Sevgi, Merhamet, Vicdan… Sadece İrrasyonel Mi?

Ahmet Arslan‘ı dinlemekten keyif alıyorum. Yumuşak bir üslubu, net ama heyecanlı bir dili var.

Lâkin son zamanlarda kimi iddialarının, geleneksel ezberler üzerinde yükseldiğini düşünür oldum. Özellikle iki savı benim açımdan eleştiriye değer.

İlki, sevgi, merhamet, vicdan gibi kavramları, yekten, insanın “irrasyonel” yönü olarak kabul etme eğiliminde olması… Oysa bu kavramların, gayet işlevsel bir açıdan ele alınabileceğini düşünüyorum.

İnsan, birey olarak hayli zayıf ve doğada tek başına hayatta kalma ihtimali son derece düşük olan bir canlı türü. Ancak kompleks organizasyon yeteneği sayesinde, “sürü” haline geldiğinde üretebildiği güç, başka hiç bir canlıda gözlemlenemeyecek oranda artıyor.

Bireyin topluma katkı vermesinin ön koşulu, o toplumsal yapının kendi güvenliğini ve türün devamını sağlayacak nitelikte olması. İşte sevgi, merhamet, vicdan ya da adalet gibi ahlaki kavramlar bu toplumsal dayanışmanın sorunsuz işleyebilmesi, toplum içi çatışmanın minimize edilmesi ve üretilen bu toplumsal kalkanın sürdürülerek, türün devamıın güvenceye alınması için üretilmiş sosyal mekanizmalar olarak son derece “rasyoneller”. Arslan‘ın bu açıdan tarihsel olarak insanı en üst sıraya yerleştirip, onu tüm doğadan ve onun mekanizmalarından bağımsız, ayrı ve özel bir canlı olarak ele alan “homocentric” (insan merkezci) bakıştan pek de sıyrılamadığını düşünüyorum. Yani ahlak, vicdan, adalet gibi kavramlar bize ne  insan doğasının mistik bir lütfu, ne de tanrısal bir armağan. Tamamen evrimsel süreçte hayatta kalma ve türün devamını garantilemek adına  geliştirdiğimiz  sosyal mekanizmalar. Bu yönüyle de son derece “rasyoneller”.

İkincisi din-bilim ikileminde, dinin bir anlamlar dünyası yarattığı ancak bilimin sadece var olanı açıklamaya yönelik olup insanın anlamlandırma ihtiyacını karşılamadığı söylemi.

İlk bakışta kulağa doğru gibi geliyor. Ancak gözden kaçan şey, bu iki disiplinin farklı toplumsal yapıların ögeleri olduğudur.

Özellikle İbrahimi dinler, üretildikleri dönem ve toplumun ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde, hukuk, sosyal yaşam, ekonomi, ahlak, ibadet, gibi alanların bütününü içeren “paket model”lerdir. Çok da karmaşık yapıda olmayan Antik Çağ ve erken ortaçağ toplumları için bu tatmin edici ve işe yarar bir paketti. Eski dünya da zaten 15.yy sonlarına kadar, hem doğuda hem de batıda, bu “paket modeller” ile yaşamaya devam etti büyük ölçüde. Ancak 16.yy itibarıyla Batı’da bu “paket modeller”in içerdiği her bir alan, giderek kendi özerkliğini geliştirdi ve nihayetinde de bağımsız birer uzmanlık alanı haline dönüşme yoluna girdiler. Yani hukuk, ekonomi, etik, sosyoloji gibi alanlar bu paket modelin dışına taştıkça, dinlerin en temel argümanıyla bağlarını da zayıflatmaya hatta koparmaya başladılar. Zira artık üretim-paylaşım gibi en temel toplumsal dinamikler değişmeye başlamıştı. Kompleksleşen toplumsal yapıda artık bu “paket programlar” iş görmüyordu.

Bu manada, din ve bilimi karşılaştırmak, bir toplumsal modellemenin bütünüyle, bir diğerinin tek bir ögesini karşı karşıya getirmektir ki, buradan doğabilecek her türlü çıkarım hatalı olmaya mahkumdur. Yani din-bilim karşılaştırması, din-ekonomi ya da din-hukuk karşılaştırması kadar abesle iştigaldir. “Tamam, ekonomi, üretim -tüketim ve paylaşım mekanizmalarını dinden daha iyi açıklıyor ama din kadar yaşamı anlamlandırmıyor” demek saçmadır, zira yeni toplumsal yapıda ekonominin işlevi anlam üretmek değildir. Modern toplum anlamı tüm diğer alanlardan edindiği veriler ışığında, felsefe ve sanat üzerinden üretir. Ve nasıl ekonomi üretim tüketim ve paylaşım ilişkilerini dinden çok daha yetkin bir biçimde açıklıyorsa, çağdaş felsefe ve sanat da hayatı dine göre çok daha yetkin biçimde anlamlandırır.

Kaan BAHADIR

 

 

   

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir