Yüzleşme

Sabah uyandığında, dışarıda yağmur yağıyordu. Yatağından kalktı ve her zamanki gibi mutfağa gidip kahvesini hazırlamaya başladı. Kahvesi hazırlanırken giyinmeye gitti. Hiçbir zaman renkli kıyafetler tercih etmezdi. Genellikle tercih ettiği renkler siyah ve siyahın tonlarıydı. Giyindi ve kahvesini içmek için oturdu. O sırada hayatını sorgulamaya başladı. Hayatı boyunca hiçbir şey doğru gitmemişti. Bulunduğu konumdan ve kendinden nefret ettiğini bir daha anımsadı. Jackson Üniversitesi’nde gazetecilik bölümünde okumuş ve orayı birincilikle bitirmişti. Ancak hiçbir zaman iş konusunda şansı yaver gitmedi, kendi uzmanlık alanının dışında işlerle uğraşmak zorunda kaldı. Bu onu hep kendinden iğrendirir; şanssız ve işe yaramaz hissettirirdi. Kendisinden o kadar nefret ediyordu ki aynaya bakıp kendini görmeye dahi tahammül edemiyordu.  Bu yüzden evinde ayna bile bulundurmazdı. Bir anda durdu ve o hiç sevmediği işine geç kaldığını fark etti. Siyah parkasını üzerine aldı ve dışarı çıktı. İşe gitmek üzere otobüse bindi. Nihayet işine varmıştı. İçeri girdi ve doğruca odasına gitti. Günün programını gözden geçirdi ve bir anda saat altıda Marie ile randevusunun olduğunu hatırladı. İki aydır görüşmüyorlardı, en kötüsü kavgalı bir şekilde ayrılmışlardı. Marie, onun eşiydi ve bir süre ayrı yaşamaya karar vermişlerdi.

Gün içinde yine nefretle de olsa da bir şekilde işini yapmaya devam etti. Çalışanları denetliyor, onların işini doğru yapıp yapmadığını kontrol ediyordu. Saat 16.00 da işten çıkma vakti geldi ve randevusuna doğru gitmek üzere yol aldı. Randevu bir Fransız restoranındaydı, yemekleri çok güzel olurdu ve orada sürekli klasik müzik çalardı. Çok renkli ve nezih bir mekândı. Kendisi ne müziği severdi ne de renkli şeyleri. Çünkü insanların bunlarla kendilerini boş bir mutluluğa teslim ettiklerini düşünüyordu. Sabahtan akşama kadar yağmur yağmıştı, çok şiddetliydi, şimşekler çakıyordu. Şemsiye almamıştı, sadece sabah yağar ve sonra durur diye düşünmüştü. O yüzden sırılsıklam bir haldeydi.

Yolda yürürken bir anda “Şşşt!” diye ses geldi. Etrafa baktı o an yanlış duyduğunu düşünecekken “Buraya gel!” diye bir ses daha duydu. Kaçmayı düşündü, ama sonrasında vazgeçti, çünkü bu sesin kaynağını merak ediyordu. Oraya doğru yürüdü. Yaşlı biri vardı ve üzerindekiler dikkatini çekti, çok renkli, taşlı, parlak bir kıyafetti. Çok şık görünüyordu. Bu, James’in hiç hoşuna gitmemişti, “umarım hiçbir zaman böyle giyinen biri olmam diyordu” içinden! Sonra bir anda yaşlı adam konuşmaya başladı. “James J. Johnson, nasılsın?” dedi. James,  bir anda şaşırdı. “Adımı nereden biliyorsun?” dedi. Yaşlı adam gülmeye başladı. “Komik hikâye! Ben sana bir şey söylemek için geldim. Sen kendinden kaçtıkça o sana daha da yaklaşacak! diyerek kalbine dokundu. Sonra dönüp yürümeye başladı. James arkasından bağırdı. “Bu ne demek oluyor?” dedi. Cevap alamayınca arkasından koşmaya başladı! Tam o anda çok şiddetli bir şimşek çaktı ve gözleri kamaştı.

Gözlerini açtığında hiç kimse yoktu, bu yaşadığı gerçek mi yoksa hayal miydi? İyice kafayı yediğini düşündü! Tekrar restoranın yolunu tuttu. Sonunda restorana varmıştı. Girmeden önce camdan baktı, Marie oradaydı! Biraz önce yaşadıklarından dolayı hala kafası karışıktı, kendini topladı ve içeri girdi. Restoranda yuvarlak masalar vardı. Marie ortadaki masaların birinde oturuyordu, yanına gitti. Selam verip oturdu.

Marie konuşmaya başladı. “Hiç görüşmediğimiz onca zaman neler yaptın?” dedi. James ise “hiçbir şey yapmadım, işe gidip geldim, sen ne yaptın?” dedi. Marie: “Kısa süreli bir dünya turu yaptım ve en önemlisi çok ünlü bir dergide editör oldum.” dedi. James, bir şey diyemedi, Marie gibi işinde varlık gösterememişti. Sonrasında James hafif bir tebessümle “çok güzel!” dedi. Marie, “bu kadar işle uğraşırken bir taraftan bizi düşündüm, aslında tekrar deneyebiliriz; boşanmamız iyi bir fikir olmayabilir.” dedi. James, “benim çok işim var, bence denemeye bile ihtiyacımız yok!” dedi. Marie, bu söze çok sinirlendi ve “sen mi meşgulsün, hayatın tek bir düze bir şekilde ilerliyor” dedi. James, “ben bundan memnunum.” dedi. Tartışma, iyice alevlendi. Marie, ona “hiç kimseye değer vermiyorsun, kimse umurunda değil! Aslında sen kendinden nefret ediyorsun, bu yüzden yaşandı her şey! Ama şunu bilmelisin, sen kendinden kaçtıkça o sana daha da yaklaşacak!” dedi ve James bunu duyduğunda dona kaldı. Bu, o gizemli ve tuhaf yaşlı adamın sözünün aynısıydı.

Tam o sırada bir daha şimşek çaktı ve restoran ışıkla doldu, gözleri yine kamaşmıştı. Çok kuvvetli bir ışıktı bu! Bu yüzden başı döndü, her şey normale döndüğünde “tamam, yeter!” dedi ve Marie’ye baktı. Marie’nin suratı James’in suratına dönüşmüştü. James, acayip şaşkınlık ve korku içindeydi!

Garson geldi, “Efendim, ne almak istersiniz?” dedi ve James ona dönüp baktığında. Garsonun yüzü de onun suratına dönüşmüştü. Hiç kimsenin kıyafeti, tavrı ve cinsiyeti değişmezken suratları James’e dönüşmüştü. James onlara her baktığında kendini görüyordu, koşarak restorandan çıktı, çıkarken restorandaki diğer insanların yüzlerine baktı, onlar da Marie ve garson gibi onun yüzüne sahiptiler. Yoldan geçen herkese, bebeklere dahi baktı, herkes onun suratına sahipti.

Çok korkuyordu, caddenin sonuna tekrardan koşmaya başladı. Yaya geçidinden geçerken az daha araba çarpıyordu, durdu, nefes nefese kalmıştı. O anda yer sallanmaya başladı, sanki deprem oluyordu, bir anda gökyüzü kıpkırmızı olmuştu, kuşlar sürü halinde uçuyordu. Yer bir anda yarıldı, lavlar fışkırıyordu. Bir anda her yer cehenneme dönüşmüştü.

Onun suratına sahip olan diğer insanlar eriyerek ve yanarak can veriyordu. Kendisi de onların çektiği acıları hissediyordu. Her yer lav içinde kaldıktan sonra lav, onu da içine almaya başladı. O an ölümü kabullenmişti. Artık gözlerini kapattı ve lavların arasına, karanlığa gömüldü.  Gözlerini açtığında sırt üstü yatıyordu, gökyüzünün haline şaşırmıştı. Mosmordu, nerede olduğunu anlayamadı, öldüğünü zannediyordu. Ayağa kalktı ve etrafına bakındı. Çok şaşırdı, çimlerin rengi sarıydı. Hiç anlam veremiyordu, kocaman bir arazinin ortasındaydı. Kenarlardaki ağaçlar dikkatini çekmişti, ağaçların üstünde yetişen marshmallowlar vardı. İlk defa görüyordu böyle bir şeyi! Ağaçlara yaklaştı ve bir tane alacakken ağaç ona yüzünü döndü! Ağaçta da kendi yüzü vardı. Sonra çevredeki bütün ağaçlar da ona döndü, onlarda da James’in yüzü vardı, çok korktu! Kaçmaya başladı, kaçarken ağaçların arasından geçiyordu. Ağaçlar, kaçarken onun hayatındaki hataları söylüyorlardı. Evliliğini nasıl mahvettiğini, tekrar denemekten korktuğunu, insanlara nasıl kötü davrandığını, kendine değer vermemesini ve sevmemesini! Bütün utandığı şeyleri yüzüne vuruyorlardı.

Sonunda ağaçları geride bıraktı. Bir uçurumun kenarına gelmişti, biraz soluklandı etrafına baktı, uzakta bir köprü gördü. Ona doğru yürümeye başladı, yaşadıklarını anlamaya çalışıyor, çevresini gözlemliyordu. Neredeyim ben diye düşünüyordu. Toprağın rengi de çok garipti. Masmavi bir toprak vardı. Bunları düşünerek köprüye doğru yürüyordu. Sonunda köprüye varmıştı, karşıya geçti. Orada bir köy vardı. Ortalık çok sessiz ve renksiz görünüyordu. Köyde zemin simsiyahtı! Evler de siyahtı, hiçbir şeyde renk yoktu. Diğer taraflar renkliyken en renksiz yer bu köydü. Köyün içine girdi ve etrafa bakınmaya başladı. Sonra bir pencerede hareketlilik gördü. Siyah elbiseli bir adam vardı, bu adam tıpatıp kendisiydi. Sonra diğer evden mutsuz bir şekilde işe giden kendisi çıktı. Bir evin önünde de kendisinin çocukluk halini gördü. En son restorandaki masada oturduğu halini gördü. Çok mutsuz bir şekilde oturuyordu. Bu yaşına gelene kadar kendinden nefret ettiği tüm hallerini görüyordu. Hepsi de çok mutsuzdu. Kendini dışarıdan görmek, ona daha çok acı verdi. Sonrasında kenardan bir ses geldi ve onu kolundan tutup kenara çekti hızlıca! Bir binanın köşesindeydiler. Kapüşonlu uzun bir elbise giyen adamın suratı hiç görünmüyordu, ta ki kapüşonunu kaldırana kadar! Bu, onun sokakta karşısına çıkan yaşlı adamdı! James, ona kızmaya başladı. “Anlamalıydım, bu senin yüzünden oldu! Bu senin suçun! Beni hemen buradan çıkar! O da ne yazık ki bunu yapamam, buradan çıkmanın tek bir yolu var! O da senin ellerinde. Ne yapmam gerekiyor o zaman!” dedi. Yaşlı adam, “Tek yapman gereken kendinle barışmak! Buradaki herkesi, köyü görüyor musun? Çok kötü durumda. Sen kendinden nefret etmeye devam ettikçe, her yer daha da siyahlaşacak ve sen buradan hiçbir zaman çıkamayacaksın!” dedi. James, “Kendimle barışmayı nasıl başarabilirim?” dedi. Yaşlı adam onu bir mağaraya götürdü. Mağaranın içinde bir küre vardı! Bu kürede onun yaşadığı anlar gözüküyordu. Bu anlar hep çok renksiz ve mutsuzdu, ona hiç iyi hissettirmiyordu. Yaşlı adam, “Bunları düzeltmelisin, yoksa buradan çıkamazsın!” dedi. James, “Ama bunu nasıl yapacağım?” dedi tekrar! Yaşlı adam, “Aşağıdaki köyü hatırlıyorsun değil mi? Bunlar hep bir anını yaşıyorlar, bunlar hep tekrar ediyor! Gidip onlara yardım et! Bu anları teselli et!” dedi. James, “Tamam, bunu deneyeceğim.” dedi.

Mağaradan çıktılar, mağaranın şekli James’in dikkatini çekmişti. Mağaranın girişi de James’in suratıydı. James, kendi burun deliğinden dışarı çıkıyordu. Bu ona çok garip hissettirmişti ve köye geri döndüler. James, bu durumu düzeltmek için işe koyuldu. İlk olarak kendi çocukluğundan başladı. Onun yanına gitti ve ona “Niye üzgünsün?” dedi. Çocukluk hali, “Benimle kimse oynamıyor, bana kimse iyi davranmıyor.” dedi. James, “Ne oynayalım?” dedi ve bir anda kenarda top belirdi. Topu aldılar ve oynamaya başladılar. Çocuk oynamaya başladıklarında mutlu oldu. Bir anda sarı bir toza dönüşüp onun kalbinin içine girdi ve kalbinin orada küçük bir ışık belirdi. James, hafif bir mutluluk hissetti. Köyün bu taraftaki siyahlığı kayboldu, toprak tekrardan maviye döndü.

Köyün diğer tarafındaki anılarına yöneldi. Bu sefer işe giden James’in yanına gitmişti, o ise çok iyi eğitim gördükten sonra hak ettiği değerin kendisine verilmediğini düşünüyordu. Hayatını tek düze yaşıyordu. James onunla konuşmaya başladı. “Bence sen pes ettin, gençliğinde bir zamanlar hayata umutla bağlıydın. Üniversitede çok iyi bir gazeteci olmak için her şeyini veriyordun. Bence sen çabalamalısın, çünkü çabalarsan geleceğine dair umutlanırsın. Çabalamazsan hayatın karanlık ve umutsuz tarafında kalırsın.” O da dedi ki: “Doğru söylüyorsun tekrar deneyeceğim! Hayata tekrar bağlayacağım ve bu işte en iyisi olacağım.” O da çocukluk hali gibi sihirli sarı bir toz olup onun kalbine girdi. Bu her seferinde ona kendisini daha iyi hissettiriyordu.

Ve sonuncusuna geldi. Sonuncusu Marie ile olan randevusuydu. Yuvarlak masada tek başına oturuyordu. Onun yanına gitti ve Marie’nin oturduğu yere, tam karşısına oturdu. Onunla da konuşmaya başladı. “Neden korkuyorsun ki?” dedi. O da dedi ki “Tekrar onu kaybetmekten korkuyorum, burada bu işi bitirsem daha iyi olacak! O yüzden tekrar denemek istemiyorum.” James ise “Hayır, kendinden korkma! Artık cesaretli olup, sadece anı yaşamalısın! Belli anlara takılıp kalma, o yüzden bunu aşmayı dene! Bu anları bir kez yaşıyoruz. Onları da kötü hatırlamayalım.” dedi, O da karşılık olarak “Çok doğru diyorsun, sonuna kadar deneyeceğim!” dedi ve ayağa kalkıp, sarı bir toz oldu. Ardından James’in kalbine girdi, James bir anda mor gökyüzüne yükseldi ve çok büyük bir parlama oldu, her yer beyaz bir ışıkla kaplandı. Işık, yavaş yavaş dağılırken o da yavaş yavaş aşağı iniyordu. Bu sırada yaşlı adam onun ineceği yere yaklaşıyordu. James indiğinde yaşlı adama “Başardım mı?” diye sordu. Yaşlı adam “Evet, başardın!” dedi. Ardından “Sana bir şey göstereceğim, etrafına bak!” dedi. O da baktı ve şaşırdı. Onun yüzüne sahip olan ağaçlar artık normalleşmişti. James’in yüzüne sahip dağlar normal bir dağ olmuş, köydeki siyahlık tamamen yok olmuş ve her şey normal hale dönmüştü.  Biraz olsun bir şeylerin normale dönmesi onu mutlu etmişti. Yaşlı adamla beraber tekrar mağaraya gittiler. Mağaranın girişi de normale dönmüştü. İçeri girdiler ve küreye baktılar, küre bembeyazdı. “Bu ne demek oluyor?” dedi James! Yaşlı adam, “bu artık, anlara takılıp kalmadığın anlamına geliyor, aynı şekilde bu artık gidebileceğin anlamına da geliyor.” Dedi. James, sonunda buradan ayrılacağı için çok mutluydu.

Yaşlı adam onu ilk geldiği yere götürdü. Kenardaki marshmallow ağacına baktı, ilk geldiğinde ondan korkmuştu, şimdi yanına gidip marshmallow alıp yedi. Yaşlı adam yerin altından sihirli bir kapı açtı. Kapıdan kırmızı bir ışık parlıyordu, James tam yaşlı adama teşekkür edip kapıdan çıkacakken aklına bir soru takıldı. James, yaşlı adama dönüp, “Buradaki her şey benim yüzüme aitti ve düzeldi. Sen ne benim yüzüme sahip oldun ne de bu olaylar seni etkiledi. Hep kendindin bu nasıl oluyor?” dedi. Yaşlı adam, gülerek “Aslında ben her zaman sendim, içindeki umuttum! Hiçbir zaman bu yaşta nasıl olacağını bilmediğin için ne kadar karamsar olsan ve kendini beğenmesen de iyi bir yaşlılık geçireceğine dair ufak bir umut vardı. Bu umut, seni buraya getirdi ve korkularınla yüzleştirdi!” dedi.  İlk karşılaştıklarında yaptığı gibi kalbine dokundu ve o da bir anda James’in birebir kendisi olmuştu. Aynı yaşta ve aynı kıyafetlerleydi. O da toz olup sihirli bir şekilde onun kalbine girdi. James, ne olduğunu artık tamamen anlamıştı, kendine çok güveniyordu, sihirli kapıdan geçti ve büyük bir parlama yaşandı. Tekrardan restorandaydı, hemen Marie’ye baktı, Marie, normal bir şekilde karşısındaydı.  Çok rahatladı ve direkt olarak “Denemeye gerek bile yok! Biz zaten beraber daha iyiyiz!” dedi. O da “Fikrini değiştiren ne oldu?” dedi. Hafif bir tebessümle “Uzun Hikâye” dedi.

James ve Marie çok mutlulardı. Hayatlarının sonuna kadar mutlu bir şekilde yaşadılar. James, işinde anlattığı gibi çabaladı ve istediklerine ulaştı. Artık daha renkli giyiniyor, kendine özen gösteriyor, çok fazla müzik dinliyor, renkli bir hayat yaşıyordu. O yaşlı adam olduğunda bu yaşananların bir gerçek mi ya da beyninin kurguladığı bir oyun olup olmadığını kavrayamıyordu ama tüm bunlar onun yaşamını değerli kılıp, ona kendini sevmeye, bazı kötü anlara takılı kalmaktansa onlara çözüm bulup anı yaşamaya odaklandırdı. Tüm bunlar etrafındaki güzelliklerin farkına vardırdı. Bir kutunun içinde yaşamaktansa kutunun dışında yaşamaya başladı.                                                                                                                

Batu AKYOL

2 Yorum

  1. Yasemin Kuran Dişci Cevapla

    Tebrik ediyorum. Şahane bir hikayeydi. Konusu, anlatımı olması gerektiği gibi şahane. İçimizdeki sese kulak verince herşey daha da kolaylaşır.. Yüreğine sağlık BatuAkyol
    Başarılarınızın devamını diliyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir