Bu Sesi Nasıl Ünlemeli?

Her yazar, her şair, daha doğrusu her insan bir sestir. Önemli olan bu sesin nasıl ünlediğidir. Eğilip kalbimi dinlemek istiyorum ya bazen öylesine uzağındayım ki diyen Nuri Pakdil, kahvede bile yazsam oracıkta sur yapar içine girerim demiş “Edebiyat Kulesi”nde. Hüseyin Su’nun “Takvim Yırtıkları”nı okumasam belki de bu cümle sadece bir cümleden ibaret olacaktı.

Edebiyat Kulesi, Bağlanma, Batı Notları, Arap Saati, Osmanlı Simitçiler Kasidesi ve diğer birçok kitabında okuduklarım Takvim Yırtıkları’nda anlatılan Pakdil portresiyle uyuştu. Bu durum, bir yazarın yaşadıklarını yazan; yazdığını yaşayan tutarlılığı açısından önemli.

“Kalem benim kale’m”, diyen Nuri Pakdil gerçek bir devrimci miydi sorusuna yine kendisi Edebiyat Kulesi’nde cevap vermiş diyebiliriz: “Ah benim miskin yanım, devrimciliğime o kadar sindin ki!”

Yapmak istediklerinin yaptıklarından daha çok olduğunu hissettirir. O yüzden olsa gerek Müslüman adam emekli olmaz ilkesini birçok yerde dile getirir.

Günahlarını düşünüp korkacak kadar kul, parasızım ama bundan korkmuyorum param olsa bir ay boyunca her akşam tiyatroya giderdim diyecek kadar maddi durumunu açıkça söyleyebilen, geceleri şiire sokulan, acılarını toparlayabilirse yazarlığını kanıtlayabileceği düşüncesinde olan sorumlu bir Pakdil’i buluruz yazılarında.

“Radyomun ezanıyla müezzinin sesi kimi yerde tekleşiyor. Bu akşamı nasıl ünlemeli şimdi? Susmak da konuşmak kadar önemli oluyor bazen.”

Onun susmalarını onu en yakından tanıyanların iyi bildiğini söyleyebiliriz. Susarken anlatabilmek… Bu suskunluk, sonrasında ne getirecek diye beklemek…

Nuri Pakdil

“Bağlanma” kitabında neye bağlandığını, neye bağlanmak gerektiğini anlatır. Büyük yalnızlık içinde olan çağdaş insanı anlatır. Ruhumuzun gereksinimlerini konuşmanın ayıp olduğu bir çağda idam edilen insanlığa seyirci kalışımızı sorgular.

Yaradılış bilgeliğine ulaşabilmek için iç dünyamızı bakımlı tutmamızın gerekliliğini vurgular sıklıkla. Onun dünyasında kişi düştüğü yerden kalkardı ayağa. Yurdumuzda yabancılaşma sanatla başladı, yine sanatla atılacak yurt dışına düsturuyla bir annenin çocuğuna dokunuşundaki yufka yüreklilikle yaklaşır kitaba.

Edebiyatın, sanatın verdiği ısıyla insanın içindeki buzulların kolayca eriyebileceği umudunu taşır hep. Bağlantıyı çok dipten kurup derinlere kök salarak yüreğini yaslayacak bir yer arar. Peygambere bağlanmadan yürünemeyeceğini, engellerin aşılamayacağını, yeryüzünün algılanamayacağını vurgular.

Başka kentlerin yoksul mahallelerini, alın teri döken işçileri düşünüp zulmü, sömürüyü, adaletsizliği soyut darağaçlarında ipe çekip her gece, kendini yeniden olumlayarak sabahı bulmak umudunu aşılar.

Türkiye’de her şeyin üstünü yoğun bir acının kapladığını, gülüşümüzün bile acı olduğunu söylerken Kuzey Afrika kıyılarından, Arabistan’dan, Kafkasyalardan, Balkanlardan bir haber bekler gibidir hep.

İnsanın ödün vermeden savunması gereken bir gerçeğin “kendini anlamak” olduğunu, kendi anlamını manevi içeriğini zenginleştirdikçe kavrayabileceğinin altını çizer.

Ayasofya ile ilgili en doğru saptamalardan biri de belki Bağlanma” kitabında yer alan şu satırlardır:

“Bir gün köprüden Eminönü’ne doğru yürüyorduk. Bak diyordu bana, Süleymaniye daha ışıklı Ayasofya’dan. Gündüz de böyle, gece de böyle bu. Neden mi?  Yapılıştaki kaynaktan. Durmadan bakıyordum bir oraya, bir oraya. Elimden tutuyordu çünkü diyordu bana, biri doğrudan inandı; öbürü sonradan inandırıldı.”

Özöldürüm deneyiminde olan çağdaş insanın tam çözülemediğini, çağın kargaşasının da bu duruma yeni düğümler eklediğini, insanın bir bakıma çok derin bir kuyuya atılmış gibi olduğunu, bu insanlara bu gizle yaklaşılması gerektiğinin bilincindedir. Bağlanma’nın ana düşüncelerinden biri de çağdaş insanın vicdansızlığıdır. Vicdanımızın işlevini yapmadan bu yoğun karanlıkların giderilemeyeceğini söyler.

“Arap Saati” nde en acı çeken günü Cuma olarak ilan eder. Pazartesilerin daima delikanlı yanı vardır. Ve kendisini hiç dönmemiş bir partizan olarak pazertesici sınıfına dâhil eder. Günü yarına erteleyerek yarın da bugün gibi olmayacak mı sorusunu usuna getirmeden denize koşar gibi, son bulacak dağınıklığı ile gözlerindeki karışıklığı gri bir boşluğa bırakır. Toprak altından ses gibi… Mülkiyetin erimesi gibi… İnsanların Tanrı’yı düşünecekleri bir zaman gelecekmiş gibi bekler.

Pakdil’in dünyasında ağlamak, anlamaktır. Hangi sınıfta insan rahatsızsa o sınıf derhal lağvedilir. Irkçı cümleleri siler Ortadoğu’dan, tüm yeryüzünden. Ezen sınıfı ezmek için yazan bütün ırklarla barışık bir ruh halini savunur.

Hayatını inandığı davaya adamış bir değeri anlamanın ve anlatmanın zorlukları olacaktır elbet. Nuri Pakdil’i sadece okuyan biriydim ama Takvim Yırtıkları’nı okuduğumda okuru olduğum insanı anladım diyebilirim.  Nuri Pakdil ile aynı kitapta yazımın çıkması da benim için kıymetliydi. Son dönemlerde insanlarla çok iç içe olmasını Edebiyat Kulesi’nde kurduğu şu cümleye bağladım:

“Bazen bir hışırtı bile önemli. Bir yalnız kalın da bakın.”

Davranışlarıyla, ürettikleriyle iz olan kıymetli Nuri Pakdil’e rahmet dileyerek Osmanlı Simitçiler Kasidesi” kitabından şu satırları bırakıyorum sona:

SAHRA

Haydi ademoğlu kendinle tanış
Uzak dediğin yer en çok bir karış

Hüseyin Su – Nuri Pakdil

Süheyla Karaca HANÖNÜ

1 Yorum

  1. Avatarİsmail Bingöl Cevapla

    Evet, Nuri Pakdil…Ta yıllar öncesinde Suküt Suretinde, Batı Notları, Bağlanma daha birkaç eserine ulaşabilmiş ve okumaya çalışmıştım. Çalışmıştım diyorum, çünkü dili ve bu dildeki bazı kelimeler bana çok itici gelmişti. Hadi üslubunu bir kenara bırakalım, sanatçının kendine has tarzıdır diyerek…Ya bu kelimeleri ne yapmalı?Hele de o yılların bilgi, birikim ve bakış açısıyla. Klikleşmenin tavan yaptığı o yıllarda, sağ düşünce içerisinde görünüpte, solun bile kullanmadığı ve hatta çok az kullandığı kelimeleri kendime açikliyamiyordum. Belk de onu anlamıyordum.Anlamam da gerekmezdi. Saygı duymam yeterliydi.Işte edebiyatımızın bu anlaşılması zor ama önemli adamının kitaplarına bugünlerde yeniden göz atıyorum. Açıkcası farklı olmak ve farklı şekilde anlaşılmak, belki sanatla uğraşan bir çok ınsanın amacı ve hedefidir. Ama sanki bu konuya fazlasıyla yüklenmek, dava adamları için davalarının geride kalması gibi bir etki doğuracağı konusunda endişeliyim. Son cümle: Bu klas duruşlu adama bugün dillerde dolaşan klasikleşmiş cümleleri için teşekkür etmeliyiz. Belki de o kitapları o cümleler için yazdı. Bu da az şey değil. Kiminin tek bir cümlesinin bile akıllarda yeredip, dillerde dolaşması büyük şans. Eserlerinin özelllikle gençler tarafından okunması, anlaşılması ve geleceğe kalmasını dileyerek, rahmetle anıyorum Nuri Pakdil’i… Sizi de vefanızdan ve yazınızdan dolayı tebrik ediyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir