Das Parfum (Koku) – 3 & Koku ve Hitler

[Canı olan] her şeyin ruhu kokusudur.
Die Seele aller Wesen ist ihr Duft.

Das Parfum, S.116

Koku‘nun en kısa özetini verebilir muhtemelen epigraf, dolayısıyla baştaki cümle, de ben bu yazıda o konuya hiç girmeyeceğim; daha sonra değineceğim Ruh meselesine ve aynısının Koku‘yla olan ilişkisine, yeri ve sırası gelince yani. Bu yazıda Koku‘nun tercümesi üzerinde durmak istiyorum kısmen, kısmen de romanın diliyle ilgili bazı kısa dokunuşlar; ve tabii ki bazı anlamalar yapma niyetindeyim de ayrıca. Haliyle ve kendinden menkul olarak, yani aslında söylemeye dahi gerek olmadan ve kalmadan anlaşılması gerektiği üzere, bütün bu söylediklerim, dolayısıyla söyleyeceklerim, temellendirdiklerim dışında, benim şahsi kanaatimden öteye gitmeyecek; gitmesin de. Fakat açıkça ve barizane yanlış olan şeyler de yok değil yani; onları da öne çıkartacağım kısmen. Ve söylediklerimin tümünü romanın sadece birinci bölümünden, bu demek orijinal metinde 5 – 11 sayfalarını içine alan altı sayfalık kısa bir kısımdan yola çıkarak ortaya koyacağım. Söz konusu bölüm Türkçe tercümede yaklaşık dört sayfalık bir uzunluğa tekabül ediyor. Fakat daha henüz başlamadan önce şu kadarını söyleyebilirim rahatlıkla; kötü bir tercüme; aslında daha çok (um nicht zu sagen); berbat. Amerikan filmi seslendirmelerinde sürekli lanet olsun veya hey, dostum diyen aptal kadın ve adamlar var ya, aynen öyle ve o kadar aptal.

1.

Hırs; evet Grenouille oldukça hırslı (…sein einziger Ehrgeiz/tek hırsı…); en belirgin özelliği gibi duruyor hırs, hepimizde olduğu gibi. Sanki sadece kokuları değil de, aslında kokusunu kokladığı şeyleri de içine çekmek ister gibi; hani deriz ya bazen, seni içime sokmak istiyorum diye, ha işte aynen öyle. Fakat nedir o içine çekmek, içine sokmak istediği şey? Nedir o sahip olmak istediği, eline gelsin istediği, dursun, kaçmasın, tutabilsin istediği, fakat tutamadığı, bir türlü eline alamadığı şey? İşte orası meçhul. Koku değil, kokladığı şey hiç değil, o kesin. Hani Türk filmlerinde bedenime sahip olabilirsin, ama bana asla diyen Banu Alkan ve kumpanları var ya, öyle biraz galiba. Züğürt tesellisi diyorlar buna Türkçede değil mi? De bu bir bahsi diğer. Ve en mutlu anında insanın birden bire üzerine çöken bir karanlık var ya, bir boşluk, Nietzsche‘yle söylersek, karşı karşıya kaldığı bir uçurum var ya hani; hani hepimizin çocukken gördüğümüz rüyada olduğu gibi, gökyüzünden sürekli düşeriz, bir yere varmadan, çakılmadan, durmadan öylesine düşeriz ya; biraz da öyle işte sanırım. Jacques Derrida‘nın im zincirichaine des signes sonunda bizi bekleyen olarak umduğumuz, fakat aldandığımız, kendimizi kandırdığımız, ulaşamadığımız ve hiç bir zaman da ulaşamayacağımız ve aslında olmayan olarak belirlediği şeyin ta kendisi; signifie transzendental. Müslümanlar bu sonsuz zinciri Allah dedikleri şeyin zikriyle durdurup tamamlıyorlar, tamamlamaya çalışıyorlar diyelim; sükuna kavuşuyorlar yani; yersen. (Rad, 28) Mushafta akletmek fiilinin beyinle ve kafada değil de, kalple ve göğüste gerçekleştiğini düşünürsek, verilen ayette sözü geçen Allah’ın zikriyle huzura ve sükuna kavuşturma sürecinin ne, dolaysıyla tam da bu üzerinde durduğumuz şey olduğunu daha kolay anlarız; Allah diyoruz ve aklımızı durduruyoruz. Bazen iyi oluyor, rahatlıyoruz, evet; ama hep olunca, bu demek alışkanlık haline gelince, değil. Neyse, bu da bir bahsi diğer. Her şey kendisinden öteye atıyor bizi, yoruluyoruz; durmak, dinlenmek, bir yere varmak istiyoruz. Bu bağlamda tercümede kokuların dünyası için verilen varla yok arası orijinal metindeki flüchtig kelimesini karşılar mı? Sanmıyorum. Bir sıfat olarak Flucht isminden türetilen flüchtig, sürekli hareket halinde olan bir şeye nispet edilir aslında. Mesela hapishane kaçkınlarına öyle denir; nitekim sürekli kaçmak ve saklanmak zorundalar; ele geçmemeleri gerekir, ki geçerlerse flüchtig olma sıfatını kaybederler. Bir var bir yok, ya da varla yok arası ifadesinde kendisini dışa vuran tasavvur bana kalırsa vermiyor verilmek istenileni; daha fazla aslında, kısmen örtüyor da. Yine, neyse…

2.

Şunu unutuyoruz çokça; kullandığımız her kelime, bir parçası olduğu dili bütünüyle harekete geçirir, yani siz her kelimeyle birlikte koca bir geleneği titretirsiniz, sadece bir tek kelime, ya da tek bir cümle kullanmazsınız. Her kelimeyi o koca geleneğin, dolayısıyla dilin içerisinde ve içerisinden, fakat aynı zamanda onunla birlikte kullanır ve anlarsınız, farkında olmasanız da. Tek bir noktasına dokununca her hücresi harekete geçen bir yapı gibi, ağızınızı açtığınız her an dil bir bütün olarak ayağa kalkar. Martin Heidegger‘nın bilinen çekiç örneği gibi biraz. Nitekim Hans-Georg

Gadamer aynı noktadan yola çıkarak var oluşu bir Matruşka Bebek gibi yapılandırır. Hepimiz bir geleneğin içinde ve içerisine doğarız ve söz konusu gelenek bir dilin içerisinde yaşar. Sein das verstanden werden kann ist Sprache. (GW Bd.2, S.334) Anlaşılabilen varoluş dildir. Koku romanı bağlamında en önemli kelimeyi ele alalım mesela: Koku. Romanın orijinal adı Das Parfum. TDK’ya baktım; Parfum kelimesini Türkçede en birebir verebilen kelime Esans kelimesi. Aynısının TDK’daki karşılığı şöyle: Bitkilerden türlü yollarla çıkarılan veya kimyasal yöntemlerle yapılan, kokulu ve uçucu sıvı. Kitapda yapılan bu değil mi? Muhtemelen yayın evi Esans kelimesinin harekete geçirebileceği dünyaya yakın durmadığı için, aynı dünyanın bu denli fazla okunan bir kitapla çok fazla harekete geçmesini istemedi, kim bilir. Belki de sadece söz konusu kelimenin, bu demek ‘Esans’‘ın, okurda yerleşmiş olan, daha doğrusu yerleşmiş olması ihtimal dahilinde kalan anlamının kitabın alınması ve okunması bağlamında hoşa gitmeyen ve istenmeyen sonuçlar doğurabileceğini düşünmüştür. En azından her hangi bir estetik ya da teknik kaygıya dayanan bir seçim olduğunu düşünmüyorum ben kendi adıma Parfum kelimesini ‘Koku”yla karşılamanın. Kaldıki Türkçede Parfum kelimesi kullanılıyor zaten ve anlaşılıyor da, bu demek aynı kelime dahi kullanılabilirdi. TDK’da Koku kelimensinin karşılığı olarak verilen açıklama sanırım biraz daha aydınlatıcı olabilir: Güzel kokmak için sürülen Esans. Ki burda yer alan güzel sıfatı sanırım meseleyi tam olarak açıklıyor.  Oysa Koku kelime olarak ‘Parfum’ gibi sadece, kişisel tercihleri bir kenara bırakırsak, güzel kokuları değil, kötü, hatta en kötü kokuları da içine alır; adı üstünde ‘Koku’. Bok da kokar, onun da bir kokusu var. Bu anlamda da karşılamaz Parfum kelimesini ‘Koku’.

Bok demişken; sıçan bokunu (Rattendreck) niçin sıçan yağı olarak çevirir ki bir mütercim? Daha mı güzel duruyor, daha mı etkileyici? Çok mu ahlaka aykırı bok demek? Sokaklarımızda, hatta okul ve evlerimizde hiç mi duymuyoruz bok kelimesini? Bu kadar mı muhafazakâr olduk, bu kadar mı temiz? Yoksa mütercim bok ve yağı ayırd edecek kadar Almanca mı bilmiyor. Boktan bir iş mi bu desem yoksa ucuz bir espri yaparak, ne desem? Yanlış anlaşılmasın, bir sebeb arıyorum; hani anlamak sebebleri bilmektir ya, anlamaya çalışıyorum yani. Belki de dikkatsizlik; evet sanırım bu. Orjinaldeki şu cümle ise tamamen iptal edilmiş; yani yok, tercüme edilmemiş … die Küchen nach verdorbenem Kohl und Hammelfett (….mutfaklar da çürümüş lahana ve koyun yağı kokardı). Hepsini anlayabilirim de, gariban kraliçeye domuz demek neyin nesi? Patrick Süskind‘in kokusunu yaşlı bir keçiye benzettiği kraliçeyi (…die Königin wie eine alte Ziege) neden domuza benzetiyorsun? (…kraliçeyse ihtiyar bir domuz gibi kokardı). Dikkatsizlik mi diyelim yine; bu sefer diyemiyorum. Artık size bırakıyorum.

3.

…außerdem schmerzte ihr Leib, und der Schmerz tötete alle Empfänglichkeit für äußere Sinneseindrücke…. sie wollte die eklige Geburt so rasch als möglich hinter sich bringen... Bu sahne de iptal edilmiş tamamen, tercümede yok. ...ayrıca rahmi ağrıyordu ve ağrı dış dünyayla ilgili tüm algılama yetisini öldürmüştü… iğrenç doğumu ne kadar olursa o kadar çabuk arkasında bırakmak istiyordu... Olabilir, unutulmuş olabilir. Aslında sadece şeytan değil, Tanrıda ayrıntıda saklıdır. Nietzsche kendisiyle ilgili olarak, ich bin eine Nuance diyor; ben bir ayrıntıyım diye tercüme edebiliriz belki. Her şey ayrıntıdan ibarettir son tahlilde, ayrıntı olabilmek, ayrıntı olduğunu bilmek. Mesela mütercim iki yerde, aynı konuyla ilgili olarak, vier, yani dört rakamını, yazılı olarak, beş diye tercüme etmiş. Tabii ki; bunun ne önemi var diyebilirsiniz; ha dört ha beş. Hani siz Türkler diyorsunuz ya, ha Hasan ha kel Hasan. Da acaba gerçekten öyle mi? Sormak gerekmez mi? Dört, durup duruken neden beş olarak tercüme edilir? Bunu görmezden gelmek, önemli bulamamak mümkün mü? Bence değil, sormak gerekir. Süskind‘in ilginç bir dil kullanımı var. Tercümede bu nokta da tamamen kayboluyor. Bir tarafta Viktualien, Behuf ve expedieren gibi nispeten eski ve ayrıca günlük dilde fazlaca kullanılmayan kelimeler kullanırken, diğer tarafta rentabel ve Sterberate gibi modern ve bağlam bağıntılı kelimeleri tercih ediyor. Tabii ki okuyucuyu irite eden bir kullanım Süskind‘in kullanımı; en azından okuyucunun romanın içinde kaybolmasını engelleyen, onu sürekli eşikte tutan bir tercih; nitekim takılıp kalıyorsunuz, eğer bir kelimeyle koca bir diskur canlanıyorsa zihninizde aniden ve durup dururken. Tercüme bu durumu da dikkate almıyor, alamıyor, karşılayamıyor. Mesela Viktualien kelimesini okuduğunuzda ister istemez kendinizi eski zamanda bir pazarda hissediyorsunuz, fakat rentabel kelimesiyle birlikte tekrar modern dünyanın göbeğine fırlatılıyorsunuz. Obst und Gemüsemarkt, ya da Lebensmittelmarkt, yani tercümede yaş sebze-meyve pazarı olarak verildiği şekliyle verilseydi oysa aynısı, bu git geli yaşayamazdınız. Aynı şekilde rentabel kelimesini kazanç getiren olarak tercüme etmeniz durumunda zihninize taşıyamıyorsunuz artık kar-zarar kodlaması üzerinden çalışan bir dünyayı ve aynısının beraberinde getirdiklerini. Kavramlar kelimelerle tercüme edilince zayıflıyorlar haliyle. Ve tercümede kaybolan diğer bir cümle...und seine karitativen Fonds noch nicht erschöpft waren... …infak için ayrılan fonların henüz tükenmemiş olmaları… Ki bu cümlede kullanılan fon kavramı da söz konusu modern dünyayı sırtında taşımakta oldukça mahir ayrıca.

4

Diskurlar vardır ve söz konusu diskurların kendilerine has dilleri. Kendilerine has dilleri vardır derken bu dilin konuşulan günlük dilden farklı bir dil olduğunu söylemek istemiyorum tabii ki. Sadece konuşulan günlük dilde kullanılan bazı kelime ve kavramların söz konusu diskurlar bağlamında farklı anlamlara geldiklerini ve aynılarının diskur içerisinde geldikleri anlamın kavranmasının, dolayısıyla diskur içerisinde bir kavramın ayağa kaldırdığı anlam dünyasının bir bütün olarak görünür olmasının, söz konusu diskurun bir bütün olarak tanınması ve bilinmesiyle alakalı olduğunu söylüyorum. Aslında bir kelimeyi anlamak, o kelimenin parçası olduğu dili, dolayısıyla dünyayı bilmek demektir diyorum yani. Yukarda da kısmen değindiğim gibi, tek bir kavramla birlikte bütün bir diskur bir resim olarak gözünüzün önüne gelmeli. Birazdan sıralayacağım kelime ve kavramlar o şekil bir diskurun parçasıdırlar. Haliyle, aynılarını tercüme etmeniz durumunda aynılarıyla ayağa kalkan söz konusu diskur, dolayısıyla dünya değil, söz konusu kelimenin günlük kullanılan dilde birebir karşılığı olan o bir kelime oluyor sadece; günlük dildeki anlamıyla birlikte. 1- Sammelstelle; 2- Kindertransporte; 3- Transport; 4-Rationalitätsgründe; 5- Befördern; 6- Transportschein … abgestempelt; 7- Formalitäten; 8-Bürokratie und Verwaltung. Mütercim aynılarını Türkçeye şu şekilde aktarmış; 1-Toplama yeri; 2-Çocukların gönderilmesi; 3-Gönderme işi; 4-Masrafı kısmak için; 5-Taşımak; 6- Damgalanmış yol kağıdı; 7- İşlemler; 8- Bürokrasi ve İdare. Tercümelerdeki teknik hatalara hiç girmeyeceğim, içinden çıkamayız. Fakat ilk bakışta gördüğümüz, Almanca kelimelerde, söz konusu kelime ve kavramların nakliye diskuruna ait kelime ve kavramlar olduklarıdır. Aynılarının Türkçeye tercümeleri ise bu kadarını, yani nakliye diskurunu bile vermiyor. Bütünüyle diskursif içeriklerinden arındırılmış olarak günlük dilde kullandığımız kelime ve kavramlar olarak duruyorlar karşımızda Türkçede. Haliyle; Almancada birincil olarak nakliye diskuruna ait olan bu kelime ve kavramlar, işin içine çocuklar, dolayısıyla insanlar girince, ve tabii ki dil de Almanca olunca, çok farklı bir diskuru akla taşıyor; Nazi dönemi Almanyasını. İnsanların belirli noktalarda, pasif anlamda, bir araya toplanmaları; ardından söz konusu noktalarda kimlikleri kontrol edilerek ve onay verilerek vagonlara doldurulmaları; daha sonra öldürülücekleri mekanlara taşınmaları ve katledilmeleri; ve tabii ki bu toplama ve vagonlara doldurma, taşıma ve katletme sürecinin rasyonel bir şekilde, bu demek en çabuk ve en az meşakkatle, gerçekleşmesini sağlayan son derece işlevsel bir bürokratik ve idari yapı; Nazi dönemi Almanyası.

Ve bütün  bu hikâyenin eriyip gittiği bir tercüme.

Mustafa KÜÇÜKHÜSEYİNOĞLU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir