Das Parfum (Koku) – II

Her ne kadar yazının başlığı Koku‘ysa da, aslında konusu Koku değil. Tabii ki; Koku‘yla hiç bir ilgisi ve alakası yok da diyemem, aksine; belki de Koku‘da olan bir şeyi, benim Koku‘da gördüğüm bir şeyi aslında, bana daha anlaşılır bir şekilde dışa vurma imkanı veren bir yazı olacak. Dolayısıyla Koku‘dan öyle çok da uzak değil öyleyse. Nitekim aynısıyla ilgili yazı dizisinin ikincisi. Patrick Süsskind‘in diğer bir romanı, Die Taube, yani Güvercin‘den söz etmek istiyorum. Türkçeye tercüme edildi sanırım, fakat tabii ki söz konusu tercümeyi kullanmayacağım, verdiğim cümleleri kendim tercüme edeceğim. Uzun bir roman değil ve ben söz konusu romanı Kokuy‘la birlikte, adım adım ve satır satır olmasa da, sizinle birlikte okumak istiyorum. Koku‘da olacağı gibi Güvercin‘de de her hangi bir sistem veya düzen takip etmeyeceğim, aklımdan geçeni, aklıma geleni, geçtiği ve geldiği gibi, düzenlemeden ve hizaya sokmadan, Nietzsche‘nin dediği gibi yani, uygun adımla değil dans ederek, kağıda indirmeye çalışacağım. Yapabilsem şarkı söyleyeceğim derdim de, size de kendime de bunu yapmak istemiyorum. Marshall McLuhan‘ı hatırlatabilirim tekrar ve yeniden; The Medium is The Message, dolayısıyla sadece söylediklerimle değil, nasıl söylediğimle de size, çok özür dileyerek ve affınıza sığınarak, bir şeyler söyleyeceğim. Bu arada; her sözde, duydukarı ve aslında kendilerine ait olduğunu düşündükleri her sözde, özellikle de Batıdan gelen her sözde, duydukları her güzel ve faydalı sözde kendilerini gören İslamcılar, acaba McLuhan‘ın bu sözünde neden hiç bir şey bulamadılar şimdiye kadar? Ya da buldular da, henüz bana ulaşmadı buldukları. Aklıma Vladimir Putin geldi. Birinci Irak SavaşıIrak‘ta Nükleer Silah var mazaretine dayanarak başlatan Birleşik Devletlerin işgalden sonra iddia ettikleri silahları bulamamaları üzerine Putin, ben olsam Irakta Nükleer Silah bulurdum demişti. Dolayısıyla, McLuhan‘ın söylediğinigeçmiş bir zamanda, bir yerde, bir müslüman âlim ya da düşünür söylemiş olamaz mı? Ben olsam öyle birini bulurdum; Hocanın dediğini yapma, yaptığını yap cümlesinden çıkartabilirdim mesela McLuhan‘ın The Medium is the Message cümlesini ve aynısını, en azından ve hiç değilse, Nasreddin Hocaya izafe edebilirdim; uyar mıydı? Uyardı; ki uydurma ve uydurulmayı kabul etmeye hazır, haddizatında uydur uydur diye canhıraşça tezahürat eden ve yalvaran bir kitle karşısında hiç de zor olmazdı. Neyse, biz Güvercin‘e gelelim, gelelim de, bak ne diicem; bu Süsskind Romanının ismini İbn Hazm‘ın Güvercin Gerdanlığı‘ndan çalmış olmasın? Olur tabii, neden olmasın. Bunlardan her şey beklenir; hırsızlar.

…hoşuna gitmiyordu olaylar (Ereignisse) ve iç dengeyi (innere Gleichgewicht) ve dış yaşam düzenini (äußere Lebensordnung) sarsan, alt üst eden (erschütterten/durcheinanderbrachten) olaylardan tam anlamıyla nefret ediyordu. (S.5)

Ereignis‘leri sevmiyor, hatta iç dengesini bozan, dış dünya yaşamının düzenini altüst eden Ereignis‘lerden nefret ediyor. Haliyle; entelektüel dile vakıf olan herkes söz konusu kelimeyi sadece olay olarak anlamaz, her ne kadar zorunlu olarak öyle tercüme edilmesi gerekse ve Almancada da o anlamda kullanılıyor olsa da. Belki gereken yerlerde, bu demek bağlamı gözeterek, ki bu noktada yapılması gerekirdi, beklenmedik olay olarak tercüme etmek daha yakın durur. Fakat her halükarda tercüme sonrası oldukça hafiflemek zorunda kalıyor aynısı, bundan kaçış mümkün değil. Nitekim Heidegger‘nın üzerinden geçtiği bir kelime Ereignis. Ve Heidegger‘nın üzerinden geçtiği her şey gibi, söz konusu kelimenin de söz konusu üzerinden geçiş sonrasında aynı üzerinden geçiş öncesi olduğu gibi kalması mümkün değil. En düz anlamda olay demek, evet, fakat her hangi bir olay değil; biraz önce de ifade etmeye çalıştığım gibi, beklenmedik bir olay. Bir sistem sadece neyin doğru olduğunu belirlemez, aynı şekilde yanlışın da ne olduğunu belirler. Ludwig Wittgenstein‘ın üçlü ayrımını hatırlarsak ve en genel şekliyle söylersek, bazı şeylerin anlamı vardır (sinnvoll), bazı şeylerin anlamı yoktur (sinnlos) ve bazı şeyler anlamsız dahi değildir (unsinn). Bu üçlüyü doğru/yanlış dikotomisi çerçevesine aktararak devam edersek, bazı şeyler doğrudur, bazı şeyler yanlış, bazı şeyler ise yanlış dâhi değildir. Ve insanı en fazla rahatsız eden şeyler yanlışlar değil, yanlış dâhi olmayanlardır. Nitekim onları bir yere koyamaz, onları açıklayamaz, onlardan kurtulamaz, entegre edemez; elinde, dolayısıyla zihninde yük olarak kalırlar. Ve her an her şeyin olabileceği duygusu bir kere yer etti mi insanın içerisinde, çaresizce ve çırılçıplak, tavansız ve tabansız ve olduğu gibi korumasızca gelene, o gelen ne ise artık, açık ve maruz kaldığı hissine kapı aralandımı bir kere, geçmiş olsun, ki geçmiş olur zaten. Belirsizlik duygusudur insanı en fazla rahatsız eden ve aynısı emniyette olmama duygusuyla birleşince iç daralmasını (Angst) doğurur. Tekrar, tekrardır hayatın üzerinde yükseldiği kurum; tekrardır iç daralmasını genişleten, insana nefes aldıran.Tekrarlar rahatlatır, tekrarlar güven verir, tekrarlar yormaz, tekrarlar hayatı kolaylaştırır. Tekrarlar insanın zamana attığı demirdir. Şöyle düşünün; her gün çalıştığınız iş yerinde, her gün farklı farklı insanlarla çalışmak zorunda kalsanız; aman Allah’ım cehennem gibi bir şey. Etrafımızda olup biten olaylar da öyledir. Doğrular da öyledir, yanlışlar da öyledir. Doğrular da beklenir, yanlışlar da beklenir. Biliriz doğrunun ne olduğunu, ve yanlışın ne olduğunu. Fakat doğru ya da yanlış olmayan, yani bir yere koyamadığımız bir şey olursa tıkanır kalırız. İstemiyoruz tıkanıp kalmak, sevmiyoruz tıkanıp kalmayı. Emniyet mi, hürriyet mi? sorusuna ilk andan itibaren bir çoğumuz emniyet diye cevap verdik. Nitekim devlet kurumunun temelinde yatan da budur. Devlet (Siyaset) Felsefesi‘nin temel sorusu bir birey olarak ben neden doğal haklarımdan feragat edeyim ve neden bu haklarımı bir kuruma devredeyim? Bu sorunun emniyet dışında başka bir cevabı yoktur. Tabii ki; birbirimizden birbirimizi koruyabiliriz bir yere kadar, da iş orda bitmiyor.

…bu şekilde ümit ediyordu onda en sonunda özlediği (sehnte) tek şey olan  monoton sukunet durumunu (Zustand von monotoner Ruhe) ve olaysızlığım (Ereignislosigkeit) bulabileceğini. (S.7)

Bu işte, hepsi bu ve bunun için; tekrarın getirdiği, tekrarın sağladığı bir durum; monoton bir sukunet, olaysızlık. Hepimizin en derinde istediği, hepimizin en derinde özlediği, iştiyakla ve hasretle peşinden koştuğu budur aslında. Aslında Ana Rahmi sıcaklığı, Ana Rahmi emniyeti. Ana Rahminde anne kalbinin sesi gibi monoton bir emniyet, tekrar tekrar tekrarlanan, tekrar tekrar tekrarlanan, tekrar tekrar tekralanan. Her seferinde ve yeniden kim olduğumun ve nerde olduğumun teminatı tekrar. Zaten tekrar varsa bir şey var, ki en az iki kez olmayan olmaz. Ne kadar tekrar o kadar çok emniyet, o kadar çok rahatlık, o kadar çok huzur.

…insanlara güven olmayacağını (kein Verlaß) ve insanın huzur ve barış (Frieden) içinde yaşayabilmesinin (in Fireden leben) sadece onlardan uzak durarak (vom Leibe halten) mümkün olacağını. (S.8)

Aslında içinde var olduğumuz evrende bir şeyler bu tekrar döngüsünü kırıyorsa, kendi içinde kapalı olan bir sisteme müdahele edip, aynı sistemin dengesini bozuyorsa, bu insandır. Nitekim insanı çekin alın doğadan, geriye kalan her şey tekrardır. Aynı etkilerin, aynı tepkileri, aynı nedenlerin, aynı sonuçları doğurduğu bir dünyada yaşıyoruz. Hesap edilememe, hesaba gelmeme faktörü insanla birlikte girdi dünyaya. İnsanla birlikte dünya hesabın dışına düştü ve bütün çaba, en azından felsefi olarak, insanı tekrar hesap edilebilir olan sahaya çekmek bir şekilde. Bu iyi bir şey mi, yoksa başka bir şey mi bilmiyorum. Da zaten mümkün değil. Yoksa neden Ahlak ve Vicdan diye aptal ve saçma kurumlar uyduralım, yoksa neden Ahlak ve Vicdan adına savaşlar çıkartıp, Ahlak ve Vicdan adına insanları öldürelim. Hepsi tekrar edilebilir bir dünya için. Ahlak ve Vicdan demek tekrar demek, de işte Jacques Derrida tam da bu noktada müdahele ederek, tekrarsa Ahlak olamaz diyor; Vicdan hiç. Ahlak dışardan gelmeli, ne doğru ne yanlış, sadece başka olmalı. Haddizatında diyor Derrida tekrar diye bir şey yok. Neyse. Burdan ötesi uzar gider, biz duralım burda. İnsanlardan uzak durursam, beklenmedik olaylara maruz kalmam diyor.

...ve Paris’e gitti […] ve kalacak bir yer buldu (fand eine Bleibe). (S.8)

Koku Paris Güvercin. Haliyle, Patrick Süsskind‘in bu şehre karşı bir zaafı olduğu açık, hatta bir ülke olarak Fransa’ya karşı sanırım. Kısmen de orda yaşıyor zaten. Ben de çok seviyorum Fransa’yı; özellikle Kuzey İspanya’ya, Bask Bölgesi’ne kadar ve dahil Güney Fransa’yı. Yeryüzünde bir Cennet varsa eğer, orası orası olmalı. Ve gerçekten; yaz aylarında güneş batarken yükselen koku, sizi  kilometrelerce ötesini görebildiğiniz iplik gibi dümdüz yollarda tarlaların arasında ve arasından ilerlerken adeta kendisiyle birlikte yukarıya çekiyormuş gibi oluyor; yükseliyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz, içiniz doluyor; fakat içiniz doldukça hafifleşiyorsunuz. İstanbul’da yaşamaya başlamadan önce benim için dünyada yaşayabileceğim üç şehir vardı Trabzon, Almanya, Avusturya ve İsviçre dışında. Almanya, Avusturya ve İsviçrede her yerde yaşayabilirim, Trabzon’da yaşayabilmek zorundayım; İstanbul, Paris ve Floransa. İstanbulda yaşamaya başladıktan sonra artık iki şehir kaldı; Paris ve Floransa. İstanbulda yaşamak çok zor; ayakta kalmak çok zor. Sistem mi, insan mı sorusunun cevabı artık çok net benim için; kesinlikle insan. Hangi sistemi getirirseniz getirin, değişen sadece yeni gelen sistem olur ve her şey eskisi gibi kalır. Vedalaşırken, alışık olduğunuz gibi, kendine iyi bak, dikkatli ol!!! (pass auf dich auf, sei vorsichtig!!!) diyerek vedaşlamak istediğinizde, ne oldu, bir şey mi biliyorsun, bana bir şey mi olacak diye heyecan ve korkuyla tepki gösteren insanlarla bir arada yaşamak zorundasınız İstanbulda. Yok, yok… Bir şey olmayacak merak etme, olan olmuş zaten demek geliyor insanın içinden. Neyse, biz konumuza dönelim.

Paris’i Aydınlanma olarak da okuyabiliriz, belki Akıl olarak da, ki Koku‘da da öyle. Aydınlanma önesi cinlerin, meleklerin, cadıların ve daha başka bir çok duyu ötesi güçlerin cirit attığı, belirsiz, her zaman her şeyin olabileceği bir dünyadan, sabit, sağlam temeller üzerine kurulmuş, kesin ve değişmez yasaların, dolayısıyla aklın hüküm sürdüğü bir dünyaya geçiş. Bu noktada Fransız İhtilali‘nin başkenti olarak Paris sadece bir şehir değil, tarihin kırıldığı nokta olarak da ele alınabilir; kırıldığı nokta olarak, yoksa tabii ki tarihi kırma çabaları çok daha önceleri farklı farklı zaman ve mekanlarda başlamıştı. Immanuel Kant‘ın Transzendental Felsefe‘si ile başlayıp Alman İdealizmi, özellikle de Friedrich Hegel‘le birlikte doruk noktasına çıkan felsefi düşüncenin çıkış noktasıdır da Fransız İhtilali Özgürlük (Freiheit) kavramı başlığı altında aynı zamanda. Bilindiği gibi, ...der Ausgang des Menschen aus [der] selbstverschuldeten Unmündigkeit olarak tanımlıyor Kant Aydınlanmayı, bu demek insanın kendi adına kendi kendine karar verebilme sorumluluğunu üstlendiği nokta.

…rahat (Bequemlichkeit) değil, kendisine ait olan, onu hayatın kötü (unangenehm) sürprizlerine karşı koruyan ve kimsenin onu ordan çıkartamayacağı (vertreiben), orda kalabileceği ve ona, sadece ona ait olan emin bir yer (sichere Bleibe) arıyordu. (S.9) akşamları ekmek, sucuk, elmalar ve peynirle dönüyor, yiyor, uyuyordu; ve mutluydu. (S.9-10) …bu şekilde seneden seneye on yıllarca sakin, huzurlu (ruhig) ve mutmaince (zufrieden) yaşıyordu. …yıllar geçtikçe nispeten rahat (komfortablen) bir barınağa (Behausung) dönüşmüştü 24 numara. (S.10) … emin olmayan (unsicher) bir dünyada  emin olan (sicher) adası olmuş ve kalmıştı, sağlam bir dayanak (fester Halt), bir sığınak (Zuflucht), sevgilisi, evet sevgilisiydi (Geliebte), çünkü o küçücük oda (Kammer) akşamları döndüğünde (heimkehrte) ona, onu sevgi dolu (zärtlich) sarıyor, onu ısıtıyor (wärmte) ve koruyordu (schützte), onun ruhunu ve bedenini (Leib und Seele) besliyor, ona ihtiyaç duyduğu her zaman onun yanında oluyor ve onu terk etmiyordu. O onun hayatında gerçekten de kendisini güvenilir (verläßlich) olarak kanıtlayan tek şeydi. (S.12)

Beden ve ruhunu besleyen (Leib und Seele), güvenilir (verläßlich), koruyucu (schützte) ve adeta sevgi dolu (zärtlich) bir sevgili kucağı gibi ısıtıcı (wärmte) ve emin bir yer (sichere Bleibe); bir barınak (Behausung), bir sığınak (Zuflucht), küçücük, minnacık bir oda (Kammer), sağlam bir dayanak (fester Halt), bu, hepsi buydu… diyeceğim de, oldukça fazla aslında. Fakat bütün bunları tek bir kavram altına taşıyabilir, tümünü tek bir kavram çerçevesinde anlayabilir ve zihnimize yakınlaştıtabiliriz. Söylenilenlerin tümünü altında toplayabileceğimiz kavram Merkez kavramı. …akşamları ekmek, sucuk, elmalar ve peynirle dönüyor, yiyor, uyuyordu; ve mutluydu. Siz Türklerin dediği gibi; tilkinin dönüp dolaşıp geleceği kürkçü dükkanı. Merkez aslında, Derrida‘nın söylediği gibi, herm içerde hem de dışardadır. İçerdedir, çünkü ortadadır, dışardadır, çünkü ulaşılmaz, dokunulmazdır. El altından çalışır. Bir mıknatıs gibidir merkez, çeker toparlar, bir araya getirir; dağılmaya müsaade etmez, ayrı kalmayı mümkün kılmaz. Anlam kazandırır merkez; her şey ona ve onunla arasındaki ilişkiye göre istikamet kazanır. Onu çekin alın, Nietzsche’nin dediği gibi, dünyayı güneşinden kopartın, ne aşağısı kalır ne yukarısı, ne sağ kalır ne sol. Sonsuz bir boşlukta, sonsuz bir hiçlik içerisinde her şey yolunu kaybeder. Allah’ın istikamet (müstaqiim) üzere dediği yol (sırat) işte bu yönsüzlüğün önünü almak içindir. De istikamete giden yol, istikametten de gider, dikkat etmek gerekir. Aslında merkez tekrarlanan tek şeydir, haddizatında tekrarın kendisidir, değişmeyen, sabit kalan ve kendisiyle birlikte kendisi ile ilişkide olan her şeyi sabitleyen, her şeye bir isim ve bir konum veren, her şeyi görünür kılan.

Bulmuştu merkezini o da o küçücük odada; bulmuştu huzuru, rahatı. Yani aradığını bulmuştu, en azından öyle sanıyordu, taa ki bir Ağustos sabahı bir Güvercin, kelimenin tam anlamıyla, gelip de merkezin, merkezle birlikte huzurun, rahatın, mutluluğun ve güvenin içine sıçana kadar

…Ağustos 1984’de […] Güvercin işin içine girene kadar […] durum bundan ibaretti. (S.13)

Mustafa KÜÇÜKHÜSEYİNOĞLU

1 Yorum

  1. Avatarİlknur Yılmaz Arslan Cevapla

    Merkez kavramı ve tekrarlanmak eylemi nasıl emniyet çatısında bu kadar ustalıkla birleşebildi? Yazıyı okuduktan sonra düşündüm de, tamamlanmış hissedebilmek de sanırım merkezle alakalı. İnsan merkezde olmadığında huzursuz oluyor; kendini yeryüzünde yaratılmış gibi değil de yeryüzüne fırlatılmış gibi; kendini eksik, tamamlanmamış hissediyor. Yalnız fırlatılsa yine iyi. Merkezden uzakta, bilinmeyen bir köşede yine ölüme fırlatılmayı bekliyor. Bu onda huzursuzluk yapıyor. “Ne zaman, nasıl bir şekilde, merkezden uzak hangi bilinmeyen köşede öleceğim” paniği bu… Belki de insanın huzursuzluktan kaçmak için somut bir merkez arayışına cevaptı Kâbe… Oradan gelen pek çok insanın dilinde ortak bir söylem vardı. : “Sanki ben orada kaldım, burada değilim.”
    Annemin günlük rutinlerindendir: Bir miktar Kur’an-ı Kerim okumak, zikir çekmek, ölümü ve ahireti düşünmek… Bunları yapmadığında kendini eksik ve huzursuz hissettiğini söyler. Şimdi anlıyorum ki o, merkez olarak gördüğü ahiret yurduna zihnen girerek gün içinde huzuru hissediyor ve böylece günlük yaşamı daha yaşanabilir oluyor. Belki de namazlarımız da bu anlamda merkez olabilseydi müslüman olarak bambaşka olabilirdik. Emniyette hissederdik belki kendimizi. Belki de merkez biz olurduk yeryüzünde hatta evrende. Der ya Rabbim: “İşte böylece Biz sizi, insanlara şahit (ve örnek) olmanız için orta bir ümmet kıldık…”
    Merkezini bulan müslüman olmayı düşünüyorum da… Merkez olmuş müslüman…İçsel huzurunu bulmuş, emniyette olan, başkaları için emniyet sebebi olan. Dünyanın kaderini belirleyen bir merkez. Zamanı ve mekanı belirleyen bir merkez… Biz merkezimizi bulamadıkça merkez olamayacak, merkez olamadıkça merkez olmayı haketmiş, zamana ve mekâna hükmeden bir milleti kıskanmaya devam edip “Müslüman Noel kutlamaz” diyeceğiz.

    Müslümanın noel kutlamaması için merkez olması gerekir. Dünyanın emniyeti onun olması…

    Sonuç: Müslüman bugün noel kutlar….

    Düşündüm de… Peygamber Muhammed’in emn (güvenilirlilik, tekrarlanırlılık, öngörülebilirlik) sıfatı toplumun huzuru ve güvenliği için bir merkez değil miydi. Düşündüm de el -emin olmak da merkezle alâkalı…

    Yine düşündüm de kaleminiz ruhumun yolculuğunda, yoluma levhalar koyuyor. Kaleminize sağlık.

    İlknur Yılmaz Arslan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir