50 Sene Sonra Geriye Düşen Bir İlim Adamı: Feroz Ahmad

Feroz Ahmad’ın “Jön Türkler Osmanlı İmparatorluğu’nu Kurtarma Mücadelesi 1914-1918” unvanlı kitabını zannımca çıkar çıkmaz alan ve okuyan ilk insanlardan biriyim. Hemen tüm kitapları kütüphanemizde mevcut ve okunmuş olan Ahmad’ın bu kitabını heyecanla alıp büyük bir beklentiyle okuduğumu ancak sükut-i hayale uğradığımı ifade etmeliyim.

Yazar, açık söylemek gerekirse 1969’ta yayınlanan ve Türkçeye 1971’de İttihat ve Terakki (1908-1914) adıyla tercüme edilen Young Turks’ten 50 sene yayınladığı ve özgün adı “The Young Turks Struggle For The Ottoman Empire, 1914-1918” olan bu kitabında maalesef 50 sene evvel yazdığı eserdeki kaliteyi ve doluluğu yakalayamamış. Kim bilir o kitabı da bir defa daha okumak gerekir.

Feroz Ahmad son kitabında yine meselelere genelde doğru bir bakış açısıyla yaklaşmış, tespitlerinde ve hükümlerinde adil olmaya çalışmış ancak kitabı biriktirilmiş notların düzgün bir şekilde işlenmesi haricinde bir vasfı haiz olamamış. 50 sene evvelki kitabı o zamanın mevcut kaynaklarına ve anlayışına göre dolgun sayılırdı ancak bu son kitapta beklediğimiz şey olgunluktu. Ahmad’ın bu son kitabı maalesef olgun olmadığı gibi güncel pek çok doktora tezi ve kitabın da bir hayli gerisinde.

İttihad ve Terakki Cemiyeti, İttihadçılık, I.Dünya Harbi ve İTC-Osmanlı münasebetleri birkaç asır sonra bile tüketilemeyecek zenginliktedir. Bu zenginlik bakan, bakmasını bilen için her zaman çarpıcı, orijinal tez ve tespitler serd etmeye müsaittir. Feroz Ahmad gibi biri madem mahut ve bir manada mehaz mütalaa olunan eserinin devamı mahiyetinde bir eser yayınlıyor hiç olmazsa 50 sene sonra akılda kalıcı birkaç tespit ve yoruma yer verebilmeliydi. Maalesef birkaç İngiliz arşiv vesikası haricinde çarpıcı bir kaynağa da tesadüf edemedik. Eğer fazla ileri gitmemiş olursak, başkalarının çarpıcı tespitlerine de pek yer verilmediğini söyleyebiliriz. Ahmad, kaynakçasına aldığı bazı eserlere ise sanki zoraki bir atıfta bulunmuş intibaı da vermektedir. Mesela Mustafa Aksakal’ın kitabına yapılan atıf olsa olur olmasa da kabilindendir.

Ahmad, eserinde bazı yerlerde satırlarını derinleştirse bir orijinallik değilse bile çarpıcılık yakalayabilirdi. Mesela I.Cihan Harbi hengamındaki ittifak görüşmelerinde Enver Paşa ve tarafsızlık yanlılarının tutumlarını ikna edici bir şekilde detaylandırabilirdi. Her ne kadar tarafsızlık yanlıları denilen bakanların çoğu özgül ağırlıkları zayıf kişiler de olsa Ahmad’ın hayli önem verdiği Cavid Bey üzerinden farklı yorum denemeleri mümkün olabilirdi. Gerçi Dr. Nazım’ın tarafsızlık yanlısı Cavid Bey’e “Çıfıt”, “dönme” gibi hakaretlerde bulunduğu hatta onu tehdit ettiği, Cavid’in de ciddî ciddî korktuğu bilindiği için bu hususta da Ahmad’ın biraz fazla çaba harcaması gerekirdi. Ahmad, Altay Cengizer’in Adil Hafızanın Işığında unvanlı kitabını görmüş olsaydı belki ittifak ile alakalı istifade ve atfa medar başkaca anekdotlar yakalayabilirdi. Ancak başta da söylediğimiz gibi Ahmad’ın eserinde her ne kadar orijinal ve çarpıcı tespit ve yorumlara pek fazla rastlanmıyorsa da yanlış ve yanıltıcı şeyler de çok değil. Mesela “Enver Paşa’nın Almanya yanlısı siyasete bu kadar bağlanmasına rağmen şu nokta da kayda değerdir: Eğer kabine arkadaşları kendisine başka bir alternatif gösterirlerse kendisi bu siyaseti terk etmeye hazırdı” gibi tespit veya yorumlar makuldür. Yine “Büyük devletler, İttihatçıların psikolojisini anlayamamıştı, korkutma ve yıldırma girişimlerine karşı durmalarına, gerçekten bağımsız olma ve Avrupa’nın dengi olarak muamele görme kararlılıklarına anlam veremiyorlardı. İttihatçılar bu hedefler etrafında birleşmişti; yalnızca söz konusu hedeflere götürecek yollar konusunda farklılaşıyorlardı. Almanya yanlısı ve İtilaf yanlısı denen gruplaşmalar da bu farklılığı yansıtıyordu” gibi tespitler de insaf ve vasi bir ihataya istinat etmektedir. Ahmad’ın Cavid Bey ile ilgili tespiti ise orijinalliğe yakın nadir tespitlerinden biridir: “Şu noktayı iyice vurgulamak gereklidir. İttifak antlaşmasına karşı çıkan Cavid Bey gibi kişilerin karşı çıkma gerekçesi, antlaşmanın Almanya’yla yapılması değil, Osmanlıların lehine yeteri kadar hüküm içermemesiydi”.

Ahmad, İttihadçılar hakkında insaf hükümlerine riayetle iştihar eden yazarlar makulesinden madud, Kemalizme göre İttihadçılığı yorumlamayan akademisyenler zümresine mensup olduğu ve de içeriye haricî bir olarak kaygısız baktığı için şu satırlarını da tabii karşılamak iktiza eder: “Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesi, Almanlar ile savaş yanlısı İttihatçı yöneticilerin çevirdikleri bir oyunun, bir gizli anlaşmanın sonucu değildi. Esas olarak, Enver Paşa’nın şahsında temsilcisini bulan, bütün İttihatçıların benimsediği vatanseverlik emellerinin belirlediği bir süreçti”.

Ahmad’ın bilhassa savaş yılları için “öne çıkarılan ideolojinin, kimi zaman iddia edildiği gibi Türk milliyetçiliği değil, İslamcılık olduğunu belirtmek yerinde olur”; “sözcülüğünü Yusuf Akçura ve çoğu Rusya kökenli başka Türklerin üstlendiği Pantürkistler, İttihatçı siyaset içinde aktif değildi” şeklinde serd ettiği hüküm ve tespitler artık orijinal ve çarpıcı değildir çünkü bunların hakikat olduğu ve yaygınlaştığı erbabı nezdinde tartışmasızdır.

Ahmad’ın Hürriyet ve İtilaf liderleri, İttihadçıların Rum ve Ermenilerle ilişkileri hakkında yazdıkları da yine namuslu bir ilim adamına yaraşır ve yakışır tarzdadır. Osmanlı Devleti ve hele de İttihadçılar mevzubahis olduğunda allame-i cihandan ma’dud şahıslar bile bu vasıflarını ahlaksızlıkla rahnedâr ve lekedâr edebiliyorlar.

Feroz Ahmad’ın satırlarını biraz daha derinleştirip inceleştirse başarılı olacağı noktalardan biri de İTC’nin “bir liderler partisi” olduğu olgusuydu. Ancak Feroz burada da efradını cami ağyarını mani bir ihtisara ihtiyaç hissetmemiştir.

Ahmad’ın eserinde birkaç da haksızlık mevcuttur. “Kara Kemal’in Cemiyet-i Esnaf’ının yaptığı yolsuzlukların önlenememesi üzerine İsmail Canbolat Mayıs 1916’da İstanbul şehreminliğini bıraktı” ifadesi haksızlıktır. Ahmad, “Kara Kemal, gayrimüslim esnaf ve tüccarın yerine Müslümanları getirdi ve bu belli bir haksızlığa yol açtı” dese, itirazımız olmazdı. Ahmad’ın ilerleyen sayfalarda da Kara Kemal’in İaşe Nazırı olması hasebiyle “Kara Kemal’e kronik gıda sıkıntısıyla başa çıkmak gibi bir acil bir görev verilmişti-bazılarına göre, hırsızları yakalamak işinin altından kalkması bir hırsızdan bekleniyordu” gibi ifadeler kullanması mezbur hakkında peşin hükme sahip olduğu intibaını veriyor. Ayrıca Ahmad insaflı ve makul bir bakış açısıyla bezeli kitabının sonlarına doğru Alman-Osmanlı ittifakını izah ederken “İstanbul ikincil, hatta bağımlı konumdaki bir ortaktı; rolü, her zaman Berlin’in stratejik ve siyasi çıkarlarını genişletmekten ibaretti” demektedir. Bu satırlar Alman ve Avusturya bakış açısını aksettirmek içinse mesele değil ancak bu, bizatihi Ahmad’ın görüşü ise-ki öyle anlaşılıyor- kendisinin açık bir tenakuza düştüğünü ifade etmeliyiz. Osmanlı Devleti’nin savaş boyunca ortaklık görevi çerçevesinde hareket etmesi kendi çıkarlarına ters bir şey yaptığı veya bunlara izin verdiği manasına hamledilemez. Ayrıca İttihatçıların çoğundan bahisle onlar için savaş sonrası “örtük bir Alman manda yönetimine razı olmak zorunda kalınacağını kabul ediyordu” ifadesi şayet tercümeden kaynaklı bir serbest ifade tarzı değilse mahza garabettir. Kanaatimce Ahmad’ın kastettiği İttihatçıların iktisadî yardım ve dayanışma arzu ve mülahazası Sivas Kongresi’nde hüküm altına alınan mülahazadan daha hafif tedaileri haizdi.

Enver Paşa hakkında eserin genelinde insaf ve nesnellikten uzaklaşmayan Ahmad’ın kitabın sonlarında Talat Paşa ve Cavid Bey Almanlara yardım için başvururken, Enver Paşa ordunun Bakü üzerine ilerlemesi emrini vermiş ve şehir 5 Ağustos’ta düşmüştü. Mevcut şartlar altında Bakü’nün ele geçirilmesi anlamsızdı. Bu, Enver Paşa’nın hızla gerileyen itibarını yeniden kazanmaya yönelik son bir girişimi, göz boyama amaçlı beyhude bir hareketi olarak yorumlanabilir” diyerek bir çuval inciri de berbat etmiştir.

Ahmad bilmelidir ki, “Bakü’nün fethi” Enver’in sonraki Türkistan mücadelesinin de göstereceği üzere onun İttihad-ı İslam telakkisinin bir tezahürü idi. Enver, üstelik Türk ve aynı boydan olduğumuz bir Müslüman unsuru göz boyama veya kendi şahsi itibarı için değil, bir inanç iktizasınca önemsiyordu. Enver, itibarını hep korumuş ve bu fani dünyadan öylece çekip gitmiştir. O hataları hatta ağır kusurları olan biriydi ancak girmediği, girmeyeceği hiçbir ateşe fakir askerleri sürmüş değildi. Onun bugün felaket sebebi olarak görülmesi mümkün ağır kusurlarından biri de herkesi kendisi gibi canından çok kolay vazgeçecek zannetmesiydi. Maalesef Enver, askerin hepsini her cephede aynı azim ve kararlılıkla mücadele edecek vasıfta insanlar kabul ediyordu. Enver, neticede cüret ve cesarette subaylara emsal de olmuştur. Kaldı ki Osmanlı ordusundaki genç subay ve paşaların hemen hepsi de mevcut konumlarını ona borçluydu. Bunu en iyi bilenlerden biri olan Mustafa Kemal’in, Sakarya’da hayli yüksek bir performans sergilemesinin sebeplerinden biri de bir mağlubiyet halinde Batum’da bekleyen Enver’in içeri gireceği ve subayların çoğunun da ona itaat edeceği gerçeği idi.

Feroz Ahmad’ın bu kitabı belki 30 sene evvel yazılsaydı bir ihtimal kaynak vasfını haiz olabilirdi. Ancak İTC ve I.Cihan Harbi hakkında yayın çeşitliliğinin ve sayısının hayli arttığı günümüzde bu eser, vazgeçilmez, olmaz olmaz kategorisinde değerlendirilmeyi hak etmeyecektir kanaatindeyim. Okumaktan ise zarar gelmeyeceği izahtan varestedir.

İsmail KÜÇÜKKILINÇ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...