“Severmişim Meğer” Başlıklı Şiire İlişkin Bağlamsal Bir İnceleme

Nâzım Hikmet’in öne çıkan şiirlerinden biri de “Severmişim Meğer” başlıklı şiir…

Londra’da bulunan sanat merkezi Southbank Center’in şiir dalında otuz ülkeden oluşturduğu şiir dalında 2013 yılında başlatılan ve 2014 yılında tamamlanan bir yıllık bir çalışmanın ardından son elli yılın en güzel elli aşk şiiri seçilmiştir. Seçmeler yapılırken de modern döneme ağırlık verilmiştir. Yapılan seçmelerin sonucunun 2014 yılı Temmuz ayında yayımlandığı son elli yılın elli güzel aşk şiiri arasında Nâzım Hikmet’in “Severmişim Meğer” şiiri de yer almıştır. Seçilen şiirler farklı şair ve aktörler tarafından 20 Temmuz 2014 tarihinde Soutbank’ta düzenlenen etkinlikte seslendirilmiş, bahse konu şiirin de yer aldığı bazı şiirler kendi dillerinde okunmuştur.

Bahse konu şiire ilişkin yapılan bağlamsal bir incelemede aşağıda, önce şiirde geçen Borodino Muharebesi ve Yüzbayı Andırey (ya da Tolstoy’un “Savaş ve Barış” isimli eserindeki ana figür olan Prens Andrey Bolkonski) hakkında bilgiler, sonrasında da şiir yer almaktadır. Şiir metnine ilave edilen parantez içi rakamlar da açıklayıcı dipnot olarak yazı sonunda sunulmuştur.

Borodino Meydan Muharebesi

Borodino Meydan Muharebesi, Moskova’nın 130 km batısın-da Rus ve Fransız orduları arasında 7 Eylül 1812 tarihinde gerçekleşmiştir. Savaşın sonunda Napolyon komutasındaki Fransız orduları galip gelir ve ardından da Moskova’yı da işgâl ederler. Ancak buna rağmen Ruslar yine de barış görüşmelerine yanaşmazlar. Napolyon için de yenilgi bundan sonra başlar. Çünkü Napolyon’un ordularını uzun süre Moskova’da tutacak gücü olmadığı gibi zaten oldukça geride kalan ikmal hattından daha da uzaklaşılmış olunacağı için ilerlemesi de çok risklidir. Borodino Meydan Muharebesinde Rus planı bir geri çekilme planıydı ve başarılı olmuştur. Sürekli savaş iste-yen Napolyon’a karşı Ruslar stratejinin çok temel bir kuralını işlettiler. “Asla düşmanın istediğini yapma” ve bu düsturla Napolyon’u Rusya’nın içlerine kadar ilerlettiler. Ona istediği savaşı vermediler. İkmâl hattından yeterince uzaklaşıldığında ise Napolyon için iş işten geçmişti. Fransızlar, Borodino zaferinden beş hafta sonra geri çekilmeye başlar. Fransız yayılmacılığının sonu da bir yenilginin ardından değil de bu zaferden sonra gelmiştir.[1]

Nâzım’ın “Severmişim Meğer” Şiirindeki Andırey (ya da Tolstoy’un Savaş ve Barış  isimli eserindeki Prens Andrey Bolkonski) Hakkında:

18. yüzyılda Jean Jacques Rousseau, Denis Diderot, Montesquieu gibi filozoflar insanı ve doğayı mekanik mantık içerisinde gören Akılcılık felsefesini reddederler. Duygulara değer veren bir görüşü benimserler. Söz konusu bu görüş 18. yüzyılın sonuyla 19. yüzyılın başında Fransa’da ortaya çıkan Romantizm akımının düşünsel temelini oluşturur. Bu akımla birlikte doğa, edebiyatta başlı başına bir konu hâline gelir. Romantikler, yapıtlarında dış doğayı öne çıkardıkları gerçek doğa betimlemelerine yer verirler. Tanrı’nın yarattığı her şeyi doğanın içinde düşündüklerinden doğada ve yaşamda var olan her şeyi yapıtlarında yansıtırlar. Doğa, Romantik sanatçıların ilham kaynağı, eser kahramanının sığınağı olur. Yaşadığı toplumun kargaşa ve gürültüsünden sıkılan, bunalan yapıt kahramanı yalnız kalmak istediğinde doğaya sığınır. Doğa betimlemelerine Rus edebiyatında da 19. yüzyılın başında Rus edebiyatına giren Romantizm akımıyla birlikte sık sık başvurulur.

19. yüzyılın ilk onlu yıllarından itibaren doğa yapıtlarda daha sık ve daha canlı biçimde betimlenir. İnsan doğayla yakınlaşarak onunla iletişim kurar. Puşkin ve Lermontov’un yanı sıra, doğa 19. ve 20. yüzyılın önde gelen birçok yazar ve şairine de – İ. S. Turgenyev, F. İ. Tyutçev, L. N. Tolstoy, A. P. Çehov, S. A. Yesenin, A. A. Blok, M. Gorki, İ. A. Bunin, B. L. Pasternak gibi – ilham kaynağı olur. Doğa, onların yapıtlarında olağanüstü güzellikte betimlenir. Tolstoy’un 1863-1869 yıllarında kaleme aldığı, 1805-1820 yılları arasındaki dönemi, Rus tarihinde önemli bir yer tutan Napolyon Savaşlarının öncesini ve sonrasını anlattığı “Savaş ve Barış” adlı eserde de doğa betimlemelerine yer verilir. Söz konusu bu betimlemeler yapıtı hem edebi yönden zenginleştirir hem de eserin (Andrey isimli) kahramanının hayata bakışını etkiler.  Eserin kahramanı olan Prens Andrey Bolkonski, Rus ordusunda görev yapmış olan yaşlı Prens Nikolay Andreyeviç Bolkonski’nin oğludur. Eğitimli, saygılı, gururlu ve dürüst olan Andrey ait olduğu soylu sınıftan oldukça farklı davranışlara ve düşüncelere sahip olup hayatın anlamını bulmaya çalışır ve içinde yaşadığı soylu sınıfın yapmacık davranışlarından da sıkılır.

Borodino Meydan Savaşı

Andrey, o dönemdeki birçok aydın gibi Napolyon’a hayrandır. Napolyon, 1793 yılında Toulon kuşatmasını kazanır. Yirmi dört yaşında general olan Napolyon’un bu başarısından sonra birçok genç onun gibi olmak ister.

Liza ile evli olan Andrey evliliğinde mutsuzdur. Eşinin karşı çıkmasına karşın, yaşadığı yapmacık toplumdan kurtulmak ve Napolyon gibi ün kazanmak için Andrey 1805 yılında Napolyon’a karşı düzenlenen savaşta Avusturya’nın yanında yer alan Rus ordusuna katılır. Rus ordusunun komutanı Kutuzov’un yaveri olarak orduda göreve başlar. Eskiden yaşadığı toplumdan zevk almayan genç adam, asker olduktan sonra değişir, yeni hayatından zevk almaya başlar.

Napolyon komutasındaki Fransız ordusuna karşı Avusturya İmparatoru ve Rus Çarı komutasındaki müttefik ordular arasında 1 Eylül 1805 tarihinde gerçekleşen ve Fransızların zaferiyle sonuçlanan Austerlitz Meydan Muharebesi’nde büyük kayıplar veren Rus ordusu da çekilmek zorunda kalır. Ancak şan ve şöhret peşinde koşan Andrey geri çekilmeyerek düşmanın üzerine gider. Savaş sırasında elinde sancağıyla yaralanarak yere düşer. Gözlerini açtıktan sonra üzerinde gökyüzünü görür. (Nâzım’ın şiirde bahsettiği ve dipnota da konu olan “Andırey’in sırtüstü seyrettiği gök kubbe” ifadesi eserdeki bu ana işaret etmektedir) Andrey o an gökyüzü sayesinde her şeyin boş ve yalan olduğu gerçeğiyle yüzleşir.

O ana kadar Napolyon’a hayran olan ve onu bir kahraman olarak gören Andrey’in Napolyon ile ilgili görüşleri yaralandıktan sonra değişir. Yerde yaralı yatarken karşısında gördüğü ve binlerce kişinin ölümünü izleyen Napolyon, o hayran olduğu kişi değildir artık. Gökyüzünün sonsuzluğuyla karşılaştırınca Napolyon ona önemsiz ve küçük biri olarak görünür.

Doğanın büyüklüğü karşısında her şey bir hiçtir. Andrey, daha önceden fark etmediği gökyüzü sayesinde doğanın büyüklüğünün ve her şeyin bir hiç olduğunun farkına vararak düşünsel bir bunalım içine girer. Eserde hayatın anlamını arayan Andrey’in gökyüzüyle karşılaştığı bu sahne onun doğa yardımıyla harekete geçerek yeni kararlar almasını ve yeni bir hayata başlamasını sağlayan ilk sahnedir.

Eşi Liza’yı doğum sırasında kaybeden Andrey kendini suçlu hisseder. Bu yeni durum onu ruhsal bunalıma sürükler. Hayattan zevk almayan genç adam, Boguçarovo’da bulunan çiftliğinde yaşar, oradaki işlerle uğraşır ve oğlu Nikolenka’nın bakımıyla ilgilenir. Andrey’i ziyaret eden Piyer, arkadaşındaki değişiklik karşısında şaşırır.

Kırsal hayat Andrey’in içsel gelişimine yardımcı olur. Boguçarovo’da çok okuyan ve çok düşünen Andrey olaylara ve insanlara farklı bakmaya başlar. Kendisi ve ailesi için yaşayan genç adam herhangi bir insana iyilik yapmak isteğinin bulunmadığını görür ve onunla konuşur.

Piyer, Andrey ile konuşması sırasında sadece kendisi ve ailesi için değil, herkes için yaşaması gerektiğini, dünyada hâlâ iyilik ve doğruluğun olduğunu söyleyerek onu hayata döndürmeye çalışır.

Piyer’le karşılaşması, Prens Andrey için görünüşte hep aynı şekilde akıp gitse de iç dünyasında yepyeni bir yaşamın başlangıcı oldu.

Andrey, ilkbaharda vesayeti altında bulunan oğlunun Ryazan’daki çiftliğine giderken ormandan geçer. Yaşlı meşe ağacı dışında ormandaki her şeyin yeşillendiğini görür. Andrey’in yolda karşılaştığı meşe ağacı eserde tesadüfen ortaya çıkan bir sahne değildir. Bu ağaç Andrey’in kendi yaşamıyla bağlantılıdır. Diğer ağaçlar arasında yeşillenmeden duran meşe ağacı ruhsal kriz yaşayan, kendini yalnız hisseden, aşka, mutluluğa olan inancını kaybeden Andrey gibi yalnızdır. Artık hiçbir şeye başlamamalı, yaşamını kötülük yapmadan, hiçbir şey için üzülmeden ve hiçbir istek duymadan sürdürmeliydi.

Andrey, Ryazan’daki çiftliğin vâsilik işleri için ilçe başkanı olan Kont İlya Andreyeviç Rostov ile görüşmek için Mayıs ortasında Rostovların Otradnoe’deki evlerine gelir. Ölmüş meşe ağacının tersine Otradnoe de doğa canlıdır. Andrey, burada Rostovların küçük kızı Nataşa ile karşılaşır. Onunla karşılaşması Andrey de yepyeni düşünceler ve umutlar uyandırır. Hayatın henüz bitmediğini anlayan genç adamın hayata bakışı değişir. Bu duygu ve düşüncelerle Otradnoe’den ayrılan Andrey yolda meşe ağacıyla tekrar karşılaşır. Bu karşılaşma onu heyecanlandırır ve ruhunda yeni duygular uyandırır. Onu şaşırtıp zihninde derin izler bırakan meşe ağacı değişmiştir.

Meşe ağacını gördükten sonra hayatını tekrar gözden geçiren Andrey kesin bir karara vararak şöyle der: “Hayır, hayat otuz bir yaşında bitmez.” Edebi bir araç olarak Andrey’in ruhsal durumunun her aşamasını yansıtan meşe ağacı genç adamın hayatın anlamını kavramasına yardımcı olarak onu harekete geçirir ve onun ikinci kez yeniden doğmasını ve yeni bir hayata başlamasını sağlar. 

Andrey daha sonra Nataşa ile tekrar karşılaşır. Bu karşılaşma onun ruhunu mutlulukla doldurarak yeni bir dünyanın varlığını hissetmesini sağlar. Bir süre sonra Nataşa’ya baloda rastlayan Andrey genç kıza ilgi duymaya başlar. Bu aşk sayesinde yeniden hayata döner. Onunla evlenmeyi düşünür ise de Nataşa zengin ve toplum içinde etkili bir isim olan Vasili Kuragin’in oğlu Anatol Kuragin’e âşık olarak Andrey’i hayal kırıklığına uğratır.

Bunalıma giren genç adam 1812 yılında orduya katılır. Andrey’in bu kez orduya katılma amacı farklıdır. 2 Aralık 1805 tarihinde gerçekleşen Napolyon Bonapart komutasında Fransa kuvvetlerine karşı Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan ve Rusya’dan oluşan koalisyon kuvvetlerinin çarpıştığı ve Fransız kuvvetlerin kesin zaferiyle sonuçlanan   Austerlitz Muharebesi ya da diğer adıyla Üç İmparator Muharebesi’nde olduğu gibi şan ve şöhret peşinde koşmaz. Tek amacı birçok insanın hayatının yok olmasına neden olan Fransızlardan ve Napolyon’dan intikam almaktır. Orduda aktif bir şekilde rol oynayan genç adam Borodino Meydan Muharebesi sayesinde halkı yakından tanır. Bu muharebede yaralanan Andrey,  ilkyardım çadırında tedavisi yapılırken bacağı kesilen genç adam Anatol ile karşılaşır. Bu karşılaşma Andrey’in kendi bireyciliğini unutmasına, insanlara, kendine, insanların yaptıkları yanlışlara acımasına, başka insanları sevmesine neden olur.

Yaralı Andrey, Rostov Ailesinin yardım ettiği yaralı askerler arasındadır. Nataşa’yı son bir kez daha görme fırsatı bulur. İnsan ruhunun özü olan sevgiyi duyan Andrey artık hiç kimseden nefret etmez. Nataşa’yı yaptıkları için affeder. Yaralandıktan sonra kendini yalnız hisseden Andrey’in Tanrı’ya da yakınlaştığı görülür. Ölümsüz sevgiyi, başka bir deyişle Tanrı sevgisini ruhunda hissetmeye başlayan genç adam bu sevginin başlangıcını düşündükçe gerçek dünyadan uzaklaşır.

Rusya doğumlu Fransız yazar Henri Troyat “Lev Tolstoy” adlı yapıtında Andrey’in istediği ahlâkî arınmanın gerçekleşmesi için Borodino Muharebesi’nde ölümcül olan bu yarayı alması gerektiğini belirtir. Andrey, eskiden kendisine önemsiz görünen Tanrı’ya yakınlaşır, boş yere aradığı iç huzuru, gücü tükendikçe kalbinde bulur. İnançsız olan genç adam aklından şu düşünceleri geçirir: “Aşk Tanrı’nın ta kendisi; ölmek ise benim, yani aşkın küçücük bir parçacığının her şeyin özü olana, o ölümsüz kaynağa yeniden dönmesinde başka bir şey değil!”. Yaralı geçirdiği günlerde Tanrı sevgisinin bilincine varan Andrey hayata gözlerini yumar. 

Rus edebiyat uzmanı V. İ. Kuleşov, Andrey’in öldüğü sahnede Tolstoy’un mükemmel bir psikolog olarak ortaya çıktığını belirterek şöyle devam eder: “Eğer insan yaşamı sağduyu ile yönetilirse yaşam imkânı yok olur”. Tolstoy’a göre Andrey sağduyusuyla daha fazla hareket ettiği için ölmesi gerekiyordu. Borodino Muharebesi öncesi öleceğini hisseden Andrey “yarın ölmek gerekiyor” der. Tolstoy’a göre insan sadece sağduyusuyla değil duygularıyla da yaşamalıdır. A. F. Zaharin de Andrey’in yaşama ve olaylara sağduyuyla yaklaştığını ve bu sağduyunun duygularına üstün geldiğini dile getirerek Andrey’in ölümüyle ilgili şöyle der: “Tolstoy’un romanın sonunda Andrey’i öldürmesi, Rusya’nın kurtuluşunun en seçkin insanların kendilerini feda etmesi pahasına gerçekleştiğini vurgulamak içindir.” [2]  

Rus Edebiyatçılar

Severmişim Meğer

Yıl 62 Mart 28
Prag-Berlin treninde pencerenin yanındayım
akşam oluyor.
Dumanlı ıslak ovaya akşamın yorgun bir kuş gibi inişini severmişim meğer.
Akşamın inişini yorgun kuşun inişine benzetmeyi sevmedim,
toprağı severmişim meğer.
Toprağı sevdim diyebilir mi onu bir kez olsun sürmeyen.
Ben sürmedim.
Platonik biricik sevdam da buymuş meğer
meğer ırmağı severmişim.
ister böyle kımıldanmadan aksın kıvrıla kıvrıla tepelerin eteğinde
doruklarına şatolar kondurulmuş Avrupa tepelerinin
ister uzasın göz alabildiğine dümdüz.
Bilirim aynı ırmakta yıkanılmaz bir kere bile,
bilirim ırmak yeni ışıklar getirecek sen göremeyeceksin.
bilirim ömrümüz beygirinkinden azıcık uzun, karganınkinden alabildiğine kısa,
bilirim benden önce duyulmuş bu keder
benden sonra da duyulacak,
benden önce söylenmiş bunların hepsi bin kere
benden sonra da söylenecek.
Gökyüzünü severmişim meğer,
kapalı olsun açık olsun
Borodino [3] savaş alanında Andırey’in [4] sırtüstü seyrettiği gök kubbe.
Hapiste Türkçeye çevirdim iki cildini Savaşla Barış’ın. [5]Kulağıma sesler geliyor,
gök kubbeden değil meydan yerinden,
gardiyanlar birini dövüyor yine.
Ağaçları severmişim meğer çırılçıplak kayınlar Moskova dolaylarında.
Peredelkino’da [6]  kışın
çıkarlar karşıma alçak gönüllü, kibar
kayınlar Rus sayılıyor kavakları Türk saydığımız gibi.
İzmir’in kavakları 
dökülür yaprakları
bize de Çakıcı derler
yâr fidan boylum
yakarız konakları.
Ilgaz ormanlarında yıl 920 bir keten mendil astım bir çam dalına
ucu işlemeli.
Yolları severmişim meğer,
asfaltını da.
Vera [7] direksiyonda, Moskova’dan Kırım’a gidiyoruz Koktebel’e [8].
Asıl adı Göktepe ili.
Bir kapalı kutuda ikimiz
dünya akıyor iki yandan dışarda, dilsiz, uzak.
Hiç kimseyle hiçbir zaman böyle yakın olmadım. [9]
Eşkiyalar çıktı karşıma Bolu’dan inerken
Gerede’ye [10], kırmızı yolda ve yaşım on sekiz.
Yaylıda canımdan gayri alacakları eşyam da yok
ve on sekizimde en değersiz eşyamız canımızdır.
Bunu bir kere daha yazdımdı.
Çamurlu karanlık sokakta bata çıka Karagöz’e
gidiyorum Ramazan gecesi.
Önde körüklü kaat fener,
belki böyle bir şey olmadı

….

Çiçekler geldi aklıma her nedense.
Gelincikler, kaktüsler, fulyalar.
İstanbul’da Kadıköy’de Fulya tarlasında öptüm
Marika’yı.
Ağzı acıbadem kokuyor, yaşım onyedi.
Kolan vurdu yüreğim, salıncak bulutlara girdi çıktı.
Çiçekleri severmişim meğer.
Üç kırmızı karanfil yolladı bana hapishâneye
yoldaşlar 1948
Yıldızları hatırladım



Severmişim meğer.
gözümün önüne kar yağışı geliyor.
Ağır ağır dilsiz kuşbaşısı da buram buram tipisi de
meğer kar yağışını severmişim.
Güneşi severmişim meğer.
Şimdi şu vişne reçeline bulanmış batarken bile
güneş İstanbul’da da kimi kere renkli
kartpostallardaki gibi batar
ama onun resmini sen öyle yapmayacaksın.
Meğer denizi severmişim
hem de nasıl
ama Ayvazofki’nin [11] denizleri bir yana.
Bulutları severmişim meğer
ister altlarında olayım ister üstlerinde
ister devlere benzesinler ister ak tüylü hayvanlara.
Ayışığı geliyor aklıma en aygın, baygın, en yalancısı,
en küçük burjuvası.
Severmişim.
Yağmuru severmişim meğer
ağ gibi de inse üstüme ve damlayıp dağılsa da
camlarımda yüreğim
beni olduğum yerde bırakır ağlara dolanık ya da
bir damlanın
içinde ve çıkar yolculuğa hartada çizilmemiş bir
memlekete gider.
Yağmuru severmişim meğer.
Ama neden birdenbire keşfettim bu sevdaları
Prag-Berlin treninde
yanında pencerenin
altıncı cıgaramı yaktığımdan mı?
Bir eski ölümdür benim için.
Moskova’da kalan birilerini düşündüğümden mi
geberesiye
saçları saman sarısı, kirpikleri mavi [12].
Zifiri karanlıkta gidiyor tren.
zifiri karanlığı severmişim meğer.
Kıvılcımlar uçuşuyor lokomotiften
kıvılcımları severmişim meğer.
Meğer ne çok şeyi severmişim de altmışında
farkına vardım bunun
Prag-Berlin treninde yanında pencerenin
yeryüzünü dönülmez bir
yolculuğa çıkmışım gibi seyrederek.

Nâzım Hikmet

19 Nisan 1962

 

İrfan PAKSOY

Dipnotlar

[1]   Ozan Gündoğdu, 1812 Borodino Savaşı ve önümüzdeki dönemin şifreleri”, https://www.politik yol.com/ozan-gundogdu-yazdi-1812-borodino-savasi-ve-onumuzdeki-donemin-sifreleri/, Erişim Tarihi: 27.06.2019.

[2]   Nejla Yıldırım, “Adrey Bolkonski ve Piyer Bezuhov’un Hayatın Anlamını Arayışının L.N.Tolstoy’un Doğa Anlayışı Bağlamında Değerlendirilmesi”,  İdil Dergisi, Cilt 6, Sayı 38, Yıl 2017, ss. 2621-2630.

[3]   Dipnota konu olan Borodino ile, Napolyon komutasındaki Fransız Orduları ile Rus Ordusu arasında 7 Eylül 1812 tarihinde gerçekleşen ve Fransızların zaferiyle sonuçlanan Borodino Meydan Muharebesi kasdedilmektedir. Bahse konu muharebe hakkında hakkında kısa bilgi şiirin bitiminden sonraki sayfadadır (Bkz. s. 40).

[4]   Dipnota konu olan Andrey isimli şahıs Tolstoy’un ünlü Savaş ve Barış isimli eserindeki kahramandır. Bahse konu eserin kahramanı olan şahıs ve Nâzım’ın da “Andırey’in sırtüstü seyrettiği gök kubbe” şeklindeki betimleme hakkında detaylı bilgi yazının ilk üç sayfasında yer almaktadır.

[5]   Tolstoy’un “Savaş ve Barış” isimli eseri.

[6]   Peredelkino: Moskova’nın güney batısında bir oblast. Oblast ise şehirlerin birleştirilmesiyle oluşturulan özerk yerleşim birimleridir.

[7]   Vera Tulyakova (1932-2001), Nâzım’ın, Rus kökenli bayan arkadaşı ve 1960 yılında evlendiği 1963 yılında ölene dek de evli kaldığı eşi.

[8]   Koktobel, Kırım Yarımadasının doğusunda Karadeniz kıyısında bulunan ve Göktepe anlamına gelen bir yerleşim merkezidir.

[9]   Nâzım bu üç satırda Vera ile araçla Kırım’daki Koktopel’e giderken yaşadığı sıra dışı mutluluğu dile getirmektedir.

[10] Nâzım, 1921 yılında kısa süreli de olsa arkadaşı Vâlâ Nurettin ile birlikte Bolu’da öğretmen olarak bulunur.

[11] İvan Ayvazovski (1817-1900), eserlerinin yarıdan fazlasının konusu deniz manzaraları olan Ermeni asıllı Rus ressam.

[12] Nâzım, şiirin bu satırında Rus kökenli bayan arkadaşı (1960-1963 döneminde de eşi olan) Vera Tulyakova’ya atıfta bulunmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir