Bir Gün Tek Başına

Önce Bir Sitem

Bütün iyi adamlar iyi atlara binip binip gidiyorlar… Yerleri doldurulmadan… Bizler de yok o sağcıydı, yok bu solcuydu diye diye, yok o şucuydu, yok bu bucuydu diye söyleye söyleye varlıklarını, kıymetlerini, değerlerini, ağırlıklarını, zenginliklerini, hazinelerini bilmeden… Anadolu’nun rengârenk bir çiçek bahçesi olmasının ne büyük bir zenginlik olduğunu anlamadan…

Bu gidişle, rengârenk çiçek bahçesi Anadolu’nun; gittikçe susuz, gittikçe verimsiz, artan bir şekilde çorak ve kurak bir çöle dönüştüğünü anlamadan…

Bu gidişle, ‘’bir gün tek başına’’; susuz bahçelerde, gübresiz havuzlarda, çorak tarlalarda, sarı bozkırlarda aşksız, sevgisiz, duygusuz, sonuçta kelimesiz kalacağımızı anlamadan…

Bu gidişle, dipsiz kuyuların kör karanlıklarda; susuz, gıdasız, fersiz, nefessiz, havasız kalıp, entübe edilmiş Koronavirüs hastaları gibi boğum boğum boğulacağımızı öngörmeden…

Romana geçmeden önce kısaca Vedat Türkali…

Vedat Türkali

1919’da Samsun’da doğar. Asıl adı Abdülkadir Demirkan‘dır. Ortaöğrenimini Samsun Lisesinde, yükseköğrenimini 1942’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde tamamlar. Pek kimse de bilmez ama kendisi öğretmen subaydır. Yüzbaşı rütbesiyle Maltepe ve Kuleli Askerî liselerinde edebiyat öğretmenliği yapar. 1950’li yıllarda TKP’nin içinde yer alması nedeniyle 9 yıl ceza alır.  TSK ile ilişiği kesilir. Yedi yıl hapiste yatar. Cezaevinden çıktıktan sonra mahkeme kararıyla soyadını Pirhasan olarak değiştirir… Türkali soyadı ise, kitapları basılsın, senaryoları onaylansın diyedir… Çünkü burası Türkiye’dir…

Merih Hanım ile 1942’de evlenir. 1944’te kızı Deniz, 1951’de de oğlu Barış doğar. Kızı Deniz Pirhasan oyuncu, oğlu Barış Pirhasan ise kendisi gibi senarist, yönetmen, şair ve yazardır… Eşi Merih Pirhasan, 31 Ekim 2013 tarihinde, kendisi de 29 Ağustos 2016 tarihinde vefat eder…

Romanlarından; ‘’Bir Gün Tek Başına’’ romanında bir insanın iç çelişkilerini açıkça ortaya koyar… ‘’Mavi Karanlık’’ romanında sorunlu ama naif Nergis’e âşık eder… ’’Güven’’ romanında ülkenin bir dönemini derli toplu anlatır. ‘’Yalancı Tanıklar Kahvesi’’ romanında 1970’li yılların Türkiye’sindeki ‘’dönek aydınlar’’ı anlatır.

Vedat Türkali, roman, yazı ve söyleşilerinde özellikle 12 Eylül ile birlikte Türk aydınında başlayan erozyonu anlatır. Erozyonu da değil, aslında Türk aydınının aydın olmadığını anlatır. Türkiye solunun eleştirdikleri feodaliteyi bizzat yaşadıklarını anlatır… Sokakta “kahrolsun faşizm” diye bağıranların, eve gelince eşlerine, sevgililerine uyguladığı faşizmini anlatır.

Özet olarak Vedat Türkali, sağı ile solu ile ülkenin kocaman bir ‘’Yalancı Tanıklar Kahvesi’’ne dönüştüğünü anlatır. Bu nedenle her iki tarafa da yaranamaz, hep hedef tahtasına konur.

Vedat Türkali, “Düşündüğünü söylemekten korkarsa kişi, düşünmekten de korkmaya başlar” derdi. Aynen o hale geldi, getirildi ülke…

Bir Gün Tek Başına

Vedat Türkali’nin bu eserlerinden 749 sayfalık ilk ve en iyi romanı ‘’Bir Gün Tek Başına’’ ile Milliyet Yayınları 1974 roman ödülünü ve 1975 Orhan Kemal Roman Armağanı’nı kazanır.

Ve ben bu kitabı 12 Eylül’den hemen sonra 1980 veya 1981 yılında okudum çok çok sevdiğim arkadaşım Zihni Erderen‘in elinde görerek. Ondan alıp okudum… Sonra yetmedi, anlamak için bir daha, bir daha okudum…

‘’Bir Gün Tek Başına’’ yeniden var olduğuna inanmak için son şansını kaybeden bir erkeğin, ilk yürek sızısında kaybeden bir kadının iç acıtan hikâyesini anlatan can acıtıcı bir romandır. Bir o kadar da öğreticidir. Bu romanda 1980’lerden sonra yaşayan herkesin kendisinden bir şeyler bulduğu bir romandır. Zor bir romandır. Defalarca okuyuşum da bundandır. Okuduktan sonra duyarlı her insanda derin izler bırakır. Okurken de zorlanır insan. Hayatın siyah yanını görenler için yorucu bir romandır. Politik bir paranoya panoramasıdır. Modernleşmenin en sancılı dönemlerinde birey sorunları yaşayan karakterlerden Türkiye’ye yansıtılmış genel bir panoramadır bu roman. Karanlık ve kasvetli bir dönemin sıkıntısını ve o her şeye gebe günleri yansıtabilmiş boğucu, rahatsız edici bir romandır.

27 Mayıs 1960 harekâtına yaklaşılırken, son 5 – 6 aylık bir zaman dilimidir romanda geçen… Bir aşk hikâyesi fonunda bir dönemi, o dönemin siyasetini, sınıf uzlaşmazlığını, mücadelesini ve devrimciliğini, parlamenter diktatörlüğün karanlığında umutsuzcasına el yordamıyla direnmeye çalışan bir toplumu anlatır. İçinde evlilik kurumu, toplumsal sorunlar, provokasyon ve derin devlet yer alır…

Roman Karakterleri

Romanda bencil, ürkek, kuşkulu ve kaypak Kenan, evinde olabildiğince ağır iki çeki taşı; karısı Nermin ve kızı Zeynep yer alır… Devrimci ateşi sönmüş Kenan’ın karşısına, devrimci ateşi yeni yeni alevlenmeye başlayan bilinçli, gözü pek ve dirençli Günsel çıkar.  Günsel’le Kenan’ın aşkının perde arkasında kıvıl kıvıl kaynayan bir toplum vardır…

Kenan, romanda Günsel’in kendisini aldattığından şüphelenir. Günsel ise başkalarının dedikleri doğrultusunda Kenan’ın polis olduğundan… İnsanların tek çareleri, tek güçleri olan “güven”i yıkılır sağ-sol adına.

Kitabı okuyan bütün erkekler kadın kahraman Günsel’e âşık olurlar ve Günsel’e benzer birini ararken helak olup evde kalırlar. Ve Günsel, Kenan’la beraber okuyan herkesi dipsiz bir kuyuya iter…

Nermin’e ve Zeynep’e üzülürken Kenan’a kızar ve acımaya başlarsınız oysa fark edersiniz ki Kenan bir zavallıdır. Nermin ve Günsel canınızı acıtır.  Son satırlarında hüngür hüngür ağlarsınız. Sonra yine bir daha fark edersiniz ki Kenan olsa olsa şöyle bir adamdır: ‘’İçimizden biri’’

Hiç ama hiç unutmazsınız Günsel’in Kenan’ın evini aradığında Nermin’in verdiği yanıtı: “Alo buyrun ben Nermin”

Romanın Ardından

Bu roman içinde yaşadığımız coğrafyanın kayda değer bir tarihi ve sosyolojisi olduğunu öğretir ve bu coğrafyadan beslenen romanların ne kadar keyifle okunabileceğini gösterir.

Kitabın başlarında şöyle bir cümle geçer: “Taşları sürekli dönen bir değirmendir kafa dediğin, arasına bir şey koymazsan, kendi kendini öğütür, bitirir”. Kitap bittiğinde de kafanızdaki değirmenin öğüteceği bir dolu şey vardır.

Roman bittiğinde “Çıraydım, tutuşturdun beni, ağulu bir solukta üfleyip söndürdün şimdi de; kara kara tütüyorum” diyerekten yapar finali Kenan…

Romanın bir bölümünde (s. 535) Vedat Türkali, hepimizin Edip Akbayram’dan bildiğimiz, ancak Vedat Türkali’ye ait olduğunu bilmediğimiz kendi şiiri olan ‘’İstanbul’’ (Bekle bizi İstanbul) şiirine yer verir.

Bu kitabın ne demek istediğini belki de bir gün tek başına kaldığınızda anlıyorsunuz. ‘’Bir gün tek başına’’ romanı her şeyin sonunda yalnız, yapayalnız kaldığımızı, ne yaparsak yapalım aslında yapayalnız olduğumuzu yüzümüze çarpar…

Romanın daha ilk sayfada müthiş bir tespit yer alır; ”Okumaktan başka bir işe yaramıyorsa, kitaptan iyi afyon yok.” Bu boğuntudan, bu karamsar gündemden kurtulmak istiyorsanız işte zaman tam da kafayı bulma zamanı diye düşünüyorum… Sanırım mafya lideri de bu maksatla öneriyor bu romanı…

Roman Bittiğinde

Roman bittiğinde farkedersiniz ki kitap içinize oturmuş. Ah ediyorsunuz. Ve anlam veremiyorsunuz bu ülke niye savaşmış kendi kendiyle kaç kere diye. 60 yıl sonra bile Türkiye niye hala aynı yerinde diye soruyorsunuz kendi kendinize içiniz acıyarak, içiniz cız ederek!.

Ve roman bittiğinde, etrafımızda roman kahramanı Kenan’dan ne kadar da çok bulunduğunun, her yerin, her tarafın Kenan kaynadığının, artık Günsel’lerin de kalmadığının farkına varıyorsunuz…

Roman bitiyor ama romandan bir cümle aklınıza mıh gibi takılıp kalıyor: “Ülke sallanıyor, iktidardakiler sallanıyor. Herkes bir şey bekliyor. Ben Günsel’i bekliyorum.”

Evet, kitaptaki gibi; şimdi de ülke sallanıyor, iktidardakiler sallanıyor. Herkes bir şey bekliyor. Godot’yu beklesek daha iyi ama artık Günsel’ler de gelmiyor!

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN

https://www.sehriyar.info/

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir