Ceketini Kıvrılmış Adamlar ile çok benzemiş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir