Çiğdemleri Solan Bozkır

“Ambarımız Ankara” ilkokul yıllarımdan aklımda kalmış bir ifadedir. O vakitler Ankara denince başkent oluşu kadar ambar oluşu da gelirdi aklımıza. Öyle öğretilmişti… O Ankara ki bereketli topraklarıyla memleketi doyuracak koca bir ambardı. Ki Konya ovası da… Bütün memleketi doyurabilecek kapasitesi olduğu anlatılırdı Sosyal Bilgiler dersinde Oranın. Kızılırmak beslerdi Anadolu bozkırını. Şimdi öyle mi? Kızılırmak’ın suyu eski su mu, bozkırın toprağı eski toprak mı? Fabrika atıkları, hidroelektrik santraller, bozkırın apaçık ufkuna bir heyula gibi dikilen gökdelenler, genetiği değiştirilmiş domates çekirdekleri derken bozkır memleketi besleyemeyecek bir yere doğru gidiyor.

Bozkırın coğrafyası böyle de ruh iklimi, duyuşu, düşünüşü farklı mı? Bozkıra âşık bir Karadenizli olarak Türklerin Orta Asya bozkırlarından göçüp  bu topraklara gelince yerleşecek, dergâh, medrese kuracak ilk yer olarak serin deniz kenarlarını değil de yine bozkırı seçmelerinde bir hikmet aramışımdır hep. Ahi Evran, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli gibi Anadolu’nun ruh iklimini yoğuranlar dergâhlarını bozkıra kurdular. Böylelikle bozkır günümüze değin gelen bir edebi duyuşu ve hassasiyeti barındırdı içerisinde. Türk edebiyatında son zamanda bozkır diyen, bağlamanın sesini işittiren eserler dikkat çekiyor.

“Bozkır” kelimesinin edebi bir motif olarak karşıma çıktığı ilk metin sanırım Süleyman Çobanoğlu’na ait. ‘’Bozkır tedbirden ibarettir. Şehir hayatının yosma güvenliğine ihtiyaç hasıl olmaz orada’’ diyordu Çobanoğlu. Derin bir duyuşun ve tefekkürün ifadesidir bu cümle. İyi okuyan dört beş arkadaş ile bu cümle üzerine bir saate yakın hasbihal ettiğimizi hatırlıyorum. Sonra Mustafa Çiftçi’nin “Ah Mercimeğim”, “Bozkırda Altmışaltı” kitapları bozkırın sesini, iğde kokusunu, alıcı kuşlar gibi dolanan rüzgarını taşıdı edebiyat dünyamıza. Hele ki “Bozkırda Altmışaltı”, Yozgat şehri için bir rehber oldu okurlara. Yozgat edebiyat mahallerinin gündemine giriverdi bir anda. Bozkır temalı bir iki dizi, sanat filmi çekildiyse de onlar bozkıra başka bir açıdan bakmayı tercih ettiler orası da ayrı bir mevzu…

Mustafa Çiftçi “Bozkırda Altmışaltı” ile nasıl Yozgat’a vefa borcunun ödediyse İmdat Avşar da Kesit yayınlarından çıkan “Çiğdemleri Solan Bozkır” adlı kitabında memleketi Kırşehir’e borcunu ödüyor. Kırşehir ki; “Türk diline kimesne bakmaz idi/Türklere hergiz gönül akmaz idi” diyen ve Kırşehir yolu üzerinde bir dağ gibi dilini, kültürünü, toprağını bekleyen Âşık Paşa’nın memleketi. Kırşehir ki Anadolu’yu esnaf esnaf dokuyan Ahi Evran’ın memleketi. Anadolunun her yerinde pıtırak gibi avm’ler yükselip, dükkanlar kapanmak zorunda kalırken Kırşehir’in henüz bir avm’si yok.

Kırşehir/Ahi Evran Camii

Umarım ki bu yerel yönetimin Ahi Evran’ın ruhaniyetini incitmemek için gösterdiği bir hassasiyettir ve umarım Kırşehir hiçbir zaman avm tarafından işgal edilmez. “Denizi seyretmek gibidir bozkırda göğü seyretmek” diyor bozkırın ulularından Neşet Ertaş. Anadolu insanı ilk kez Kırşehir’de göğe bakmayı akletmiş ki Cacabey rasathanesini Kırşehir’e kurmuş. O günlerde göğü delen heyulalar yokmuş bozkırda. İşte bu Kırşehir’i anlatıyor İmdat Avşar…

Mustafa Kutlu hikâyelerinde sık karşılaştığımız bir durum Avşar’ın hikâyelerinde de mevcut. Daha önce ismini duymadığım birçok çiçek ve kuşun adını gördüm hikâyelerde. Bunu ancak toprağa yakın birinin hikâyelerinde görebiliriz. Taşra hikâyeleri taşralılardan okunmalı. Taşraya özgü birçok motif var hikâyelerde. Her küçük şehrin delileri olur. Delilik ile velilik arasında duran insanlardır onlar. Beyaz Bulut hikâyesinde böyle bir Allah kulunu anlatıyor İmdat Avşar. ’’Bizim Evin Kıblesi” başlıklı hikâyede ise bozkırda bir Türk evi nasıl olur sorusuna cevap veriyor yazar. Ben ilkokul öğrencisiyken derslerde Karadeniz evlerinin ahşap, İç Anadolu evlerinin kerpiç olduğunu öğrenmiştik. Her yöre kendi coğrafi yapısı ve iklim şartları içerisinde estetik duyarlıklarla evler ocaklar inşa ediyormuş. Biz böyle öğrenmiştik ama büyüyüp etrafımıza baktığımızda memleketin her yanında birbirinin aynı olan beton apartmanlar gördük; bahçesi, ayvanı olmayan. Hikâyede ise bozkırda bir Türk evi anlatılıyor. Büyük odası, mabeyni, duvar halıları, dokuma yastıkları gömme dolap ve yüklükleri ile bir Türk evi. Ocakbaşı sohbetlerinde cenk hikâyelerinin okunduğu o mübarek evler, ocaklar. Üç duvarını kerpiç yapıp kıble duvarını taştan yapan irfanı görüyoruz o Türk evlerinde.

 Eski Kırşehir

Kitap Kırşehir’e ve hatta bütün bir bozkıra ait bir kültür atlası adeta.Bütün bir bozkır dedim çünkü uçsuz bucaksız bozkırı plakalar yahut siyasi sınırlar ile ayırmak mümkün değil.Bozkıra ait bir kültür atlası, öyle ki bozkırda düğün nasıl yapılır,insanlar ne yer ne içer,nasıl konuşur,nereden ekmek kazanır,din ve devlet telakkileri nasıldır sorularının cevaplarını içinde barındırıyor hikâyeler.

‘’Evin Yıkılsın Haci’’ başlıklı hikâyede ise perişan hallerine şükreden bozkır insanı anlatılmış. Neşet Ertaş’ın “bir ayrılık, bir yoksuzluk, biri de ölüm” diyerek yaktığı ateşi kelimelere dökmüş İmdat Avşar. Bu hikâyeyi okurken Süleyman Çobanoğlu’nun Aşk ile Hain Kardeş kitabındaki ‘’Kış Kime Gelir’’ başlıklı deneme aklıma geldi. Her iki metin de kış mevsiminin bozkıra, garibana getirdiği soğuğu, yokluğu çok güzel anlatıyor bence. İmdat Avşar’ın kitabında kış bozkıra nasıl gelir anlatılıyor özellikle. Davullu, zurnalı Abdal mahallesine kış gelirse ne olur, düğün, nişan,eğlence olmayınca bu Abdallar ne yer, ne içer. Öyle ya kış zengin için Uludağ’da şöminedir de Abdal’ın garibin kapısına bir deve gibi çöker. Rüzgar bir kurt gibi ulur, alıcı bir kuş gibi dolanır Abdal mahallerinde. Kitabın kayda değer bir bölümünü de Abdal mahallelerinde geçen hikâyelere ayırmış yazar. Abdallar bozkırın bir süsü, rengi. Şöyle anlatılmış abdalların hali ‘’eve barka konulur gibi değildi yokluk. Ama ağalık başka abdallık başkaydı. Yokluk ikliminin abdalı idi onlar’’ Düğünlerin, şölenlerin olmazsa olmazı abdallar o abdallar ki düğünlerde “davula değil yokluğun yüzüne vurularmış” ama yine de razı imişler töreye. Ama modern çağ bozkırın havasını, suyunu nasıl bozduysa töresini de bozmuş. Evvel zamanda düğünün çalgısını çengisini yapan Abdallar düğün sahipleri,ağalar tarafından hürmet görürlemiş.Bahri Usta başlıklı hikayede şöyle ifade edilmiş töreni bozulması  “evvelden beyle miydi gurban olduğum. Ağalar da ağanın uşakları da töreliydi.” cümleleri ile ifade ediliyor. Töre bozulmuş abdallar itilir kakılır olmuş. Düğünlerde içip içip kendilerine sataşan bu yeni yetme ağalara, beylere alışamamış Abdallar. “Eskiden de vardı gönü yaralı gençler ama böyle ulu orta değildi sevda.Sevda sırrınan gönülün birinen olacağını bilirdi eskiler.Şimdi…”

Kırşehir Abdalları

Kitabın bir kısmında ise öğretmenlik yaptığı coğrafyalardaki anılarını anılarını hikâyeleştirmiş yazar. Ben özellikle Iğdır ile ilgili olan iki hikâyeyi çok beğendim. O hikâyelerde Iğdır’ın zengin kültürel çeşitliliği inanışlar, ibadet şekilleri, coğrafi renkleri ve ‘’gardaş’’ kelimesini tüm sıcaklığı ile hissettiren Azerbaycan Türkçesi ile çok güzel yer bulmuş kendine.

Enes AKÇAY

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...