Bekleyişin Umutsuz Şarkısı

Üzerinde yaşadığımız coğrafya hakkında ne zaman cümleler kurmaya başlasak ister istemez acı, hüzün, yitiriş, yitiklik, sonu gelmez beklemeler, sonsuz aramalar ardı ardına sıralanır. Uzunca bir zamandır en büyük hasretlerimizden biri konuşurken dudaklarımızdan güzel cümlelerin dökülmesi, umut dolu sözlerin şaha kalkması, güzelliklerin sonsuz bir sohbete dalması… Acıyla karılmış bir harcı var bu toprakların. Gözyaşının suladığı ve gözyaşıyla sulanan… Anaların gözyaşları debisi yüksek ırmak gibi. Acılar çağlayanına dönüşüyor bu coğrafyada yaşamak. 

“Bekleyişin Şarkısı” romanında Mehtap Ceyran acıyı, kederi, yitirişi, bekleyişi, arayışı arı duru bir dille anlatıyor. En sağlamından, en yüreğe dokunanından, en gerçeğinden… Evlerinden alınan ve bir daha geri dönmeyen, bir daha haber alınamayan, ölüsünün bile bulunamadığı hayatları anlatıyor. Kendi giderken arkasında vicdanları sızlatan, bir yıkım bırakan gencecik insanlardan biri olan Mahir’i… Gençleri, gençliği yitip gidenleri… Yok olanları, sanki hiç yaşamamış olanları… Dünya rüzgârında hiç yoğa külleri göğe savrulanları… Yaşamayı ve yaşatmayı bilmeyen bir coğrafyanın kekreliğini… Sahiden ne çok yitiğiz, ne çok ölüyüz…

Kaybolmak, yitip gitmek bu sefer  “Bekleyişin Şarkısı”nda dile geliyor. Yazar, biraz önce de bahsettiğimiz gibi yitip gitmek, bir daha dönmemek, dönememek gibi olguların bu coğrafyanın kaderi olduğundan, anlatısında herhangi bir yer adından bahsetmiyor. Mekân yok… Çünkü her an her yerde başımıza gelebilir bu olaylar… Yani mekânı belli olmayan, bir gün birilerimizin karşılaşabileceği ihtimalinin olduğu gerçekler. Bugün ülkemizin doğusunda yoğun yaşanıyor. Yarın nerede yaşanır bilmiyoruz.

Sinematografik bir dilin, görsel anlatımın bütün imkânlarıyla zenginleşmiş metinde yıllardır terzilik yapan Rahşan Teyze’nin kaybedilen oğlu Mahir’i beklemesi ve onu araması, ararken de yazarın Teyzesi Rahşan Hanımı yitirmesi anlatılıyor. Yani zincirleme bir yitiş ve yitiriş. Rahşan Teyzenin oğlu siyaset rüzgârının sert estiği doksanlarda silahlı kişilerce evinden kaçırılır ve bir daha Mahir’den haber alınamaz. Doksanlı yılların beyaz torosları, maskeli adamlar, kendi çocuklarını yiyen bir deve dönüşen politik süreç… Yazar hem kendinin, hem Teyzesi’nin ruh halini hem de kentin büyük suskunluğa ve karamsarlığa bürünmesini çarpıcı bir şekilde anlatıyor. Yazarın teyzesini ararken ki psikolojisi, geçmişin ve şimdinin bir sinema sahnesi gibi ayrıntılı bir şekilde yansıtılması ve bu yansıtma esnasında kasvetli havanın hissettirilmesi bir başarı olarak görülebilir. Şehrin sokaklarında dolaşırken âdeta o anları yaşıyorsunuz. Siz de yazara eşlik ederek kayıpları soruyor, soruşturuyorsunuz. 

Kentin bütün sokaklarını geziyoruz. Kapalı dükkânlar, endişeli insanlar, her tarafta tarifsiz bir boşluk, anlamsızlığa gömülmüş hayatlar… Ceran kentin ve insanların üzerine sinmiş bu karanlık atmosferi hem kent üzerinden hem de insanlar üzerinden başarıyla yansıtıyor. Kent kasvetli, insanlar huzursuz… Sokaklar korku dolu, endişeli…. 

Kitabın daha ilk satırlarında “Günlük hayat bulanık, gerçeklikten kopuk ve alabildiğine sertti.”  cümlesiyle ne kadar zor bir yaşamın olduğunu peşinen belirtiyor.

Mehtap Hanım kendini bir hafıza yazarı olarak tanımlıyor. Aslında çok ironik bir durum ortaya çıkıyor. Hafızası olmayan bir toplumda, belleği dumura uğramış bir coğrafyada, acıları ve travmalarıyla hesaplaşmak yerine bunları unutmanın labirentlerine hapseden insanların arasında hafıza yazarı olmak gerçekten derin bir ironi barındırıyor kanımca. Bu hem ironik hem de çok zor. Yazar bu zorluğu üstleniyor. Dil yaşanılanı anlatırken aslında onları sınırlarda. Çünkü dilin sınırları bellidir. Rahşan Teyze’nin içinde bulunduğu durumu, altüst olan psikolojisini hatta aklını yitirişini ne kadar anlatabiliriz ki? Burada iş yazarın duygu ve ruh dünyasına düşüyor. Hissetmeye… Mehtap Ceyran teyzesinin üzerine çöken, onda iz bırakan acıyı ve hüznü dilin bütün imkânlarını zorlayarak anlatıyor. Sinematografik kurgu bu anlatımı güçlendiriyor.

“Karın beyaz boşluğuna karışıp kaybolmak.” Romandaki bu cümle bir şiir mısrası gibi güçlü. Görselliği insanı içine alıyor. Ama bu ifade varolan travma sonucu gerçeklik duygusunun kaybolması sonucunda asıl olayı naifleştirme ya da romantizme dönüştürme tehlikesini taşıyor. Burada yazar kendi yaşadığı tecrübelerinde yardımıyla ne bu romantizme düşüyor ne de sloganikleşmeye. Bir gerçeklik var ve bu anlatılmalı. Yazar bunu yapıyor.

Roman boyunca hep kaybolmak var. Ana izlek yitmek, kaybolmak. Bu yitiş bile isteye bir yitiş değil. Asıl trajedi burada. Ve bunu acıyı yaşayan ve kaybeden dışındaki çoğu insanın anlayamaması… Ne yazık ki ortak hafıza, bilinç insanların ayrıştırıldığı gibi ayrıştırılmış. İnsanlarımızın artık birbirinin acısına ve sevincine tahammülü yok. Zaten gerçekliğini kaybeden toplumlarda acı da sevinç de birbirine karışır. İnsanlar ne acısına üzülmeyi becerebilir ne de sevinmeyi… Belki tehlikeli bir bekleyiş belki içinde yitip gidilen bir gürültü ortalığı kaplar.     

Mahir’in kaybolması ve bunun etkisinin Rahşan Teyze üzerinde yavaş yavaş dev bir canavara dönüşerek onu yutması yüreğimize taş gibi oturuyor. Bir evladın arkasından bir anne de yitip gidiyor. Sindirmek zor…

“Bazı arkadaşlarım anlamıyor, sık sık gözlerini üzerime dikip soruyorlardı:

“Ne istiyorsun?”

“Yaşamak istiyorum”

Hırstan, fazlalıktan, korkudan ve beklemelerden uzak basit bir yaşamak.”  

Romandan aldığım bu alıntı aslında hepimizin isteğinin kağıda dökülmesi olmuş. Aynı zamanda bu cümleler bizi metalaştıran modern kapitalizme de bir eleştiri.

“Bekleyişin Şarkısı” bir kış romanı aynı zamanda. Kış mevsiminin ve yaşanan trajedilerin bütün kasveti mekânlarda ve içimizde. Bir kayıp annesinin çırpınışları ve kendini yokluğa teslim etmesi… Ruhlarımızda derin yara… İnsanlıkla aramıza örülen kalın duvarlar… Hafızasız bir toplumdan acıların hafızasına göçüş… Dilsiz acılar, kelamsız dudaklar. Derin ve bitimsiz yalnızlık… Bir yaranın kabuğu soyulurken ki ıstırap… Ne çok kayboluyoruz ve ne de çok ölüyoruz…

Aramanın aynı zamanda bir yitmek olduğunu da öğretiyor “Bekleyişin Şarkısı”. Beklerken aslında hiç beklememeyi ve kaybolup gitmeyi… Merhametsizliğimize bir ağıt oluyor bu roman. Kendine, insana, hayvana, doğaya saygıyı yitirmenin karabasanı…

Velhasıl “Bekleyişin Şarkışı”, “Söyletir dilsizi, ağlatır körü”

Muaz ERGÜ

       

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir