Yalnız Şehirler…

Saatin kaç olduğundan habersiz, önce perdeden sızan ışığa, sonra da kendine kızarak başını yastığa gömdü.

Yoğun çalışma temposundan, son zamanlarda nerdeyse her sabah bitkin ve gergin uyanıyordu. Uzun telefon görüşmeleri, takip etmesi gereken randevular, bin bir titizlikle hazırlanan projeler, hatırı sayılır şirketlere yapılan sunumlar, büyük ortaklıklar ve devamında yapılan iş seyahatleri ile geçen yoğun haftalarda Pazar günlerini iple çekiyordu.

Bugün pazardı. Perdeden ışığın sızmaması gerekiyordu. Bütün suç kendindeydi. Eve geç geliyor olsa da, yatağın yönünü her akşam değiştirmeye niyetleniyor fakat yorgunluktan kendini yatağa zor atıyordu.

Evin tüm işlerini uzun zamandır Zeliha Teyze’ye bıraktığı günden bu yana tembellik yaptığının kendisi de farkındaydı. Yaşlı kadının yatağı tek başına kaldıramayacağını düşünüp bir kez daha kızdı kendine. Yorganı öfkeyle çekti başına. Yaşlı kadın haftanın her günü erkenden gelir, önce kahvaltıyı hazırlar, genç adam çıktıktan sonra da evi temizler, çamaşırları yıkar, evde eksik bir şey olduğunda alışverişe giderdi.

Genç adam bunu bildiği için mavi örtülü mutfak masasının üzerindeki gümüş kasenin içine sürekli para bırakırdı. Zeliha teyze, eve geleceğini bildiği günlerde yemek de yapardı genç adama. Yaşlı ama maharetli, bir o kadar da tertipliydi bu eski zaman kadını.

Bu meziyetlerinden ziyade, babaannesine benzediği için severdi genç adam Zeliha Teyze’yi. Babaannesi gibi anaç, babaannesi gibi merhametli, babaannesi gibi güler yüzlüydü çünkü. Her sabah onu gördüğünde, kendini büyüten, kıt kanaat geçinerek onu bu günlere getiren, hiç bilmediği annesinin yokluğunu aratmamak için onu koynunda uyutan babaannesine olan özlemi az da olsa geçiyordu.

Küçücük bir köy evinde geçmişti çocukluğu. Bugün ise metropolün en lüks semtlerinden birinde oturuyor, halinden arada sırada şikayet etse de, iletişim sektörünün önde gelen isimlerinden birinde çalışıyordu. Parmakla gösterilen üniversitelerden birinden mezun olmuş, kazandığı bursla güç bela geçinmiş olsa da, eğitimini dereceyle bitirmişti. Okulu bitirir bitirmez hiç de azımsanmayacak bir maaşla işe başlamış, kısa sürede modern ve şık eşyaların olduğu lüks bir eve ve son model bir otomobile sahip olmuştu. Şirketin iş görüşmelerini yürütmek için Avrupa’nın neredeyse tamamını da gezmişti.

Ancak ne zaman kış gelse, özellikle de aylardan şubatsa, köydeki evin çatısında dinlediği yağmuru, minik ellerini ısıttığı kuzineli sobayı, mırladıkça içini ısıtan Duman’ı, eski radyoyu, badanalı duvarları, sobanın üzerinde yanan portakal kabuklarını anımsar, özlemle genzi yanardı. Çocukluğunun bu özel günlerinin tebessümüyle kendine olan kızgınlığı geçti biraz. Başını yorgandan çıkardığında gözüne vuran ışığa da kızamadı yağan yağmurun hatrına. Cama vuran damlaların sesi onu rahatlatıyordu. Gözlerini kapattı. Yağmuru dinleyerek tekrar uykuya daldı.

Yüklü bulutları önüne katarak, evin etrafını saran devasa ağaçların dallarını toprağa kadar eğen asi rüzgar, dün sabahtan bu yana camları, kapıları uğuldatıyor, köye bereket getiren yağmur geceden bu yana aralıksız yağıyordu. Dantel perdeden sızan ışıkla gözlerini kırpıştırdı küçük çocuk. Çatıya vuran yağmurun serinliği birden içini ürpertti. Sarı sırmalı yorganı kafasına kadar çekince küçük ayakları açıldı. Isınabilme umuduyla cılız bacaklarını karnına doğru çekti. Yatağın ortasına kıvrıldı. Tam uykuya dalacakken yattığı odanın mutfağa açılan kapısının gıcırtısını duydu. Bu ses kahvaltının hazır olduğu anlamına geliyordu. Yorganın altından kafasını uzattı. Yerdeki kilimin rengarenk motiflerinde yürüyen bir çift ayak, döşeğin yanında durdu. Dumanı tüten tarhana tenceresini sobanın üzerine koydu. Az önce yağmurun sesiyle irkilip üşüyen çocuğun içi ısındı birden. Bir kase içmek için tam kalkacaktı ki, belli belirsiz çalan bir sesle irkildi. Kapının çalındığından emin olana dek gözlerini tavana dikip öylece kaldı yatakta. Ayaklarını ısıtmak için ortasına kıvrıldığı yatakta olmadığını fark etti.

Üzerindeki yorgan da sarı sırmalı değildi. Yorganı birden üzerinden attı, doğruldu. Neler olduğunu anlamak için gezindi gözleri odanın içinde. Ne çıtır çıtır yanan soba vardı, ne de kendisi beyaz badanalı odadaydı. Kapının yavaşça açılmasıyla başını o yöne çevirdi. Zeliha teyze elinde kokusu odayı dolduran buharı üstünde bir kase tarhana çorbası elinde, her zamanki tatlı gülümsemesi ile ona bakıyordu. Çekinmese saatlerce bakabilirdi genç adama. Bir trafik kazasında torununu kaybettiği günlerde tanımıştı torunu gibi konuşan bu soluk benizli genç adamı. Uzaktan uzağa onu bağrına basar, çaresizce iç çeker, gözyaşlarını güldükçe derinleşen çizgilerine gömerdi. Hayattaki tek bağı olan torununu kaybettikten bu yana bu evde olmaktan başka mutluluğu yoktu. Genç adamın her sabah aşina olduğu bir tebessümle ‘’Hayırlı sabahlar’’ dedi. Kaseyi uzatan kadına doğru yürüdü.

Rüyanın etkisiyle kafası hala karmakarışıktı. Çorbanın kokusuyla biraz olsun kendine gelebildi. Zeliha teyzeyi kapının eşiğinde bırakarak elindeki kaseyle pencereye doğru yürüdü. Sabahın ilk saatlerinde Pazar uykusunu bölen aralık perdeyi sonuna kadar açtı. Kapıda bekleyen kadını unutmuştu. Az önce gördüğü rüya kadar yakın, çocukluğu kadar uzak o yağmur sesini yeniden duymak için cama iyice yaklaştı. Yağmurun sesi tamamen aydınlanan odanın içindeydi şimdi.

Derin bir iç çekerek camı sildi. Nefesinin buğusu, elindeki çorbanın buğusu, çisil çisil yağan yağmurun camdaki buğusu uzaklara dalan gözlerinden akan yaşları gizlemeye yetmiyordu. Dilinden dökülen dizeler, gözünden süzülen yaşlarla nemlendi:

Ne zaman yağmur yağsa
Çatıya vuran her damlada
Ürperir içim yokluğunla
Ellerim buz kesiği
Isınmaz ayaklarım
Kimseler duymaz
Öksüzdür yutkunuşlarım

Ne zaman yağmur yağsa
Cılız  ateşin başında
Birbirimizi ısıtırdık
Kömür karası Duman’la

Ve gölgesini izlerdik
Sırması sarı yorganın altında
Beyaz badanalı tavanda

Ne zaman yağmur yağsa
Cızırtılı şarkılar dinlerdik
Anteni kırık eski radyoda
Sonu gelmeyen masallarla
Hüzzam makamında…

Kapıda öylece kalakalmış Zeliha teyze ağlıyor, genç adam ağlıyor, yağmur hiç ama hiç durmuyordu…

Ülkü OLCAY

* Güncel Sanat Dergisi 2019 Akdeniz Prestij Öykü Ödülü

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir