Din ve Laiklik

“1952 senesi yazı idi. Sebilürreşad mecmuası sahibi ve baş muharriri Eşref Edip bey dostum, bir aralık görünmez olmuş ve bu hal üç-dört ay sürmüştü. Bir gün, evime çıkageldi. ‘Hayır ola, rahatsız mı idiniz, çoktan beri görüşemedik’ dedim. Hayır hapishanede idim. Suçumun ne olduğunu bilmiyorum ama, bir gün eve polisler, geldi. Müddeiumumîlikten çağrıldığımı söylediler ve beni İstanbul Müddeiumumisinin huzuruna çıkardılar. Müddeiumumi bana ‘Eşref Edip bey, bir müddet istirahat etmeniz lâzımdır’ dedi. Suçumu sordum. Sonra öğrenirsiniz gibi bir cevap verdi ve beni hapishaneye götürdüler. Tam dört ay caniler içinde kaldım. Neticede hâlâ suçumun ne olduğunu öğrenemedim. Sonra öğrendik ki bu tevkif Sebilürreşad’da neşrettiği bir yazıdan dolayı imiş…”

‘Haksızlığın envaını gördük… Bu mu kanun? En gamlı sefaletlere düştük… Bu mu Devlet?’ (Tevfik Fikret )

A.F. Başgil, Din ve Laiklik,1977 baskı, s.120

1991 yılında İstanbul Hukuk Fakültesi 1. sınıfta okurken, yüksek karakterli bir aydını tanımak istedim. Ali Fuad Başgil’in 1954 yılında kaleme aldığı “Din ve Laiklik” kitabını okumaya başladım. Ülkemde ayrılık sebebi olan konuları, bir kahve içme rahatlığı içinde anlatmaktaydı. Kitabının önsözüne “Dinen günahkâr olmak, dini sevmeye ve dindarın tükenmez saadetine imrenmeye mani değildir” cümlesiyle başlamış,  din ve laiklik sorunlarını çeşitli yönleriyle incelemişti: “Bizde, din bahsinde münkirlik, bir zamandan beri moda oldu. Fakat çoklarına ‘din nedir’ diye sorarsanız size sadece, bazı politika bezirgânlarından alıp, hap gibi yuttukları sözleri tekrar ederler. Bunlara göre, din, küflü bir mazinin nesilden nesile devr olup gelen bir mirasıdır ve mazidir, gericiliktir(!)

Din hürriyetini açık eden Başgil, “Herkesin inanıp kabul ettiği din ve mezhebin âyin ve ibadetlerine serbestçe kabul edilebilmesi ve bu hususla hiç bir müdahaleye, hakaret ve işkenceye uğramaması mânâsına geldiğini” anlatır.

Başgil’e göre mevcut pratik durum (Eşref Edip’in yaşadığı acı hatırayı hatırlatarak)ise çok farklıdır. “Bu gibi mes’eleleri mesleki bir vazife olarak dikkatle takip eden hakikatsever insanlara sorarsanız, din hürriyeti sırf sözde vardır ve sadece yabancı müşahitleri aldatmak için bazı kanunları süslemektedir…” 

Ona göre din hürriyeti, aynı zamanda fikir, kanaat ve inancını yayma hürriyetidir. “Bugün bilhassa, dinin yüksek ilimlerini ilahiyat ve kelâmiyatını serbetçe okutup, öğretmek ve dini neşriyatta bulunmak hakkının serbestçe kullanılmasını”  gerektirmektedir. 

Laiklik anlayışının tarihi süreçte Tanzimat dönemi ile birlikte gelişmeye başladığını anlatan Ali Fuat Başgil, “Din ile devlet birbirinden ayrılınca ve bunlardan her biri kendine mahsus sistemi, kanunları, emir ve nehiyleriyle diğerinin karşısına dikilince, ortaya bir çok mesele ve müşkül çıkmakta, din ve devlet arasında, ister istemez çetin bir mücadele kopmaktadır” demektedir. Mevcut bakış açılarına göre, din ve devlet birbirleriyle mücadele etmektedir. Başgil ise laikliği demokrat açıdan ele almaktadır: “Laiklik, sırf devlet hayatına ait bir hareket ve faaliyet ilkesidir. Bireyin şahsi ve manevi hayatına karışmaz. Laikliği dinsizlik olarak anlamak yanlıştır. Ayrıca laiklik, din düşmanlığı da değildir.” Bu şekilde Başgil, devletin ve dinin güç ilişkilerini, birbirine rakip olarak görmemiştir.

Ali Fuat Başgil, tartışmanın kökeninde, ülke insanının iman/inanma sorununa dikkat çeker: “Din fert için en kuvvetli bir mânevi destek ve bir iyilik ve fazilet kaynağıdır. Taklitten doğan imana ‘taklidi iman’ denir ki, imanın edna derecesidir. Bir kimsenin bizzat görüp tetkik ederek şahsi bir karar ve kanaate varmadan, sırf başkasından işittiği bir şeye ve bir habere inanması taklididir. İnsanların büyük bir ekseriyetinin dini, siyasi, içtimaî hatta ilmî inancı bu kabildendir ve çoklarımızın imanı taklididir. Taklidi iman aynı zamanda fevridir” der. Başgil bu imanı “başkasının imanına iman” olarak tanımlar. Buna karşılık “Tefekkürden hâsıl olan iman var ki, buna da fikri ve yakini denir. Asıl ve en yüksek iman budur. Peygamberlerden sonra, âlimlerin ve geniş kültür sahibi insanların çoğunun imanı bu şekildedir ve tabiatiyle, Allah indinde en makbul iman da budur. İmansız amel, riya ve sahtekârlıktır. Amelsiz iman ise sırf bir felsefî kanaattir” şeklinde konuyu açıklar.

Öyleyse ilim ve iman çok önemlidir: ”Modern medeniyet, her şeyden evvel ‘kendini bil’ hakikatini unuttu. Rönesans ile doğan modern ilim, tetkiklerine yalnız madde dünyasını mevzu aldı ve bu dünyanın nimetlerini elde etmeye yöneldi. Tekâmül eden teknik insanlara servet, konfor ve her türlü yaşama kolaylıkları getirdi. Fakat bu arada insanı, insan ruhunu ve ruhi temayüllerini ihmal etti… Dinsiz ilim, belki aklı tatmin eder, fakat muhakkak ki, gönlü karartır. Nitekim ilimsiz din de ruhu ve gönlü ısıtır, fakat aklı karanlıkta bırakır. Binaenaleyh insanlığın hayrı ve faydası ne bugün olduğu gibî, yalnız ilme bağlanmaktadır, ne de orta zamanlarda olduğu gibi, yalnız dîne sarılmaktır, fakat her ikisine birden sahip olmaktadır. Şu da var ki, din ile ilim ve felsefeyi birbirinden ayırmak, ilimden korkup kaçmaktır. Din, ilimden kaçmamalı ve uzaklaşmamalı, bilakis ona yaklaşmalı ve ilmin en yeni bilgisiyle bezenip zenginleşmelidir.”

Ali Fuat Başgil’in bu açıklamaları bazı çevrelerce yanlış anlaşılmış, haksız saldırılara uğramıştır. Onlara cevabında şöyle der: “Laiklik aleyhtarı olduğum, benim eserlerimi ve yazılarımı okumayan muarrızlarımın, bana sırf bîr isnat ve iftirasıdır. Ben lâiklik aleyhtarı değilim. Allahsızlık aleyhtarıyım. Ben medeni bir memleket için lâiklik ne kadar lâzım ise, Allahsızlığın da o kadar zararlı ve tehlikeli bir gidiş olduğuna kaniyim.”

İnsanın inandığı “dinine hizmet etmesini” de Başgil şöyle anlatır: “Hakikati göstermek ve uçuruma kayan bir insanı tutup kurtarmak hem yüksek bir insanlık borcudur, hem de Allah’ı takdis ve ona ibadet vazifesinin en sevaplısıdır. Bu vazifeyi dindar, yerine ve icabına göre ve gücünün yettiği derecede, fikren veya bedenen, sözle veya yazıyla ifa etme mükellefiyeti altındadır. İslâmda, cihad farizesinden başka, tâlim ve tedris, neşir ve telkin vazifesinin esası ve mantığı da budur. Hülâsa din, mücerred bir iman ve çıplak bir akideden ibaret değildir; aynı zamanda ahlâk ve ibadettir, duâ ve münâcattır, tâlim ve tedris, neşir ve telkindir.”

Ona göre din hürriyetinin tek düşmanı vardır o da taassuptur/bağnazlıktır: “Taassup, bir kimsenin kendi inancından ve kendince hakikat kabul ettiği görüş ve kanaatten başka olan inanç, görüş ve kanaatlere ve bunları taşıyanlara karşı düşmanlık beslemesi ve onları boğup susturmaya kalkışmasıdır. Taassubun kaynağı, cahilliktir. Okuma yazma bilmeyen anlamında değil, az okuyup yarı cahil ve sığ bilgin olan, çok kere öyle bir ahmak cahilidir ki, bilmediğini de bilmez, ne dediğinin ve ne yaptığının farkında olmaz, çiğnediği hakikatleri ve tekmelediği hayratı görmez. Hülâsa, hak, hakikat ve hürriyet için yarı cahil ve sahte bilgin, kara cahilden daha zalim ve daha tehlikelidir. Hakkıyla bilen ve samimi düşünen bir insan taassuba düşmez, bilir ki beşeri hakikatler, hep izafi kıymet taşıyan şeylerdir. Düşününüz ki, dün hak olan, bugün batıldır. Bugün batıl olan da, mümkündür ki yarın hak ola…”

Ali Fuat Başgil, iki tür taassuptan ısrarla bahseder: Dini ve siyasi bağnazlıktan…

”Dini taassup, dindarların cahilleri tarafından, başka din, mezhep ve kanaat sahiplerine gösterilen cahilliktir. Siyasi taassup ise, bir şahsın hayat ve cemiyet hakkında kendi görüşlerini mutlak surette hak ve başkalarınınkini batıl telakki etmesinden ileri gelen cahilane bir düşmanlıktır.  Siyasi taassup da hürriyetin düşmanıdır. Hattâ belki daha kindar, daha zalim ve yıkıcıdır. Çünkü, dini taassupta çok kere hasbilik hakim olduğu halde, siyasî taassupta hemen daima şahsî fayda his ve hırs hakimdir. Siyasi taassup, omuzlara daha kuvvetle çökebilmek için bütün hareketlerini ‘mabede alkışlatmak’ isteyen politikanın hırçınlığı ve tecavüzüdür. Allah sevgisine, dayanan terbiyenin nasıl bir sağlam karakter yarattığını bilen istibdat adamları ve politikacıların sahtekârları, dindarlardan hiç hoşlanmazlar. Çünkü dindar, bükülmez ve her işarete baş sallamaz. Halbuki, Emil Faguef’in dediği gibi, ‘müstebitler ve sahtekârlar, etraflarında bükülmeyen insan istemez.’ Onlara, tokat yedikçe, köpek gibi yaltaklanan uysal, kaypak, şaklaban, emir kulu, dalkavuk insanlar lâzımdır. Müstebitler ve politika bezirganları şayet, şahsî menfaatleri peşinde politikalarını yürütmek için dindarların hizmetine muhtaç olurlarsa, nerede dindar kisvesi altında yalancı ve ikiyüzlü varsa, onları arar ve bulurlar…”

Diğer taraftan, İslam dininin mahiyeti, ahlak ve hukuk alanıyla da ilgili durumdadır. Peki bu durumda “laiklikle” nasıl uzlaşılacaktır? “Gerçek olan Tanzimat’tan itibaren, dini hukukun giderek etkisizleştiği, sonunda ortadan kalktığı ve halkın iş hayatı ile devlet hayatı laiklik ilkelerine göre biçimlendiği, geri dönüşün mümkün olamadığıdır. Laiklik, din ile devletin birbirinden ayrılması, dinin mana ve ruh aleminde ve ferdin hususi hayatı ile ailesi hareminde, devletin de madde ve cisim aleminde ve cemiyetin sosyal hayatında hükümran olması demektir.

Başgil bu ayrımı yaptıktan sonra, Türkiye’nin modernleşmesine engellerden birinin “devletin dine bağlı kalması, devlet kurumlarını kullanarak kendini koruması ve bu yüzden memleketin silahlı taassuptan kurtulamamış olmasında” görmektedir. Bununla birlikte “din, mabet sınırları içinde kalıp, siyasete bulaşmadığında, ilerlemenin güçlerinden biri olur” diyecektir.

Ali Fuat Başgil, devletin dine bağlanmasını ya da dinin devlete bağlanmasını sakıncalı bulur: “Mâbed hariminden taşarak, taassup karanlıklarına dalan ve devlet kuvvetlerine arka verip, saltanat sevdasına düşen din, ister istemez başka dinlerin ve hususiyle serbest fikir ve kanaatlerin düşmanı kesilmeye mahkûmdur… Ama politikadan, kürk ve koltuk hırsından yahut devletten ekmek parası dilenme sefaletinden kurtulan dîn, terakkiyi kamçılar hatta terakkiye zemin olur… ‘Devlete bağlı’ din uygulamasında da her bir siyasetçi, din uzmanı gibi davranır, siyasetçi dinin bütün alanlarına el atar ve dini yozlaştırır… ‘Dine bağlı’ devlet sisteminde din adamları nasıl birer Sezar kesilirse, ‘devlete bağlı’ dîn sisteminde de hükümet adamları ve her cins huydan politikacılar birer fuzuli din doktoru ve ehliyetsiz reformatör rolü oynamaya kalkışırlar. Dinin asırlar içinde yerleşmiş, örfi ve tarihi birer hakikat kıymeti almış olan akîde ve erkânı, usûl ve âdabı üzerinde, tıpkı oyuncaklarıyla oynayan çocuklar gibi oynamaya yeltenirler…”

Bütün bu kavramsal temellendirmeleri yaptıktan sonra Başgil şöyle der: “Şimdi lâikliğin nasıl bir ortalayıcı ve mutedil sistem olduğunu anlamak kolaylaşmıştır. Bu sistemde ne devlet dine, ne de din devlete bağlanır. Sadece din ve devlet birbirinden ayrılır ve her biri diğerine karşı muhtar bir vaziyet alır. Ne mutlu o memleketlere ki, toprakları üstünde mâbed ile hükümet, aynı bir yolun yolcusu iki dost gibi kol kola gider!”

Neticede, mevcut din ve laiklik sorunlarına yönelik Başgil’in açıklamalarını düşündüğümüzde, devletin hürriyetinin de dinin hürriyetinin de güvencesi “laiklik ilkesi” olduğu görülmektedir. O halde laiklik ilkesi, devletin ve dinin kendi alanlarında birbirinin işine karışmama serbestliğidir ve toplumsal istikrarın güvencesidir. Laiklik, aynı zamanda düşünce ve inanç hürriyeti içinde ülkenin gelişmesine vesiledir. 

Kaynak Eser

Başgil, A. F. (1977). Din ve Laiklik. Yağmur Yayınevi, İstanbul. https://turuz.com/storage/her_konu-2018/4363-Din_Ve_Laiklik-Huquq_Ve_Ictimai_Etud-Ali_Fuad_Bashgil-2007-318s.pdf

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir