Umayer’in Oteli

Oldukça yüksek, kocaman, dağ gibi bir oteldi. Çatısının ucunu görebilmek için göğe doğru iyice bakmak gerekiyordu. Ancak iç aksamı dışı kadar görkemli değildi. Ahşap kapılardan pencere pervazlarına, dolaplardan mutfak raflarına kadar hemen her yerinde ikide bir insanın bakışlarına dolanıp duran tuhaf bir eğretilik göze çarpıyordu. Dahası, yer yer gevşek döşenmiş karoların yanı sıra; yatak, klozet, duvar kâğıdı ve avize gibi bir yığın göz alıcı ithal eşya ile malzeme, sanki işçiliği zayıf eller tarafından gelişigüzel monte edilmiş izlenimi veriyordu.

Otele gelenler, önce kızıl maun renkli ve siyah mozaikli İtalyan parkeleriyle kaplanmış zarif ve ışıltılı merdivenlerden yukarıya çıkıyorlar; ardından çiçek motifleriyle süslü, sarı yaldızlı, demir parmaklıklı bir kapıdan içeriye giriyorlardı. Sonrası yaklaşık on beş yirmi metrekarelik bir antre idi. Ancak tavan bölmelerinin köşeye doğru uzanan karelerinden biri hafif yerinden çıkık duruyordu bu antrenin. Yine de kapısından girenler, birdenbire tavandan içeriye yayılan beyaz spot ampullerin diriltici ışık huzmeleriyle karşılaşıyor; ışıl ışıl, yepyeni bir dünyaya adım atmış hissine kapılıyordu.

Bu antreyi, bizim gibi farklı diyarlardan gelenler için bir hayli sıra dışı yapan daha başka özellikler de vardı. Mesela sık sık yanıp sönen kırmızı düğmeleriyle içeriye girer girmez hemen fark edilen otuzar kişilik iki büyük asansör… Sol taraftaki duvarda, ülkeyi yöneten kral ile veliaht prense ait kalın çerçeveli ve sarı zahrafeli iki büyük avangart tablo… Bir de bütün bu görkem ve gösterişe inat, deyim yerinde ise âdeta taban tabana zıt, tuhaf ve eski bir köy kahvesi eşyası… Dahası, antreye girer girmez sağ tarafınızda beliriveren, tahtadan yapılmış, sarımtırak, kavlayan cilaları yer yer dökük kirli bir sandalye…

Ertesi sabah erken saatlerde gece vardiyasından dönerken gözlerinden uyku akan, bezgin duruşlu ve kekremsi yüzlü bir adam açıyor bu otelin giriş kapısını bize. Sanki uykusuzluk ve gıdasızlıktan iyice kısılmış izlenimi veren o zayıf ve fersiz sesiyle içeriye girerken verdiğimiz selamı belli-belirsiz aldıktan sonra hemen o antredeki kirli sandalyeye geçip oturuyor. Otuz yaşlarında var yok… Boyu ortadan biraz kısa, küçük yuvarlak başlı, kavruk yüzlü, avurtları biraz çökük, kırçıllaşmış saçları hafif kıvırcık, kösemsi, seyrek kirli sakallı, cılız, sıska bir adam… Bakışı mahzun, benzi soluk, giyimi pejmürde… Hafif kısa kollu cellabiyesinden dışarıya uzanan bilekleri âdeta birer düz değnek kadar narin. Parmakları da bu iki değneğin önüne sıralanmış beşerli birer ten rengi kurşun kalem misali ipince…

İçimde, birdenbire solucan gibi kımıldayan bir merak uyanıyor bu insanı görünce… Dahası, yüreğimi burkuyor bu genç adamın gariban ve pejmürde görünümü. Bir yanda modern olma kaygısıyla âdeta keşfedilmeyi bekleyen kibir abidesi bir otel… Bir yanda eski köy kahvelerini çağrıştıran, son derece basit ve uyduruk, âdeta üzerinde oturan insanın değersizliğini cümle âleme ilan eden bir tahta sandalye… Ve bu sandalyeden başka oturacak yeri olmayan garip bir adam… Hele yukarıya bir çıkalım, kahvaltımızı yapıp biraz dinlenelim, daha sonra tekrar tanışır konuşuruz bu garip adamla diyorum kendi kendime.

Nihayet o gün öğleye doğru otelden çıkarken tekrar karşılaşıyoruz onunla. Kısa bir hoşbeşten sonra daha yakından tanımak istiyorum onu… Adını soruyorum önce. “Umar” olduğunu söylüyor bana usulca. Ancak dedesinin kendisini sürekli “Umayer” diye çağırdığını, bu nedenle hep bu ismi kullanmak istediğini ifade etmeye çalışıyor kırık dökük Arapçasıyla. Ben de adımın “Mesut” olduğunu söylüyorum ona.  Önce “Mesut mu?” deyip birkaç saniye kadar duraksıyor… Sonra “O! Tamam, bu ismi biz de yaygın olarak kullanıyoruz. Sadece ‘Masut’ diye telaffuz ediyor, biraz daha kalın söylüyoruz” şeklinde birkaç cümle daha ekliyor ardından.

Ucu bulunmuş yumak gibi çözülüp gidiyor sohbetimiz sonra… Dilinin döndüğü kadar anlatmaya çalışıyor ben kendisine bir şeyler sordukça… Her yıl hac mevsimi başlayınca kefili olan otel sahibinin kendisini burada kapıcı olarak görevlendirdiğini ve bu görevi isteyerek yaptığını söylüyor önce bana. Ardından, “Dört yıl kadar önce Bangladeş’ten buraya işçi olarak geldim ben” diyor tozlu karolara doğru dalıp giden boş bakışlar eşliğinde… Ve buraya geldiği günden beri memleketi Bangladeş’e hiç gidemediğini ve bizatihi ailesini göremediğini, sadece arada bir hatlar iyi çekerse cep telefonuyla görüşme imkânı bulabildiğini; en çok bu yıl ilkokul ikinci sınıfta okuyan küçük kızı Labiba ile eşini, bir de oldukça yaşlı olan anne babasını çok özlediğini söylüyor ağlamaklı bir yüz ifadesiyle…

O günden sonra ben de aynen dedesi gibi hep Umayer ismiyle hitap ediyordum ona. Ne zaman otele giriş yapmak için zile bassak kapıyı Umayer açıyordu bize. Kısacası onun tek görevi vardı. O da zili çalınan giriş kapısını açmaktı. Özellikle hacı adaylarının tamamı otele yerleştikten sonra Umayer’in antreden ayrılması neredeyse imkânsız hâle gelmişti. Benzeri az görülen bir yoğunluk vardı bu otelde. İnsanların konaklandığı bir yerleşim yerinden daha çok bir arı kovanının ağzındaki giriş çıkışları andırıyordu bu antrenin trafiği. Her gün beş vakit Mescid-i Nebevi’ye gidip gelen hacı adayı misafirler… Yirmi dört saat havaalanında ve Medine garajında dönüşümlü vardiyayla hacı adaylarını karşılayan görevli ekipler… Gruplar hâlinde veya tek başına çarşı pazara çıkan kadınlar ve erkekler… Gece birde, ikide, üçte… Sabah beşte, altıda, yedide… Gelen tek kişi dahi olsa Umayer’in o tahta sandalyeden kalkması ve bu kapıyı açması gerekiyordu…

Onun, deyim yerinde ise bu antreden dışarıya bir adım dahi atması neredeyse mümkün değildi. Bu nedenle haftada bir gün cuma namazı için birkaç saatliğine Mescid-i Nebevi’ye gitmek, onu âdeta yeni bayramlık giysileriyle çarşıya çıkmış bir çocuk gibi sevindirirdi. Bundan böyle onun çatlak ve morumsu dudaklarının en çok gülücük gördüğü zamanlar sadece cuma günleriydi. Oldukça gariban, temiz niyetli, duygusal biriydi Umayer. Ancak sürekli aynı yerde ve aynı kötü şartlarda çalışıyor olması doğal olarak gerilimli bir hâle sokuyordu onu. Bu yüzden genellikle gözlerini uykusuzluktan kanlı, yüzünü buruk görürdüm onun. Bazen kendi kendime, “Umayer’in bu kadar mahzun oluşunda bizim de bir rolümüz var mı acaba?” diye sorduğum zamanlar olurdu. Bu nedenle olur olmaz şeyler için dışarıya çıkıp girmekten çekinirdim bazı günler. Onun daha fazla yorulmasını istemezdim çünkü.

Bütün dünyası, bu daracık girişten ibaretti Umayer’in. Tek lüksü de o tahta sandalyede oturmaktı. Başka oturacak veya uyuyacak bir yeri veya odası yoktu onun. Burada çalışır, burada oturur, burada kuru yavan karnını doyururdu. Bazen cep telefonuyla oynar, bazen Kuran okurdu. Geceleri de geç saatlere kadar uyumamak için direnir, el ayak iyice ortalıktan çekildikten sonra oturduğu yerden bu kötü sandalyenin üzerinde uyumaya çalışırdı. Bazen boynu geriye ve yanlara düşer, hafiften horuldamaya başlar, nefes alması iyice zor hâle geldiğinde “hık” diye bir ses çıkarır, sonra yavaş yavaş uyanır gibi olurdu. Bazen de uyku mahmurluğuyla kendini sandalyenin üzerinden tozlu fayans zeminli boşluğa bırakır, ellerini uyluklarının arasına alır, yan tarafa doğru kıvrılır kalırdı. Böyle uyuyakaldığı zamanlarda sanki daha bir masum olurdu Umayer. Kimi zaman yüzü boncuk boncuk terler, kimi zaman da yana devrilen vücudu iyice büzüşürdü o kupkuru yerde. Çünkü çölün değişken havası sebebiyle akşamları geç saatlere kadar sıcak, geceleri de özellikle üçten sonra biraz serin olurdu antre. Bu yüzden belli ki bazen terler bazen üşürdü Umayer.

En çok onun, gecenin tenha saatlerinde, yorgunluk ve uykusuzluktan ölü gibi yere uzanmış, üstü başı açılmış, yüzüne gözüne sinekler üşüşmüş, yapış yapış serin karoların tozlarına iyice bulanmış şekilde oracıkta yapayalnız uyuyup kalmış olmasına üzülürdüm. Böyle anlarda iç dünyama aniden bir ürperti doluşur, derinden titrek bir nefes alır, “Ah Umayer ah!” derdim; bir tren misali içimden yuvarlanan eyvahlar eşliğinde… Hatta vardiya dönüşü, gece otele girişimiz saatin iki veya üçüne denk geldiğinde kapının camından içeriye şöyle bir bakar, Umayer’in derin uykulara gömüldüğünü fark eder, elim bir türlü kapının ziline gitmek istemezdi. Çünkü onun bu saatlerde kanlı gözlerle uykusundan uyanması, bizim için bezgin bir ruh hâliyle yıkıla yıkıla kapıyı açması, hepimizin yüreğini burkardı. Sadece biz değildik onun bu trajik hâline üzülen. Mescid-i Nebevi’ye gidip gelen kadınlar, erkekler, gençler, yaşlılar… Çarşıya çıkan abiler, eli bastonlu dedeler, ak bürgülü ablalar… Onu bu durumda gören hemen herkesin içi parçalanırdı sanki. Hatta bir seferinde milenyum mavisi giysiler içerisinde çiçek çehreli bir nine:

“Senin bu hâlini gördükçe içimiz parçalanıyor bizim. Kimi kimsen yok mu senin hiç a yavrııım…” diye hayıflanmış, söylene söylene asansöre binmişti.

Yine o dönüşümlü vardiya nöbetlerinden döndüğümüz bir akşam vaktiydi. Kısaca bir hâl hatır sorduktan sonra, “Umayer, müsaade edersen sana bir öneride bulunmak istiyorum ben” dedim. “Senin gecen gündüzün belirsiz; sağlıklı bir şekilde beslenemiyor, uykunu iyice alamıyorsun. Bu kadar lüks bir otelin kapı otomatiği olmaz mı? Söyleyelim otelin sahibine, şu sandalyenin arkasına veya yan taraftaki duvara bir kablo çektirsin, sen de hiç olmazsa böylece yerinden kalkmadan ve uykunu çok dağıtmadan düğmeye basar, kapıyı açmış olursun…”

Bu önerimi dinleyen Umayer, önce griye çalan dişleriyle bana sarımsı bir gülümsemeyle şöyle bir baktı, sonra da: “Allah razı olsun beni düşündüğünüz için” deyip anlatmaya başladı:

“Mesut arkadaşım! Eskiden burada, şu yandaki prizin altında kapı otomatiği için gayet iyi çalışan bir sistem vardı. Ancak otelin sahibi, “Sen geceleri yerinden kalkmadan, ağır uykulu bir şekilde otomat düğmesine basarak kapıyı açtığın zaman dışarıdan kötü amaçlarla otele girenler oluyor, sen de bu durumun farkına varamıyorsun” deyip bu sistemin kablolarını söküp attı ve devre dışı bıraktı.”

“Peki, senin yanına bir veya iki kişi daha alsın o zaman, aynen bizim gibi vardiyalı bir şekilde beraber çalışırsınız siz de… Böylece günde on iki veya sekiz saat çalışmış, sağlıklı bir şekilde istirahatinizi yapmış olursunuz…”

“Doğru söylüyorsun Mesut kardeşim. Bundan yaklaşık bir yıl önce çalışma şeklimiz aynen sizin dediğiniz gibiydi. Bu antrede Yemenli bir arkadaşla birlikte çalışıyorduk. Günde on iki saat, birer hafta dönüşümlü olarak geceli gündüzlü nöbetimizi beraberce tutar, şu yandaki kapının arkasında bulunan kilerde uyur, istirahatimizi yapar, karnımızı rahatça doyururduk. Ancak son zamanlarda otel sahibi ekonomik krize girdi, bu nedenle maaşlarımızı iyice azalttı. Bu yüzden birlikte çalıştığımız o Yemenli arkadaş buradan ayrıldı, ben de gördüğünüz şekilde tek başıma bu görevi böylece sürdürmeye çalışıyorum. Bakalım, otel sahibi “Birkaç ay sonra Endonezya’dan bir arkadaş gelecek, sana yardım edecek” diyor ama bilmiyorum. Hayırlısı olur inşallah…”

Ertesi gün vardiya dönüşü yine beş altı kişi servisten inmiş, gecenin üçünde otelin giriş zilini çalmış, kapının açılmasını merakla beklemeye koyulmuştuk. Ancak bu sefer giriş kapısı kendiliğinden açılmış, birer ikişer içeriye girmeye başlamıştık. Tam bu sırada içimden, “Umayer’le iyi ki dün konuşmuşuz, sanırım otelin sahibini ikna etmiş, sonunda kapının otomatiğini yeniden yaptırmış” şeklinde birtakım düşünceler geçmeye başlamıştı ki, birdenbire hiç aklımızda olmayan bir sürprizle karşılaşmıştık… Umayer, kapının yan tarafına gelen yere eski bir battaniye sermiş ve bunu yarısı alta yarısı üste gelecek şekilde ikiye katlamış; sonra da kendisini iyice sarmalamış, sessizce uyuyor… Dahası, uyumadan önce, kapıyı yattığı yerden açabilmek için kendince bir sistem geliştirmiş… Yaklaşık iki metre uzunluğunda bir ambalaj siciminin bir ucunu kapı mandalının köküne bir diğer ucunu da el bileğine bağlamış ve öylece uykuya yatmış… Şunu amaçlamış belli ki bununla; kapı çaldığında uyku mahmurluğuyla birden ipi çekecek, böylece kilit “çıt” diye açılmış olacak…

Böylesi sürprizli bir gecenin kırık mutluluğu, bizi gözümüzü ve gönlümüzü okşayan pırıl pırıl bir Cuma gününün öğle aydınlığıyla buluşturuyor. Diğer bir deyişle, Umayer’in gönlünün; yeni giysilerini giymiş bayram bebeleri gibi şenlendiği o kutlu zaman dilimiyle… Önce birbirimizin cumasını tebrik ediyor, ardından beş on dakikalık bir abdest hazırlığı yapıyoruz. Derken birdenbire Medine semalarından dalga dalga yayılan bir ezan çağlayanı dökülmeye başlıyor ruh havzamızın derinliklerine… Yıkıyor, arıtıyor içimizi dışımızı tevhidin ve şehadetin temiz sedaları… Umayer’le beraber yürüyoruz sohbetimizi hafiften sürdürerek Mescid-i Nebevi’ye…

“Bugün çok mutluyum Mesut dostum. Bangladeş’e, aileme telefon ettim bu sabah… Size anlatacağım çok güzel haberlerim var…”

“Ooo buna sevindim Umayer… Maşallah… Ailen nasıl, anne, baba, Labiba?”

“İyilermiş çok şükür hepsi. Babam bir ara kısmi felç geçirmiş ama ziyanı yok, kendi işini kendisi görebiliyormuş şimdilik. Labiba da okuluna devam ediyormuş. Hatta geçen hafta tarihî bir gün yaşamışlar; bütün öğrenciler ve aileler yollara dökülmüş, Türkiye’den gelen özel misafirleri karşılamışlar. Labiba da annesi ve okul arkadaşlarıyla birlikte bu misafirleri görmüşler ve el sallamışlar…”

“Öyle mi? Türkiye’den özel misafirler… Kimler gelmiş?”

“Türkiye Cumhurbaşkanı’nın eşi ile yakınlarından oluşan bir grup misafir, bizim Arakanlı mültecilerin bulunduğu kampları beraberce ziyaret etmişler… Bangladeşli ve Arakanlı Müslümanlar da el ele vermişler, bize Türkiye’den başka sahip çıkan yok diyerek günler öncesinden hazırlık yapmışlar, her yeri Türk bayraklarıyla donatmışlar… Ziyaret öyle coşkulu geçmiş ki, hâlâ yankıları devam ediyormuş…”

“Hatırladım, doğru… Dün akşam bizim salondaki televizyonda bir ara bu ziyarete ilişkin bir haber izlemiştim… Yalnız sormak istediğim bir şey var. Siz Bangladeşli değil misiniz?”

“Biz şu an Bangladeş vatandaşıyız. Ancak aslen Arakanlıyız. Ailem yetmişli yılların sonunda meydana gelen büyük katliam sırasında Arakan’dan apar topar kaçıp Bangladeş’e sığınmış. Hatta ninem, ailecek bindikleri sandalın alabora olmasıyla Nef Irmağı’nı geçerken akıntıya kapılıp boğulmuş… Bir daha geriye dönüp kurtarmak mümkün olmadığından cesedini dahi sudan çıkarıp defnedememişler…”

“Ah Umayer! Bu anlattıkların beni çok duygulandırdı… Seni dinlerken aklıma birdenbire Irak’ın ünlü şairlerinden Sıtkı ez-Zehavi’nin şu dizeleri geldi: İkimiz de şuracıkta birer garibiz/ Sen garip ben garip akrabayız biz…”

“Elbette Mesut kardeşim… Biz akrabayız ve sizi çok seviyoruz. Bunu ta Bangladeş’te, lise yıllarımda, coğrafya dersinde Türkiye konusunu işlerken fark etmiştim ilk defa. Coğrafya atlasını açmış, uzun uzun Türk Bayrağına bakmıştım. O günden beri âdeta gönlümü kendisine çeken derin bir yakınlık hissederim o ay yıldızlı bayrağınıza baktıkça…”

Hafif buğulu ve kızıl ufuklu bir cumartesi gününün akşam saatleriydi. Otelin giriş kapısını çaldığımızda kapıyı bize her zaman olduğu gibi yine Umayer açmıştı. Bir farkla sadece… Bu sefer öksüre öksüre karşılamıştı bizi kapıda. Hem de şiddetli bir öksürükle… Hemen sırtını sıvazlamış, su getirip içirmiştik. Derken, arkadaşlardan birisi ona daha önce grip olan birinden kalma yarısı kullanılmış bir öksürük şurubu getirdi. Bunu sabah akşam tok karna içmesi hâlinde iyileşeceğini söyledi ve Allah’tan şifa dileyip gitti.

Bu şurubun da hiçbir faydası olmadı maalesef. Ve o günden sonra Umayer’in öksürüğü daha da arttı. Israrlarımıza rağmen doktora gitmek istemedi. “Biraz dikkat edersem geçer inşallah” diyordu. Geceleri o eski battaniyenin arasında uyuyarak kıt kanaat imkânlarla soğuktan kendini birazcık olsun korumaya çalışsa da kronik öksürüğünden bir türlü kurtulamıyordu. Hatta bu yetmezmiş gibi bir de ateşli baş dönmesi nöbetleri eklenmişti onun rahatsızlığına…

Otel sahibinin ise işi başından aşkındı. Ne Umayer’in sağlığının nasıl olduğunu görecek ne de bir ihtiyacının olup olmadığını soracak hâli vardı. Bu nedenle ondan tek beklentimiz, sadece bizim Umayer’i hastaneye götürmemize onay vermesiydi… Dolayısıyla önce otel sahibini arıyor, Umayer’in iyi bir sağlık kontrolünden geçmesi gerektiğini, gerekirse onu otelin birkaç sokak ötesinde bulunan Diyanet’in Medine Hastanesi’ne götürebileceğimizi söylüyoruz. Sonunda otel sahibinin bir iş için Taif’te olduğunu ve Umayer’in hastaneye götürülmesine onay verdiğini öğrenince biraz rahatlıyoruz.

Nihayet hastaneye götürüyoruz sonunda Umayer’i. Doktorlar onun burada bir süre kalması, hastalığının iyice incelenip bir tedaviden geçmesi gerektiğini söylüyorlar. Birkaç gün sonra da zatürre teşhisi koyuyorlar. Ciğerlerini çok üşütmüşsün diyorlar ona.

Biz de istirahat aralarında fırsat buldukça ziyaret ediyoruz Umayer’i. Bir ihtiyacının olup olmadığını soruyoruz zaman zaman. O da hastanede bakımın çok iyi olduğunu, ihtiyaçlarının fazlasıyla karşılandığını, bize ve Türkiye’ye dua ettiğini söylüyor. Ancak ikinci ziyaretimizde tam müsaade isteyip odasından ayrılacakken, birden dayandığı yerden doğruluyor, fısıltıyla karışık bir ses tonuyla bizden şöyle bir istekte bulunuyor:

“Mümkünse iki isteğim var sizden; birincisi Kur’an-ı Kerim, diğeri de orta büyüklükte bir Türk Bayrağı…”

Biz de hastane ziyaretinin ardından hemen Umayer’in bu iki önemli isteğini yerine getirmek amacıyla harekete geçiyoruz. Önce otelin bulunduğu caddenin karşısında yer alan hac idare merkezine giderek kuşe kâğıda basılmış sarı yaldızlı bir Kur’an-ı Kerim ile orta büyüklükte bir ay yıldızlı Türk Bayrağı alıp otele geliyoruz. Ertesi gün bunların yanına bir de bir demet çiçek koyup paketliyoruz. Ve sarkık gölgeli bir ikindi sonrasının alacalı sokaklarından yürüye yürüye hastanenin yolunu tutuyoruz.

Kendisine uzattığımız hediye paketini büyük bir memnuniyet ve minnet duygusuyla alıyor Umayer. İçten dualar eşliğinde pakettekileri tek tek çıkarmaya başlıyor sonra. Saygılı bir tavırla Kur’an-ı Kerim’i öpüyor, usulca yanı başındaki masanın üzerine koyuyor önce. Ardından Türk Bayrağı’nı çıkarıyor paketten gülümseyerek. Onu da solgun çehresine vuran al yansımalar eşliğinde saygıyla öpüp yüzüne gözüne sürdükten sonra, “Sizden çok iyilik gördüm, bunu hiç unutmayacağım” diyerek memnuniyet ve teşekkürlerini ifade ediyor.

Bu arada, Umayer hastaneye yatınca kapıcılık işlerini de otel sahibinin bahçıvanı yürütmeye başlıyor. O da yaklaşık kırk yaşlarında Halit adında bir Mısırlı. Henüz Umayer kadar yakınlık kuramasak da sessiz, sakin, kendi hâlinde bir insan. Ancak uykusu bir hayli ağır. Umayer gibi tetik biri değil. Gece otele dönenler, onu uyandırıncaya kadar etraftaki binalardan da birçok kişinin uykusundan uyandığını söylüyorlar. Hatta “geceleyin kapı gürültüleri çoğaldı” şeklinde ufak tefek şikâyetler gelmeye başlıyor komşulardan.

Kısacası, bir haftalık bir yokluğun ardından, sadece biz değil neredeyse bütün otelde kalanlar, hatta komşular bile aramaya başlıyorlar Umayer’i. Derken bu duygularla bir kez daha ziyaret etmek ve özlem gidermek istiyoruz onunla. Ancak bu sefer yoğun bakım ünitesine alındığını söyleyerek kabul etmiyorlar bizi hastaneye. Bir ara görevli bir hastabakıcı arkadaşla selam gönderdiğini ve bizden helallik istediğini öğreniyoruz sadece…

Nihayet aradan birkaç gün daha geçince, Umayer’in biraz daha ağırlaştığını duyuyoruz. Derken birkaç gün daha… Dönmemize tam bir gün kala vefat ettiği haberini alıyoruz sonra onun…

Mesut ÖZÜNLÜ

1 Yorum

  1. AvatarTarık Torun Cevapla

    Hocam maşallah! En ince ayrıntısına kadar adeta bizlerin gözünün önünde canlanır biçimde mekanın tasvirini kişinin içsel dünyasını edebi bir üslupla ifade buyurmuşsunuz. hem bilgilendirici ve hem de merak uyandırıcı bir yazı. Kaleminize kuvvet selam ve duayla…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir