Fîhi Mâ – Fîh’i Okumak

Fîhi Mâ-Fîh, Mevlânâ Celâleddin Rumî‘nin ölümünden sonra zabıtları bir araya getirilen 76 sohbetinden oluşmuş bir kitaptır. Abdülbâki Gölpınarlı sohbetlerin çoğunun Sultan Veled tarafından kayda geçirildiğinin tahmin edildiğini, sohbetlerin 1247-1273 arasındaki 26 yıllık bir döneme ait olduğunu belirtmektedir. Sohbetlerin zabıtlarının kenarında Mevlânâ Celâleddin Rumî‘nin, Çelebi Hüsâmeddin‘in ve bazı başka kimselerin el yazılarıyla düzeltmeler yaptığı bilinmekteyse de, sohbetlerin sıralamasının ilk kez kimin tarafından düzenlendiği, kitap haline ilk kez kimin tarafından getirildiği bilinmemektedir. Fîhi Mâ-Fîh‘in Türkçe karşılığı “İçindedir, ne varsa içinde” olarak ifade edilmektedir. Kitaba bu adın kimin tarafından verildiği de bilinmemektedir.

İncelememizde Abdülbâki Gölpınarlı’nın çevirdiği, 1959’da Remzi Kitabevince yayımlanan kitap kaynak olarak alınmıştır.

Fîhi Mâ-Fîh‘i okurken Mevlânâ Celâleddin Rumî‘nin ne kişiliği, diğer kltaplarındaki görüşleri, teolojik yaklaşımı, Türk fikir hayatındaki yeri, ne yaşadığı dönemin koşulları, ne de eserinin edebî değeri dikkate alınmıştır. Eserin okunmasındaki maksat Fîhi Mâ-Fîh’ten hareketle Mevlânâ Celâleddin Rumî’nin günümüz sosyolojisinin bazı temel konu, kavram ve problemleri hakkında bir sözünün olup olmadığını ortaya koyabilmektir. Ekinimizin yeşermesi için sadece bugünün yağmurlarından değil, öteden beri var olan pınarlarımızın yeraltında bir yerlerde sessizce ama gelişigüzel akan sularından da yararlanmamız gerektiğini, ekinlerimizin sulanmasında yeraltı sularımızdan, en azından, yararlanma imkanlarımızın araştırılmsının gerekli olduğunu düşünüyorum.

Fîhi Mâ-Fîh sosyolojinin metodolojik ve genel kavramları, problemleri, akılda tutularak okundu. Bu okumada ilginç bulunan konular Realite/Görüntü, Biçim/İçerik, Sözcük/Obje (Signifiant/Signifie) arası ilişkiler gibi birkaç başlık altında toplanabilir.

Günümüz sosyolojisinde olaylar incelenirken odak noktası iki düzleme ayarlanabilir: Görünenlere ya da görünenlerin arkasına. Görünenler düzlemini dikkate alıyorsak pozitivist bir tavır içindeyiz demektir. Zira pozitivizm ancak görünenlerin arasındaki düzenli ilişkileri gözlemleyebileceğimizi, görünenlerin arkasında bir başka gerçeklik varsa bile, gözlemleyemediğimiz için ve gözlemleyemediğimiz sürece o gerçekliği bilimsel incelemenin dışında bırakmamız gerektiğini ileri sürer. Görüntülerin altta yatan birtakım yapı ve mekanizmaların bir tezahürü olduğunu ve aldatıcı olabileceğini, gerçeğin görüntülerin altında yattığını ve araştırılması gerekenin işte bu altta yatan gerçeklik olduğunu ileri sürenlere ise realistler diyoruz. Realizm ve pozitivizm arasındaki ayrılık noktalarından sadece birini oluşturan bu konu pozitivizme günümüzde yöneltilen eleştirilerin de kaynağını oluşturmaktadır. Bu metodolojik tartışmada Mevlânâ Celâleddin Rumî‘nin oldukça ilginç bir tavır sergilediğini görüyoruz. Zira Mevlânâ Celâleddin Rumî de bir realite/görüntü ayrımı yapıyor ama bu ayrımı onu ne tipik bir pozitivist ne de tipik bir realist konumuna getiriyor. Mevlânâ Celâleddin Rumî bir realisttir ama realiteyi görüntüye taşıyan, realiteyi görüntüde gören bir realisttir. Realiteyi görüntü düzlemine taşımak aslında kişiyi pozitivist yapar. Oysa Mevlânâ Celâleddin Rumî kesinlikle pozitivist de değildir. Gerçeklik görüntülerdir ifadesini yadsır. O zaman şu soruyu sorabiliriz: Mevlânâ Celâleddin Rumî pozitivist olmadan realiteyi görüntüde nasıl yakalamaktadır? Hem pozitivist olmamayı, hem de realiteyi görüntüde yakalamayı nasıl başarabilmiştir? Mevlânâ bunu üç ayrı metodolojik probleme getirdiği çözümlerle başarabilmiştir. Bu üç ayrı metodolojik problemden biri biçim/içerik ilişkisi, biri sözcük/obje (signifiant/signifie) ilişkisi, biri de realite görüntü ilişkisinin soyutluk/somutluk veya genellik/özellik linear doğrusuna yansıyan izdüşümü ile ortaya çıkan realitenin görüntüde kırıldıktan sonra bir üst düzlemdeki yeniden yapılanması sürecidir. Şimdi bu problemleri ve Mevlânâ’nın çözümlerini ayrı ayrı inceleyelim.

Biçim/İçerik İlişkisi

Mevlânâ biçim/içerik ayrılığının olmadığını, biçimin anlamın parça-buçuğu olmadığını, anlamın biçime bağlı olduğunu belirtir. Örneğin 37. Bölüm’de kayısı ağacı yetiştirmek için çekirdeğin kabuğu ile birlikte ekilmesi gerektiğini söylerken biçim/içerik konusundaki tavrını ortaya koyar. Yine aynı bölümde “Biçimler olmasaydı içeriğe ilişkin belirtileri göremeyecektik” demekle de görüntü/realite ayrımı yaptığını gösterir. Biçimlerin gözlenebileceğini, içeriğin gözlenemeyeceğini, içeriğin ancak biçim yoluyla gözlenebileceğini söylemek görüntü ve realite düzlemlerini birleştirmek demektir. Mevlânâ biçim/içerik birlikteliğini açıklarken realite/görüntü birlikteliğini de ifade etmiş olur. Zira yine 37. Bölüm’de kayısı örneğinden hemen sonra can namazının şekil namazı olarak kılınması gerektiğini, var olan biçimler olmasaydı içeriğe ilişkin belirtileri göremeyecek olduğumuzu ekler. 38. Bölüm’de müritlerini el pençe divan durduran şeyhi “bu âdet derviş âdeti değil, beylerin âdetidir” diye eleştirenlere şeyhin verdiği “biçim de özün (içeriğin) adı sanıdır” cevabını onaylaması biçim/içerik birlikteliği kadar realite/görüntü birlikteliğini de sayıltıladığını gösterir. Mevlânâ’ya göre biçim ve içerik aslında ayrı düzlemlerdir, ancak bu iki düzlemin bizatihi tekil var oluşları değil fakat fonksiyonel var oluşları bir diğerinin de varlığını gerektirmektedir. Bir başka ifadeyle biçim ve içerik aslında aynı olan bir bütünü analiz etmek için bizim yarattığımız bir ayrım değil fakat tersine aslında ayrı olan ve fakat somut yaşamda ancak bir diğeriyle birlikte var olabilen bir diğerinden ayrılmaları halinde var olamayan, daha doğrusu eksik bir var oluş sergile yen karakteristiklerdir. Biçim ve içerik somut yaşamda yani görüntü düzleminde bir olarak, tek olarak var olurlar. Biçim ve içerik görüntü düzleminde bir olmaya zorunludurlar. Biçim ve içerik görüntü düzleminde bir ve aynı şey olarak var olabildiklerine göre görüntü düzleminin aslında realite düzleminin de ta kendisi olması gerekir. Başka bir ifadeyle görüntü ve realite aynıdır. Görüntüler realdir. Biz şeyler arası ilişkileri görüntüleri incelemekle öğrenebiliriz. Zira realite görüntüde vardır.

Bu noktada aklımıza şu soru gelebilir: Realite görüntüde yansıyorsa ve  görüntü de herkesin -bilginden marangoza, terziden yöneticiye, bankacıdan politikacıya kadar herkesin – gördüğü olduğuna göre, neden hâlâ bize bu görüntüleri betimleyecek, açıklayacak, yorumlayacak uzmanlar -bilimciler- yetiştiriyoruz? Bu sorunun cevabını Mevlânâ’nın sözcük/obje (signifiant/signifie) ilişkisi problemine verdiği çözümde buluyoruz.

Sözcük/Obje (Signifiant/Signifie) İlişkisi

Mevlânâ Celâleddin Rumî sözü gerçeğin (objenin) gölgesi, parça-buçuğu olarak nitelendirir. Buradaki “obje” yukarıda belirttiğimiz fonksiyonel varoluş sergileyen ve böylelikle görüntüye dönüşmüş, realize edilmiş olan, signifie edilmiş olan objedir. Yani gerçekliklerdir. Şimdi bu realize edilmiş olan bütünlüğe adlar verme aşamasındayız. Adlar sözcüklerdir. Ama objelerin, gerçeklerin kendisi olmayan, onlarla karıştırılmaması gereken sözcükler. O halde sözcükler üçüncü bir düzlem teşkil ederler. Mevlânâ’ya göre söz gerçeğin örtüsüdür. Bundan dolayıdır ki söz yorumlanmayı gerektirir. Sözcük/obje (signifiant/signifie) arası ilişkinin biçim/içerik veya realite/görüntü arası ilişkiden farkı, biçim ve içeriğin veya realite ve görüntünün somutta  ayrılamamalarına karşılık, sözcük ve objenin somutta ayrılabilmesidir. Aynı bir gerçekliğe çok farklı adlar verilebilip farklı yorumlar getirebilir. Zira Mevlânâ “söz gerçeğin parça-buçuğudur” diyor. Oysa biçim içeriğin, görüntü realitenin parça-buçuğu değildir. Söz niçin parça-buçuk? Çünkü söz insana ait. Sözün yaratıcısı insan. Oysa biçim/içerik, realite/görüntü insana ait değil. Varoluşları insana bağlı değil. İnsan dışında bir varoluşa sahipler. İnsan faktörü bizi üçüncü probleme götürür.

İnsan/Sözcük/Obje İlişkisi

Realize edilmiş, görüntüye dönüşmüş realite birey düzleminde inşa edilmiyor. Bireyin dışında ya sosyal olarak ya doğal olarak inşa edilmiştir. Birey bu realiteyi hazır buluyor. Birey sosyal olarak inşa edilmiş dili de hazır buluyor. Ama birey hazır bulduğu bu dilden bazı sözcükleri seçip, gerçekliği bu seçtiği sözcüklerle ifade ediyor, betimliyor, anlatıyor, yorumlamaya yöneliyor. Bu nedenledir ki herkes yorumunu da kendine göre yapıyor. Bölüm l’de bu noktaya değiniliyor. Bireylerin gördüklerini kendi izafet çerçeveleri içinde, geçmiş deneyim ve yaşantıları doğrultusunda algıladıkları anlatılıyor. Herkesin gerçekliği kendi dünyasının kavramlarına tercüme ettiği, olan biteni kendi dilekleri, istekleri yönünde algıladıkları, anladıkları belirtiliyor. Örneğin 35. Bölüm’de Buğday bir yıl altın pahasınadır, bir yıl toprak pahasına, oysa o hep aynı buğdaydır, demek ki buğdayın değeri aşka göredir” ifadesinde geçen aşk, aynı bir gerçekliğe bakan kimselerin zihinlerindeki dilekleri gösterir. Aynı bir gerçeklik her bireye ayrı ayrı görünmekte, böylece  de ayrı ayrı sözcüklerle betimlenebilmektedir. Halk baktığı görüntüde realiteyi değil kendi dileklerini, özlemlerini, sempatilerini görüyor. Sadece kendinden yansıyanları görüyor. Başka bir ifadeyle halk baktığı görüntüdeki realiteyi kavramak yerine, o görüntüyü kendi izafet çerçevesine göre kırılmaya uğratıyor, realiteyi dileklerine göre çarpıtıyor. Böylece realite birey  düzleminde tekilleşiyor. Bireye özgüleşiyor ve her birey kendi çarpıttığını realite sanıyor. Oysa, gerçek bilimcinin (ulemanın) gördüğüdür: 7. Bölüm.  Örneğin sultanın mülkünde zindan da var, mal mülk de, ve bunlar sultanın gözünde eşit. Oysa halk için kendine ceza verilmesi ile mal mülk verilmesi arasında büyük fark vardır. Dinler arasındaki fark da böyledir: 23. Bölüm. Mevlânâ Celâleddin Rumî realiteyi görenleri can gözüyle görenler diye tanımlıyor. İşte can gözüyle bakanlar yani bilimciler (MCR’nin vokabülerinde ulema) halkın kendi duygu ve dileklerine bürüyerek algıladığı ve adlandırdığı aynı bir görüntüyü ne ise o olarak, çıplak gerçek olarak gören ve anlatan kişidir. Nitekim 11. Bölümde halkın sofistike noktaları anlamadığını, incelikleri anlayanın bilimciler olduğunu söyler. Aynı bir gerçekliği halkın başka bilimcinin başka sözcüklerle betimlemesi, açıklaması ise pratikte halkın bilimcinin söylediği sözleri anlamamasına yol açar: 27. Bölüm. Yineleyelim, bilimci halkla aynı görüntüye baktığı halde o görüntüyü realitesiyle birlikte kavradığı için o görüntüyü adlandırmada seçtiği sözcükler de farklı olacaktır. Bilimcinin görevi de zaten halkın varolanı ne ise o olarak görmesini sağlamak, adlandırmasını çarpıtan örtüleri kaldırıp varolanı, gerçeği göstermektir. Bunun yolu ise karşılıklı konuşmadır, diyalogdur. Diyalogda izlenecek yolu ise şöyle belirtir: Bilimci soruyü, sorgulayıcının anlayışına göre cevaplamalıdır. Bilimci gerçeği kendi seçtiği sözcüklerle anlatamaz, zira halk  onu anlamayacaktır. Halkın anlayabileceği şeyleri adım adım söylemek ge rekir. Bu ise söyleneni yalan değil ama eksik kılar. Halka anlayabileceği yanılgılarını adım adım gösterelim, anlamayacaklarının ise üstünü örtelim: Bölüm 30.

Mevlânâ Celâleddin Rumî‘nin günümüz sosyolojisinin metodolojik karakterli problemlerinden bazıları hakkında ilginç olduğunu düşündüğümüz çözümlerini Fîhi Mâ Fîh’e dayanarak yaptığımız bu sergilemeden sonra yine  Fîhi Mâ-Fîh’te dikkatimizi çeken ve kültür dünyamızın bugün de karakteristik yönlerini teşkil ettiğini düşündüğümüz bazı hususları özetlemek istiyoruz. Dile getireceğimiz bu hususların toplumumuzun bugünkü organizasyonunun ve kurumlaşmasının anlaşılmasını kolaylaştıracağını düşünüyoruz.

Mevlânâ Celâleddin Rumî birey-toplum ilişkisinde toplumu yücelten bir tavır içindedir. “Topluluk rahmettir, ayrılık azap” hadisine getirdiği yorum bireyciliği dışlayan, cemaatçiliği yücelten bir yorumdur. Bu anlayış toplumumuzda bugün de varlığını sürdürmektedir.

Birey-çevre ilişkisinde birey çevreye göre biçimlenen bir değişken olarak görülür. 8. Bölüm Mevlânâ’nın bireyi çevrenin fonksiyonu olarak gördüğünü gösterir. Çevre bireyi arı-duru özüne dönüştürebilir de, bulanıklaştırabilir de. Bireyin saydam veya bulanık olma alternatiflerinden birini seçmesi sözkonusu değlidir. Birey seçim yapamaz. Bireyi saydamlaştırabilecek olanlar yani onu realiteyi görür kılabilenler erenlerdir. Ama bu da kolaylıkla gerçekleşmez, zira çevre bireyi saydamlaşmaktan alıkoyabilir. Birey kendi aklı ile bu pasif konumdan çıkabilir mi? Mevlânâ Celâleddin Rumî’nin bu soruya cevabı bireyin akıl ile değil ama coşku ile aydınlanabileceğidir. Nitekim 9. Bölüm’de insan-hayvan ayrımının akılla değil coşku ile yapılabileceğini belirtir. Fîhi Mâ-Fîh’te çevrenin gücünün ve belirleyiciliğinin, coşkunun fonksiyonelliğinin böylece vurgulandığını belirttikten sonra yine günümüzde varlığını sürdüren bir başka anlayışın nasıl ele alındığını görelim.

Mevlânâ Celâleddin Rumî toplumdaki sosyal işbölümünün tanrısal iradenin sonucu olduğunu, Tanrı’nın herkese yapabileceği görevi verdiğini, hiç kimseye taşıyamayacağı yükün verilmediğini, Tanrı’nın lütfu kereminin yük yüklemek değil yük almak olduğunu belirtiyor. Bu anlayışın toplumumuzdaki işbölümü içinde farklı pozisyonlarda bulunanlar arasındaki uyumda hâlâ etkili olduğunu düşünüyorum. Mevlânâ Celâleddin Rumî’nin sosyal işbölümü içinde üç tabaka ayırdettiğini görüyoruz: Yöneticiler, bilimciler (yani ulema, aydın) ve halk. Halk avam yani gerçeğe eremeyenlerdir. Gerçeği görmeleri bilimciler tarafından eğitilmeleriyle mümkün olabilir. Halk bir güç odağı değildir. Güç aydınlar ve yöneticilerde bulunur. Bilimciler (ulema, aydın) yöneticinin altında olmak şöyle dursun, açık ifadesinde eşitinde, (Bölüm 1), gizli ifadesinde ise üstündedir: Ek, sayfa 221. Zira yönetici de eğitilmeye muhtaçtır. Yönetici yönetebilmek için bilimcinin bilgisine muhtaçtır. “Adalet aslanını bilgiden başka bir lokmayla avlayamazsın.” “Bilimciler peygamberlerin mirasçısıdır” hadisine atıfta bulunarak bilimcilerin kutsanmışlığmı vurgular. Bölüm 12’de halkın yöneticiye uyması gerektiğini söylerken dahi örnek olarak Hz. Musa’yı verir ve Tanrı’nın da yönetici değil bilici olduğunu belirtir.

Günümüz sosyolojisinin bazı temel problemlerinin çözümünde olduğu gibi günümüz Türkiye’sinin çok daha karmaşıklaşan ve farklılaşan tabaka ve güç yapısının analizinde de Mevlânâ Celâleddin Rumî‘nin görüşlerinin ve gözlemlerinin izlerinin de aranmasının bu tür analizleri sanıldığından daha fazla güçlendireceğini düşünüyorum.

Nilgün ÇELEBİ

NOT: Metinde geçen “Obje” sözcüğü nesne anlamında olmayıp, incelemek üzere karşımıza fırlattığımız şey anlamındadır. Daha açık bir ifadeyle obje nesnelere olabildiği gibi nesneler arası ilişkilere, durumlara, süreçlere, tarzlara da tekabül eder. Signifie edilen her şey objedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...