Feveran

Ali Kemal Temizer‘in tek kitabı.

Feveran‘ı önemli kılan özelliği 12 Eylül’den üç ay önce neşredilmesi. O dönemdeki Müslüman bireyin dünyaya ve Türkiye’ye bakışını birinci elden sunması. Aslında ideolojik sınırlamaları bir tarafa bırakırsak, genel olarak diğer ideolojilerin müntesiplerinin ruh halini de büyük ölçüde tasvir ediyor olduğunu söyleyebiliriz.

Dönem; 12 Eylül’ü hazırlayan ideolojik kavganın köpürtüldüğü bir dönem ve belli odaklar ülke insanının farklılıklarını ‘düşmanlık’ sebebi olarak kodlayıp gençlerin eline silah vererek koca ülkenin resmi, gayri resmi bütün kurumlarını yok sayarak, genç kuşağı ‘kurban’ olarak arenaya sürdüğü bir dönem. Tabi olanlar kendiliğinden olan biten hadiseler değil, belli bir amaca yönelik planlı olaylar. Maalesef, ne Türkiye’ye ne de toplum yararına olmayıp, iç ve dışta belli kesimlerin ‘çıkar’larına hizmet eden bir akıl tutulması ve cinnet hali bu.

Yüz sayfalık kısa öykülerden oluşan kitap, tam da darbe ortamına girilen, kahve tarama, faili meçhuller ve üniversitelerde öğrenci kavgalarının handiyse olağanlaştığı, bir döneme ışık tutuyor.

Feveran, sunuş dışında 7 öyküden oluşuyor. Bunlar sırasıyla Hayatımızdan Bir Gün, Dönüşüm, Üşümek, Geçmiş Zaman Kahramanları, Aziz, Bir Günlüğün Son Sayfaları, Düzensizlik Düzeni veya Tek Sözlü Bir Film Hikâyesi…

Hayatımızdan Bir Gün’de, bir memurun psikolojisini irdeliyor. Bu memur tasviri günümüzde yaşanan uygulama ve yaklaşımların da gideceği yönü gösteriyor.

İkinci hikaye Dönüşüm; işsiz bir gencin, bir kurumun başına geçen eski arkadaşını ziyaretini ve aralarındaki yakınlığın bittiğini arkadaşının değer yargılarının tam tersine döndüğünü fark etmesi işleniyor. İdealistle realist kişilerin dünyayı farklı pencerelerden yorumlaması, sahipsizlik ve çaresizlik hissi gibi psikolojik durumların üzerinde duruyor.

Üşümek hikayesi, kahvelerde hala  93 harbinin konuşulduğu, soğuğuyla tanınan Erzurum’da geçiyor. İdealist öğretmenin evine yapılan baskında kitaplarının yakılması, onları kurtarmaya çalıştığı için başına aldığı darbeyle beraber sürüklendiği acı sonu anlatıyor.

Geçmiş Zaman Kahramanları’nda, Kore gazilerinin trajik sonu ile babası Kore’den dönemeyenlerin, okuyamayan çocuklarının ahvali anlatılıyor.

Aziz, köylüsünün korkaklığının kurbanı olan Aziz’in sonunu ve okul öğretmeninin vurdum duymazlığını anlatıyor. Bunu yaparken de insanların dindarlığını çıkarları için kalkan yapması ve linç edilme kaygısını işliyor.

Düzensizlik Düzeni Veya Tek Sözlü Bir Film Hikayesi’nde, Kurtuluş savaşı esnasında ve sonrası kurulan cumhuriyetin tezatları sinamatografik bir kurguyla özetleniyor.

Temizer‘in her öyküsü hakikatten bir parça barındırıyorsa da benim en etkilendiğim öyküsü ‘Bir Günlüğün Son Sayfaları’ oldu. Zaten yazı dediğimiz şey de türü ne olursa olsun bir nevi günlük değil midir? Kişi, duygu ve düşüncelerini, hayata bakışını, hem feryadını ve hem de hayata tutunduğu duygu ve düşüncelerini satırlara dökmez mi? Ya da satır aralarına, farklı formların içine, cümlelere yedirmez mi?

Yetmişli yılların kutuplaştırıcı ve gençlerin hayatlarını, istikballerini feda eden politikaların kurbanı ve birinci elden etkilenen bir kuşak olarak -12 Eylül’de onbeş yaşında biri olarak- şu anda yaşadığımız aynı türden yozlaşma dolayısıyla bu günlükler beni derinden sarstı. O yıl ortaokulu bitirmiş ve dini yakından öğrenme dürtüsüyle Pendik’te yatılı bir Kur’an kursunda kalmıştım. Şimdi dönüp bakınca o darbe ortamında lise dışardan bitirme sınavına da hazırlayan bu okulların nasıl açıldığını açılabildiğini düşünüyorum. Hatta o sene kursta, yöneticimiz bize televizyonu açıp ‘Humeyni’nin İran’a dönüşü’nü izletmişti ki bu olayı merak edecek bilinçte de değildik.

Hikâyenin ana karakteri olan genç kanaat önderi denen kişilerin her çevrede nasıl toplumu manipüle ettiğini ve düşüncesizce tehlikeye attığını çok güzel özetlemiş. Aynı şahıslar hikayede kendi yaşantısında tercihlerini pek de gençlere telkin ettikleri minvalde yapmıyorlar.

Aynı hayal kırıklıkları, 1987’de başörtüsü yasağı döneminde de yaşandı ve dindarlar üzerinden siyasi ve ekonomik rant devşirdiği halde onları görmeyenlerin varlığına şahit olundu. Kavganın tepedeki seçkinler arasında cereyan ettiği diğerlerinin ise kullanıldığı zamanla anlaşıldı. Bugünden geri dönüp bakınca, toplumsal olayları ve kimin nerede durup ne yapmaya çalıştığını daha iyi tahlil edebiliyoruz.

İlerleyen dönemlerde üslubu ve mecrası değişse de aynı formülasyon her defasında tekrar tekrar karşımıza çıktı. 28 Şubat’ta yasaklarla cendereye alınan insanlar bugün de cambaza bak denilerek oyalanıyor ve daha yumuşak, kadife kaplı ve yaldızlı sopalarla hizaya  sokulmak isteniyor. Dünya, insan olmaya talip olana varlık sancısı ve keder, azmaya meyilli olana da sonsuz dünyevi hazlar ve bunların peşinde koşacak sonsuz hırs veriyor.
………..
Günlüğü yazanın ismi meçhul.  İstanbul’a büyük bir iştiyakla geliyor. İstanbul onun için hayallerinin şehri, çoğumuz için 12 Eylül sonrası olduğu gibi. Taşranın durağan hayatının, hayallerine dar geldiğini düşünüyor. Okuduğu dergi ve kitapların etkisiyle onların yazarlarıyla yüz yüze tanışma ve aklına takılan konuları onlarla tartışma ihtimali onu heyecanlandırıyor.

Taşra insanı için İstanbul gibi büyük şehirler Kaf Dağı’nın ardı gibi gizemli ve ulaşılmazdır. Hem köy kasaba ve taşra şehirlerinin yavaş akan günleri, hem de durmuş oturmuşluğu, kendisini farklı hisseden ve  merak duygusu diri olan bir genç için boğucu gelir. Taşraya monotonluk hakimdir. Sosyalleşme yolları ve derinleşme imkanı kısıtlıdır. Gençlikte insan bilmediği insanları ve dünyaları tanımak ister. Gerçi günümüzde bu arayış, ünlü, zengin ve popüler kişiler gibi yaşama ve onlara ulaşma arzusuna evrildi ya, neyse.

Bundan sonra insan kişiliğinin yapı taşlarını oluşturabilir ve hayata daha berrak bir göz-lük-le bakabilir. Belki birçok tecrübeden sonra aslında çok da sıradışı olmayan, üzerinde iğreti durmayan ama içi doldurulmuş özgün bir kişilik ve öz bilinç kazanabilir. Bunu başarabilirse; edilgenlikten davranışlarının sorumluluğunu alan, neyi neden yaptığını bilen bir bireye dönüşür.

Anlatıcımız da işte bu ruh haliyle, tek başına İstanbul’a gelir. Serin bir sabah, biraz üşüyerek İstanbul’a iner ve ilk günü yağmurla geçer.

Liseyi geçen sene bitirmiş ve bu yıl üniversite imtihanına girmiştir. Seksenli yıllarda lise diplomasıyla memurluğa girmek ve hem çalışıp hem okumak mümkündür. O da elinde belgeleriyle gelir ve maliye ile ilgili bir devlet dairesine başvurur. Hemen kabul edilir ve bakanlığa ait bir lojmana yerleşir. Burası bekarların kaldığı bir lojmandır. İşyerindeki arkadaşları ve orada tanıştığı bir arkadaşı ona ufak ufak İstanbul’u ve kitabevlerini gezdirir.

Bu arada ailesine yerleştiğini bildiren bir mektup yazar. Aradan biraz zaman geçince üniversite sınav sonuçlarını postalamaları için adresini gönderir. Tabi ilk zamanlar dairede epey canı sıkılmaktadır ama memleketten bir arkadaşının da aynı daireye gelmesi hayatını biraz renklendirir. Bu sefer de O, arkadaşına İstanbul’u tanıtmak için mihmandarlık eder. Sanki ondan daha tecrübeliymiş gibi hisseder kendisini.

Bu arada İ.Ü. Tarih bölümünü kazanır ve kayıt işlemlerini yapar. Allah’tan fakülte sıkı bir devam istememektedir. Okulun ilk günü daireden izin alıp okula gider ve yüz kişilik  basamaklı amfiyi ve okul ortamını beğenir. Başka bölümde okuyan yeni tanıştığı bir arkadaşı sınıftan not alacak bir arkadaş edinmesini öğütler. O da, bu öğüde uyarak bir kaç defa yan yana oturduğu Kasım’ı not arkadaşı olarak seçer.

Kitaplarını okuduğu bir ağabeyle tanışmaya gider Üsküdar’a, buraya daha önce gelmiş bir arkadaşıyla. Birkaç defa daha gider Çınaraltı’nda oturan yazar ağabeyleri görmeye. Kendisinin de çok kitap okuduğunu, hatta ara sıra yazdıklarını okuyup, fikir vermesini ister. Muhterem, üst perdeden akıl verirler ve ordan burdan duyduğu afili cümleleri kaynak belirtmeden, kendi cümleleriymiş gibi telaffuz eder. Bunu fark eden anlatıcımız, yine de ilk etapta  onları mazur gösteren mazeretlere sığınır. Lakin olayların gelişmesi ve istemediği bir şekilde yani üzüntü verici bir tarzda hızlanmasıyla iyi niyeti yerini iç burkucu tesbitlere bırakır. Büyük anlamlar biçerek çıktığı bu İstanbul macerası, travmatik bir şekilde hüsranla sonuçlanır.

İçlerinden isim yapmış, toplumca saygı duyulan ve kanaat önderi olarak müracaat edilen bir kesimi; o dağdağalı süreçte ‘darbe’yi öven yazılar yazarken, öte yandan dergi çıkaran birisi de elindeki denize nazır arsaları satmakla meşguldür. Sokaklarda her gün devam eden şiddet, onların işlerini sekteye uğratmadığı için; ülke güllük gülistanlıkmış gibi yaşayabilmektedirler. İşte anlatıcımızın anlayamadığı, anlamlandıramadığı nokta budur. Uzaktan dayanışmacı görünen insanlar arasında maddi durum ve dünyevi konumlardan kaynaklanan bir hiyerarşi vardır. Bilgi, iman, liyakat, yetenek, karakterlerden kaynaklanan bir farklılaşma değil.

Salih isimli arkadaşı onu bir yayınevinin iftarına götürür. Katılanların çoğu tanıdığı arkadaşlardır. Bu arada bir ‘ağabey’ de oğluyla iftara katılır. Oğlunun Avusturya Lisesi’nde okuduğunu öğrenince istemsizce üzülür. Heyecandan doğru dürüst hiç bir şey yiyemez ama manevi bir doygunluk da hisseder. Öğrencilerin ortaya konan iki tencereden hep beraber kaşık sallamaları hoşuna gider. Değer verdiği ağabeyin oğluyla onlardan ayrı yemesini ise garipser. ‘Yalnız ağabeyimiz ve oğlu bizden ayrı olarak kendilerine ayrılan özel yerde tabaklarda yemek yediler.’ (s.70) şeklinde ifade eder şaşkınlığını. Salih, yemeklerin en güzel kısımlarının onlara ayrıldıktan sonra ortaya getirildiğini söyler. ‘Salih buna da üzülür.’ O ise heyecandan bunu fark etmemiştir.

Bu arada Âkif, acele memlekete çağrılır ve babası vefat eder. Hayatlarına bir durgunluk gelir artık eskisi kadar gezip dolaşmayı bırakırlar. Âkif biraz tuhaflaşmıştır ve akşamları geç dönmektedir. Bir yerlerde toplantılar falan yaptıklarını söylemektedir. Memuriyetten de ayrılacağını söyler. ‘Karşı olduğumuz yapılara hizmet mi edeceğiz’ der. Ailesine bakmakla yükümlü olduğunu, böyle bir eylem yapılacaksa bunun grup olarak yapılmasının daha sıhhatli olacağını söyleyerek onu kararından caydırmaya çalışırsa da arkadaşını ikna edemez. Akif istifa eder.

Aradan bir zaman geçince Akif’in vurulduğunu haber alır. Daireden ayrıldıktan sonra ara sıra dergi ve gazete sattığını duymuştur. Caminin önünde gazete satarken jandarma müdahale etmiş, Akif engel olmak için direnmiş ve subay da yakalanıp götürülmesini isteyince kaçmaya yeltenmiş, durmayınca vurulmuştur. Ve cami cemaatinin bu olaya yaklaşımını; ‘Halk sıradan bir zabıta olayı gibi ilgisiz Cuma namazına devam etmiş. Bir kısmı jandarmayı alkışlamış.’ (s.73) diye  sitemkar bir üslupla vurgular.

Âkif, gözünden yaralanmış ve komadadır. Kendisini onun için bir şeyler yapmak mecburiyetinde hisseder. Lakin görüştüğü arkadaşlar, havanın gergin olduğundan bahsetmektedir. Merakla gazeteleri alır. ‘Ağabeylerimizden biri köşe yazısında bir şarkı yarışmasına katılacak olan şarkıcıyı ve parçayı tenkit ediyordu’ (s. 74). Diğeri ise, anarşi ortamıyla ilgili bir yazı yazmıştır. ‘Ağabeyimiz, ordunun peygamber ocağı olduğunu, ordunun görevinin mukaddes olduğunu, bu özelliklerinden ayrı düşünülemeyeceğini yazıyordu.’ (s. 74.) Kafası karışır ve taktik mi yoksa gerçekten darbeye açık destek mi olduğunu merak eder ve yarın vurulan arkadaşını ziyarete gelince yazara sormayı tasarlar. Tabi değer verdiği hiçbir büyüğü Âkif’in ziyaretine gelmez. Daha birinci yılını doldurmadan hevesi kırılır.

Bu arada İstanbul’da çevreyi tanıma turlarına devam eder. Daireden tanıdığı Salih adındaki arkadaşının yurdundaki bir seminere katılır. Seminer ‘Cumhuriyet Sonrası Fikir Hayatımız’ konuludur. Ağabey, çok ateşli konuşur. Hiç isim vermeden o adamdan (Atatürk’ten) ve Osmanlı’nın yıkılışıyla başımıza türlü belalar geldiğinden bahseder. İki defa fenalaşarak kendinden geçer ve sonunda seminer bitirilir.

Daha sonra okuldaki not aldığı arkadaşı Kasım, konuşmacı hakkında; ceza kanunu 163 ve Ayasofya’dan bahsedip bahsetmediğini sorar ki, gerçekten bahsetmiştir. O’nun bu tip adamlara önem vermediğini, yazdıklarını ciddiye almadığını ve beğenmediğini fark ettiği için yadırgadığını ve şimdiye kadar ondan günlüklerinde hiç bahsetmediğini düşünür. Kasım, az konuşan ve çok okuyan birisidir. Kasım’ın ağırbaşlılığı ve efendiliği, tarzını onaylamasa da irtibatını kesmesine mani olmaktadır.

Bütün hayal kırıklığına rağmen ağabeylerine güvenmeye çalışır. Arkadaşının gözü için bir kampanya yapmak ister. Yine onlara müracaat eder. Fakat kimsenin onu dinlemediğini, işiyle gücüyle ilgilendiğini gözlemler. Peşinden gittiği yayınevi sahibi ona ‘Hangi Âkif’in demişti.’ (s. 77) Konuşacak hali kalmamıştır. Paket yapan arkadaşın, Âkif’le ilgili söylediği malumatlar, dergi ortamında gülerek karşılanır ve hak ettiğini düşündüğü kadar dikkat çekmez. Nihayetinde çabaları boşa gider ve kendilerine başvurduğu herkes kampanyaya ilgisiz kalır ya da komik derecede cüz’i yardımlar teklif ederler. Dilenci gibi görüldüklerini anlayarak bu meblağları reddeder. Durumunu günlükte şu cümlelerle ifade eder: ‘Artık içimden daireye, okula ve hiçbir yere gitmek gelmiyor. Korkunç bir sıkıntı ve bunalım içindeyim.’ (s.79)

Âkif, gözünü kaybeder ve camdan bir göz takılarak taburcu olur. Âkif’in durumu gittikçe düzelirken beraber dolaşırlar. ‘Pek konuşmamakla beraber onun da benim gibi, bu şehre gelişimizin, hayatımızın muhasebesini yaptığını hissediyorum.’ diyerek halet-i ruhiyelerini tasvir eder. ‘Kimin için ve kimlerle beraberdik?’ Yolumuzu, hedefimizi kimler ne adına tespit ediyorlardı? (s. 80) Şüphelerini bu şekilde dillendirir.

Evden mektup alır ve bu yıl baharın geciktiğini, kayısı ağaçlarının geç çiçek açtığını öğrenir. ‘Birden içimi özlem duyguları kapladı.’  Bu özlemde tabiat ve memleket sevgisi kadar, burada ilişkilerin yapmacık  ve menfaatlere dayalı olmasının da etkisi vardır. İki gün içinde kesin dönüş yapmaya karar verir.

Âkif’e kararını açacaktır. Karşı çıksa da kararından dönmeyi düşünmemektedir. Böyle bir sona ihtimal vermemiştir gelirken ama olsun, kararını hayata geçirme noktasında kararlıdır. Bunu şu cümlelerle ifade eder günlüğünde: ‘Karar verdim, bu insanlar arasında yaşamayacağım. Kendime yeni bir çevre, içten ve dost insanlardan bir dünya kuracağım.'(s.81)

İstanbul’da kendi olarak ve inandıklarını inkar etmeden var olabilmenin imkansıza yakın bir seçenek olduğunu tecrübe etmiştir. Kasabasına, ailesine yani ana rahmine geri dönecektir. Belki de burada yaşadığı travmaları atlatabilmesi uzun yıllarını belki de bütün hayatını alacaktır. ‘İnsanlar, inançları ve kavgaları böyle değildi.’ (s.81)

‘Âkif, elindeki defterde yazıların bittiği sayfanın üzerinden gözlerini ayıramadı bir müddet.’ (s.82) Valizinden çıkardığı gazete küpüründe, günlük anarşi sayfasındaki haber şöyledir:

İSTANBUL- Dün Akaretler otobüs durağında okula gitmek için vasıta bekleyen karşıt görüşlü öğrencilerin silahlı çatışması sonucu bir öğrenci ve çatışmayla ilgili olup olmadığı henüz tespit edilmeyen bir memur öldü. Ölen memurun üzerinde adına düzenlenmiş bir kimlik, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi öğrencilerine mahsus bir kart ve Haydarpaşa-Malatya arasına kesilmiş bir tren bileti çıktı.

Âkif, yırttığı küpürü defterin yarısı yazılmış son sayfasına iğnelerken, biletleri kontrol eden kondüktöre biletini uzatır. Artık O da arkadaşı gibi, İstanbul’a veda etmek durumundadır. Daha dün arkadaşını vazgeçirmeye çalışırken bugün böyle bir karar alacağını  hiç düşünmemiştir. Arkadaşının kör bir kurşuna hedef olarak hayatının baharında veda etmesi; dönüş kararının ne kadar isabetli olduğunu göstermiştir.

Hikâyeyi okuyunca insan, anlatıcının daha sonraki deneyimlerini, hayatının nereye evrildiğini de merak ediyor doğrusu. Bu kadar ceset üzerinden duvarda biten incir misali hayat kendine nasıl yol  buldu? Kahramanımız özlediği çevreyi oluşturabildi mi?

Ayşe DOĞU



Not: Ali Kemal Temizer; 1953 Mardin doğumlu olup yayıncılık hayatına Düşünce Dergisi ile başlamış ve Beyan yayınlarını kurmuştur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir