Bir Büyük Rüyanın Peşinde: Muaz Ergü

Rüyalar görür Muaz Ergü… Hiç bitmeyen… Büyük rüyalar… Ağıtlar yakar… Hem de feryat figan… Hiç bitmeyen… Medeniyete, şehirlere, isimsiz kahramanlara, coğrafyaya, insanlığa… Türklere, Kürtlere, Araplara, Farslara… Halepçe’ye, Bağdat’a, Semerkand’a, İstanbul’a… Cümle insana, insanlığa; İslam’ın yitikliğine, Ali’ye, Ebu Zer’e, Hüseyin’e, İmam Cafer’e, Medine Müdafaasında askerlerine çekirge yeme fetvası verdiren kahraman Fahrettin Paşa’ya, Mehmet Akif’e… Derinden çağlayarak gelir gönül ırmağı; derinden, ağır… Sarsar insanı, tüm içtenliği, vefası, sadakati, derdi, ıstırabı Muaz Ergü’nün.

Yazmak için yazmaz. Vefası olmayanın sadakatinin de olmayacağının bilinci ve derinliği ile yazar. Tarihini ve talihini –bilerek veya bilmeyerek- modern kapitalist pazara sürmüş olan, kendi tarihsel hafızasını unutmuş, kıblesini kaybetmiş Müslüman birey ve toplumlara o, tarihin ve medeniyetin izini sürer. Müslüman birey ve toplum, kendi medeniyetini kapitalist pazarda hoyratça pazarlarken o ağıtlar yakar, feryat eder hakikatin evinde. Kalbi titremektedir her kelimesinde, cümlesinde. Kelimeler, onun boğazında düğümleniyor olmalı ki her metninde bitmeyen, devrilen, sarsılan ve sarsan söylemleri vardır:

“Kervankıranların kırıp geçirdiği, kervansaraylarının yağmalandığı şehirler… Bizim şehirlerimiz. Peygamber kervanları gittiğinden beri güneş kana batıyor buralarda. Bir Batı gerçeğinde kana batıyor bin bir gece masalları. Cinler koynuna Ay’ı almış, kaçıyor diyar diyar. Unutulmuş menkıbeler sızlıyor yapayalnız köşelerde. Yağmur bir hicran-ı mübin gibi düşüyor çocukların saçlarına. Kurnasında kurumuş bütün sular. Yaralı ceylanlar suya hasret. Yollar yolcusuna… Hicaz demiryollarında bir istasyonda unutulmuş ucu yanık mendil gibi mahzun duruyor şimdi bütün hatıralarımız. Öylesine yalnız. Öylesine… Rumeli’de bir bedestende pas tutuyor yemenilerin oyası. Bedestenler bir yangın yeri. Bir yangın…”

Okumaya, tefekkür etmeye, öğrendiklerini sindirmeye çalışan -belki de kan grubunun 0 Rh negatif olmasından kaynaklanan- negatif/eleştirel bir düşünceye sahip olan biri olarak kitaplara kolay kolay teslim olmam. Bir metnin ve onun yazarının bilinçaltında neler yatar; bunu hep merak eder ve bu yaklaşımla kitap/metin okurum. Hepimizin hayatında bizleri sarsan eserler vardır. Hakikatin diğer yönünde, dünyayı ve insanlığı biçimlendiren kitaplar vardır. Editörlüğünü yapmaktan büyük onur duyduğum Muaz Ergü’nün “Bir Büyük Rüyanın Çocuklarıydık Biz” adlı eseri de bu kategoriye giren nadide eserlerden biridir. Bu cümlenin keskin olduğunun farkındayım. Eğer bir kitap -M. İkbal’in deyimiyle- yazarı tarafından “ciğerlerinden kamışla kan çekerek yazılmışsa” bunu test edecek tek şey de o kitabın bizde yarattığı içsel sarsıntıdır. Hayatım boyunca beni bu denli sarsan eserlerin sayısı bir elin parmağını geçmez. Muaz Ergü’nün kitabının editörlüğünü yaparken hemen hemen her metninde yoğun bir hüzün yağmuruna tutuldum ve zaman zaman ağladım. Çoğu zaman editörlüğü, redaksiyonu, tashihleri unuttum. (Metinleri de buna çok ihtiyaç duymuyor zaten.) Metinlerin akışına kapıldım. Tekrar tekrar dönüp aynı metni birkaç kez okudum. Metni sindirdikten, kalbim ve aklım ferahladıktan sonra editörlüğe devam ettim. “Ne çok yenilgi var kader kitabımızda. Ne çok yenilmişiz biz!.. Ne çok!.. Tarihin ırmağı hep bizim yenilgilerimizi akıtmış. Yenilgilerimizle akmış durmadan.” derken Muaz Ergü, bir kez daha yeniliyordum tarihimde ve talihimde. Ama bu yenilgi, kaybetmeye değil, kazanmaya dair bir yenilgi oldu hep.

“Bir Büyük Rüyanın Çocuklarıydık Biz…” Hem de ne rüya!.. Aksakallı dedeler görürdük bu rüyada, susuzluktan kuruyan dudaklarımıza bir damla su ararken bir çeşmenin başında, abdest alıp bize yol göstermeye çalışan aksakallı dedeler… Tarihin en karanlık dehlizlerine sürgün edildiğimizde yolumuzu aydınlatırlardı. Ellerimizden tutar, uçurumun kenarındayken bizi geriye çekip yaşamın nefesini üflerlerdi yüzümüze. Ne ki, bu rüyanın üzerinden yüzyıllar geçti. Biz rüyayı, rüya da bizi unuttu. Ama Muaz Ergü’ün rüyaları, rüyaların da Muaz Ergü’yü unutmadığına şahitlik edebilirim.

Muaz Ergü’nün metinleri, hâlâ rüya görmeye devam eden bir zihinden akıp gelmektedir. Derin bir ah çekişin sonunda çıkan tek nefeslik kelimelerin sırtına, bu rüyanın tüm yükünü sığdırabilen bir ustalık, dert, sancı, özlem ve hasretle yazar Muaz Ergü. Kelimeleri derinlerden söküp getirir; ta kalbimizin, aklımızın tam orta yerine saplar, varsa rüyaya dair az bir vefamız, bizi içsel bir sarsıntıyla sarsar. Çünkü yazmak için yazmaz Muaz Ergü, rüya görmeye devam ettiği için yazar… Derin bir vefa ve sadakatle yazar. Dili bükmez, kelimeleri yormaz. Devrik cümleleriyle lineer tarih anlayışlarına, ilerlemeci modern ve post modern tüm anlatılara kendi rüyasıyla meydan okur böylece. Bizi geriye çekerken yayıyla, aynı zamanda geleceğe, en uzağa da fırlatır benliğimizi. Yakamızdan tutar önce, sonra kalbimizden ve aklımızdan… Volkanik bir patlamadan çıkmış kelimeleri kor halindedir, yakar yüreğini okuyanın. Ciğer kanıyla harlar cümlelerini, tüm metinlerinde bunu görmek mümkündür. Çünkü dedim ya, yazmak için yazmaz Muaz Ergü. Neden mi yazar? Burada durmak ve tefekkür etmek lazım onun metinlerini. O da öyle söyler bize: “Duralım ve Tefekkür Edelim.” Ve haykıralım: Evet biz “Bir Büyük Rüyanın Çocuklarıyız.” Bu rüyadan kaçanlara inat, biz bu rüyaları görmeye devam edeceğiz. Kalan sağlar bizimdir!

Gürgün KARAMAN

Not: Muaz Ergü’nün “Bir Büyük Rüyanın Çocuklarıydık Biz” adlı eseri “Bir Kitap Yayınevinden” çıktı. Okumamak, emin olun, bu coğrafyada yaşadığımız ağır hayatın en büyük kayıplarından biri olacaktır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...