Bir Göçmen Köyü: Nalköyü

Dergâh dergisinin 2019 Aralık sayısında yayımlanan ‘Göçmenler ve Göçebeler’ başlıklı yazım için çok sayıda teşekkür ve tebrik mesajı aldım ama beni en çok sevindiren, Prof. Dr. Mustafa İsen’in ‘Bir Muhacir Köyünün Hikâyesi: Nalköyü’ kitabıyla beraber gelen takdiri oldu. Kitap çıkalı birkaç ay olmuş, daha dumanı üstünde…

Bir solukta ama şaşkınlık içinde okudum. Çocukken benim de dikkat ettiğim her ayrıntıyı kaydetmiş, yazar. Olabilir miydi? Bir başkasının gözlemleriyle böylesine tıpatıp uyuşabilir miydi tespitlerim? Akdeniz’e nerdeyse yürüme mesafesinde, ağırlıklı nüfusu yörüklerden oluşan ama içinde göçmenlerin de bulunduğu bir kasabada büyüdüm. Bizim göçmenlerin kısmen kapalı dünyasına ilişkin ayrıntıların nerdeyse tamamı var kitapta. Eski fotoğrafları karıştırırken çoğumuzun içine düştüğü hüzün ve mutluluk arası bir duyguydu, hissettiğim.

Vakitli vakitsiz yıllardır beni hep kendine, hep sokağa çağırıp duran içimdeki göçebe yörük çocuğu, sadece bir oyun arkadaşı değil bir ruh arkadaşı da bulmuş gibi mutlu oldu, kitap bitince. Şu ya da bu sebeple çocukken hakkını vererek doyasıya katışıp kaynaşamadığım bir göçmen çocuğu, bunca yıl sonra ruh arkadaşı olabilir miydi, bana? Neden olmasın? Amerikalı yazar Marlo Morgan Bir Çift Yürek adlı romanında binlerce kilometre uzaktaki bir Aborjin yerlisini kendisine ruh arkadaşı olarak seçtiğini anlatmıyor mu?

Yazar, tevazu gösterip -belki de akademik bir çalışma olmadığını düşündüğü için- unvanını kullanmamış kitabın kapağında. Ama hem çalışmanın biçim bakımından tanzimi hem de dil ve üslup kitabın bir akademisyen tarafından hazırlanmış olduğunu ele veriyor. Bu akademik üslup bazı bölümlerde, mesela yerel ağızla ilgili bölümde, iyice belirginleşiyor.

Ben en çok süt taşırmayan tencerenin anlatıldığı bölümle ‘Hadi Beni Gönder’ başlıklı bölümü sevdim; onlarla başlamak istiyorum.

Toplumda örneğini sıkça gördüğümüz, belirli özelliklerle temayüz ederek bir tip oluşturan hemen hemen her Türk kadını gibi yazarın annesi de güneşi uyandıran kadınlardandır. Hane halkı sıcak yatağın son demlerini yaşarken o çoktan inekleri sağıp sürüye katmış; kümesin kapısını açıp yumurtaları toplamış ve köpeğin yalını vermiştir. Ama koca evin işi mi biter? Hamuru yoğurup mayasını beklemek, ocağı yakıp sütü pişirmek lazım. Çor çocuk aç kalkar birazdan, sabah çorbası da hazır olmalı sıcak sıcak… Tek başına, aynı anda onca işe yetişmeye çalışmak kolay mı? Ya süt taşacaktır ocakta ya da hamur ekşiyecektir teknede. Çocukken annesinin telaşına kim bilir kaç kez tanık olan yazar, yıllar sonra yurt dışına çıktığında, süt taşırmayan bir tencere görür ve annesine götürmek üzere hemen alır. Açık söylemek gerekirse bu hediye çok şey anlattı, bana: Anacığım, bir işin ucundan tutamayacak kadar küçüktüm ama bizim için gösterdiğin çaba ve harcadığın emeğin farkındaydım, onca iş arasında taşan süte ya da aksayan işlere ne kadar üzüldüğünü görüyordum; işte senelerdir bu takdiri ifade etmenin ve bir nebze de olsa yükünü hafifletmenin yollarını arıyorum her fırsatta.

Sizin de dikkatinizi çekti mi bilmiyorum? Televizyon reklamlarında, özel günlerde eşe ya da anneye mutfak eşyası almak küçümsenmekte, izleyici muhatabına özgü hediye alması için yönlendirilmektedir. Kapitalizmin tahriki ya da tüketim toplumunun körüklenmesine ilişkin söylenmesi gerekenleri, cevap hakkımı saklı tutarak geçiyorum. Ama bu reklam metnini hazırlayanlara bir çift lafım var: Bizim analarımız, kendilerine özel bir hediye alınmasından daha fazla mutlu olur, çocuklarının önüne bir kap sıcak çorba koyduğunda. Bunu da yazın!

‘Hadi Beni Gönder’… Bu bölümde yazar, köyün bir kenarında çadır kuran ve demircilikle uğraşan çingenelerden söz eder. Çingene kadınları ev ev dolaşarak un, bulgur, mısır ya da fasulye toplamaktadır. Yazarın, işleri bir türlü bitmek bilmeyen annesi, dilenci kadının talebini hemen karşılayamaz. Ne var ki kapıda bekleyen kadın, ev sahibinin kendini eli boş göndermeyeceğinden o kadar emidir ki ikide bir ‘Hadi beni gönder.’ diye seslenir. Sanki dilenci değil de komşu kadın ödünç bir şey istemeye gelmiş gibidir. İşte el kadar çocukken duyduğu bu ses, yıllardır kulağında çınlayıp durmaktadır yazarın.

Yeni öğrendiklerim… Ilıka ve ilesa… Yazarın verdiği bilgilere göre baharda boy veren düzgün ıhlamur dallarından soyulan kabuklar, bir müddet suda bekletilmekte ve kabuğun iç kısmında oluşan ipeksi dokudan doğal bir ip elde edilmekteymiş. Ilıka bu ipe verilen admış… Çok da sağlam olan bu ip, vaktiyle oldukça fonksiyonel biçimde kullanılmaktaymış Nalköyü’nde. Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğü’nde ılıka’nın Bilecik’ten derlendiği kaydedilmiş ama ilesa hakkında herhangi bir bilgi bulamadım maalesef. Araştırmaya değer…

İktisatçılar ekonomik gelişme ile üretim biçimi arasındaki sıkı ilişkinin altını çizer. Hem sağlam hem de doğal olduğu vurgulanan ılıka’nın ticari bir değer kazanması ne güzel olurdu, değil mi? Böyle bir faaliyetle, organik ürünlerin yeniden muteber olmaya başladığı günümüzde ılıka paraya dönüşebilirdi. Üstüne bir de sözcük tozlu kitap sayfalarından kurtulup yeniden kullanıma sokulmuş olurdu.

Yeni öğrendiğim bir başka şey de adım ekmeği. İçine kuru üzüm gibi tatlandırıcı yiyecek konulan bu ekmek, cuma günü yapılıp dağıtılırmış, Nalköyü’nde. Adım ekmeğinin, vakti geldiği halde yürümesi geciken ya da yürürken çok sık düşen çocuklara yardımcı olacağına inanılmaktaymış. Dahası gelenek, çocuğun yürümeye başlamasını kutlamak amacını da taşımaktaymış. Çocuk gelişiminde görülen ilkler, Türk kültüründe önemli bir yere sahiptir. Anadolu’da yaygın olan ve hedik ya da diş bulguru denilen gelenekle de çocuğun ilk çıkan dişinin kutlandığı bilinmektedir.

Çocuk gelişimi demişken, eksik kaldığını düşündüğüm bir konuya da ekleme yapmak istiyorum. Zira kitapta geçen aydaşık olmak sözüyle ilgili okuyucunun daha çok bilgiye ihtiyaç duyacağını düşünüyorum. ‘Zayıflamak, zayıf düşmek’ anlamındaki aydaş olmak ya da aydaşık olmak, aslında hamilelik ve doğuma ilişkin bir terimdir. Yeni doğum yapan kadın, daha bebeğini emzirirken birkaç ay içinde tekrar hamile kalırsa sütünün tadı bozulur. Bu biyolojik değişim sonunda, henüz birkaç aylık olan bebek tadı bozulan sütü almaz. Sağlıklı anne sütünden mahrum kalan bebek, doğal olarak zayıflar ve hastalık riski artar. Hasılı, aydaşık olma, aynı ay içinde hem bebeğe süt vermeyi hem de yeniden hamile kalma durumunu ifade eder. Aydaş bebeklerin daha çok korunmaya ihtiyacı vardır. Bu hassasiyet toplumda konuyla ilgili bazı geleneklerin oluşmasına zemin hazırlamıştır. Çukurova’daki yörüklerde de aydaş çocuğun kilo alması ya da hastalıktan korunması için aydaş aşı geleneği vardır.

Kitapta bana ilginç gelen bilgilerden biri de zaman tanzimi ile ilgili. Nalköyü’nde iki mevsim vardır: yaz ve kış. Yaz, 6 Mayıs’ta Hıdırellez’le başlar ve 8 Kasım’a kadar devam eder. Sonrası kış. Köyde her şey bu zamanlama üzerinden hesaplanır. Gündelik hayatta ne baharın ne de sonbaharın karşılığı vardır. Gün, güneşin batışıyla biter ve yeni gün başlar. Müslüman dünyasına özgü bir tanzimdir bu. Yazdığı küçük bir denemeyle Müslüman Saati’ne ağıt yakan Ahmet Haşim gibi yazar da zaman’a ait kaybettiği kültürel değerleri hüzünle anlatır. Göçmen kültürüne ait bu ilginç bilgiler, Erhan Aydın’nın doktora tezi olarak hazırladığı ‘Türk Dilinde Zaman Adları’ başlıklı çalışmada var mıdır acaba?

Fotoğraf yazıları… Kitapta konuyla ilgili bir dipnota sıkıştırılmış sadece iki örnek var, ikisi de babasının askerden gönderdiği fotoğrafın arkasında kayıtlı:

Kendim uzakta isem hayalim yakın
Resmime bakıp da ağlamayın sakın
Bu can bir kuştur uçar görülmez
Ebedi bir âtırâ (hatıra) kalpten silinmez
Güneş olsun yurdumun ufkunda doğsun size.

Yazar, konuyla ilgili elinde çok az malzeme olduğunu söylüyor. Kim bilir belki de akademisyen olmanın getirdiği alışkanlıkla düşülen bir dipnotla geçiştirilmiş konu. Oysa müstakil bir bölüm olmayı fazlasıyla hak ediyor. Keşke daha çok malzeme olsaymış… Genç araştırmacılar için de bir tavsiye: Fotoğraf arkası yazıları üzerinde yapılacak olan bir çalışma, sadece Türk insanının sosyolojik değişimi değil aynı zamanda dil ve kültür tarihiminiz seyri hakkında da ilginç bilgilerin ortaya çıkmasına yardımcı olabilir. Şahsen, tarihi bireyler üzerinden okumayı daha güvenilir bulduğumu söylemeliyim.

Belki eğitimci olmanın omuzlarına yüklediği sorumluluktan belki de siyasetçi olmanın getirdiği ağırlıktan, çocukken duyduğu, köy hayatında çok da yadırganmayan edebe aykırı sözcükleri aktarmamak için gayret göstermiş, yazar. Bu hassasiyetin metnin dilini yapaylaştırdığını belirtmeli ve bir okuyucu olarak, aleni değil ama kıyısından köşesinden ima yoluyla da olsa bunları da duymak istediğimi itiraf etmeliyim. En azından, göçmenlerin duaları kadar beddualarını da öğrenmeye hakkım var, değil mi?

Düğünlerden doğuma, yemek kültüründen kılık kıyafete, sosyal hayattan ticarete, çarşı pazardan köydeki dini hayata kadar daha çok şey bulacaksınız kitapta. Kültür tarihimiz açısından bunların her biri diğerinden daha kıymetli. Toplumsal değişimin hızlandığı, yerel olan her şeyin kolayca kaybolduğu bir dönemde, kültür dünyamıza ait her detayın kaydedilmesini önemsiyor ve bu tür kitapların çoğalmasını gönülden arzuluyorum. Bu itibarla Kapı Yayınları arasında çıkan çalışmasından dolayı müteşekkir olduğumu yazara iletmek isterim. Aslında kitapla ilgili aktaracağım daha çok şey ama burada kesiyorum. Okuyucudaki tecessüs duygusu tahrik edilmeli ama öldürülmemeli değil mi?

İstanbullu zengin bir Rum aileye mensup olan Konstantinos Kavafis 1863’te İskenderiye’de doğar. 1882’de İngiliz işgalinden sonra İstanbul’a dönmek zorunda kalan Kavafis, İskenderiye için yazdığı meşhur şiirinde şunları söyler:

Bu kent peşini bırakmayacak.
Aynı sokaklarda dolaşacak,
Aynı mahallede yaşlanacaksın;
Aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Bu kenttir gidip gideceğin yer.
Bir başkasını umma.
Bir gemi yok, bir yol yok sana.

İşte Nalköyü de bir akademisyen ve siyasetçi olarak yurt içinde yüzlerce şehir, yurt dışında onlarca ülke gezen Mustafa İsen’in peşini bırakmamıştır. Onca yer gezdikten sonra anasının eteğini tutarak tayladığı baba ocağında bulmuştur kendini, saçları ağarmış biçimde. Okuyucu olarak sizi de çağırıyor bu eve; hadi buyrun, kapıda kalmayın, içeri girin!

Mustafa SARI

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...