Geleneğin Çağrısı, Geleceğin İnşası

Modern zamanlarda en çok hırpalanan, sansürlenen,  örselenen, yanlış kullanılan hatta kendilerini gelenekselci olarak tanımlayanlar tarafından en fazla sömürülen kavramlardan biri de gelenek kavramı… Bütün bu olumsuzluklara rağmen gelenek dediğimiz şey bütün değerini, önemini korumaya devam ediyor. Doğrusu İslam fıkıh literatüründe gelenek kavramı kullanılmaz onun yerine örf, anane kavramları kullanılır. Ulema örfü sahih örf, fasit örf diye ayırır ve Müslüman toplumların muamelat dediğimiz sosyal hayati ona göre şekillenir. Yine İslam hukuk âlimleri ibka, ilga, ıslah sistemini devreye sokarak muamelat alanımızı genişletir veya daraltırlar. Bu açıdan gelenek (şartlar gelenek kelimesini kullanmama beni mecbur ediyor) İmam Hasan el Benna risalelerinde “geleneği olmayanın geleceği olmaz” diyor eğer bir gelenek ve gelecek inşa edilecekse bu gelenek üzerinden başarılabilir. Bunun başka bir usulü yok. Kerim kitabımız buna Sünnet’ul Evvelin öncekilerin geleneği olumlu yada olumsuz anlamda tarihe damga vurmuş sünnetler, gelenekler vardır. Firavun’un Sünneti/Musa’nin Sünneti, Kabil’in Sünneti/Habil’in Sünneti veya geleneği… Tarih sayfalarını çevirdiğimizde bu iki gelenek dışında bir şey yazılmamıştır aslında. İyi yada kötü yenilikler, reformlar, değişimler, yorumlamalar gelenek üzerinden yapılır. Geleneğin inkârı bile geleneğin üzerinden hayata geçirilir. Gelenek bilinmeden yada olmadan inkâr edilebilir mi yada terkedilebilir mi? Geleneğin, eskinin olmadığı yerde yeni bir yorum yeni bir felsefe yeni bir reform düşünülemez. Kur’an’ın kıssalarına baktığımız bu açıkça görülmektedir. “Geleneği olmayanın geleceği olmaz” geleceğin inşası için geleneğin olması şarttır.

Muaz Ergü  “Bir Büyük Rüyanın Çocuklarıydık Biz” isimli çalışmasında bir geleneğin ve o geleneğin izinde geleceğin inşasına çağırıyor bizi.  Kitap  tarih ve gelenek fışkırıyor adeta. Örneğin kitapta ibadet mefhumu müthiş bir şekilde işleniyor. İnsanın anında secdeye kapanası geliyor. Öyle bir kapanış ki öyle bir secde ki başını secdeden kaldırış ile dünyanın bütün despotlarına kafa tutacak bir kafa, acıya çileye göğüs geren bir secdeden kalkış, ideolojilerin yalancı cennetine meydan okuyacak bir kafa yani entel değil entelektüel bir kalkış. Ergü günümüzde bizzat Müslümanlar tarafından teatrel bir showa dönüştürülen ibadetleri kıyasıya eleştirir. İnsanın sonsuzla bağını kavileştiren, insanı yücelten ibadetler günümüzde anlamsız ritüellere dönüştürülmüş ve görselliğin egemenliğine bırakılmıştır. Kitapta ibadetlerin insanı olduran, onduran yanı yeniden vurgulanıyor. Ergü, Hz. Şuayb’ın namazına değecek bir secdeden kalkışa çağırıyor. “Ey Şuayb seni… Mallarımız hususunda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana ibadetin (dinin) mi emrediyor yoksa sen iyi huylu, akıllı birisin dediler” Kerim Kitabımızın “İbadetin (dinin) mi emrediyor” ibaresi yazar Muaz Ergü’nün satırlarında yeniden kendini hatırlatıyor. Kurban ile İbrahimî duruşa, Hac ile Allah eksenli bir hayata… En çok da herkesin herkesle çokça ilgilendiği bir zamanda insan en çok ihmal ettiği kendine çağırıyor. İnsanı kendine…

Muaz Ergü sadece geçmişten bahsetmiyor. “Aşksızlıktan taş kesilmiş şehirler”den bahsediyor. Görgüsüzlüğe, para kazanma hırsına yenik düşmüş doğadan, ormanlardan, yaylalardan bahseder. Kitabesi kırık çeşmelerden. Kurnasında suyun kuruduğu çeşmelerden… Bir tarafta gökdelenlerin yükseldiği dev rezidansların göğe isyan ağdığı şehirler. Bir tarafta bacası tütmeyen evler, yıkık, virane şehirler… Yoksullar, garibanlar, işçiler… Milyon dolarlık AVM inşaatlarında yatacak yer bulamayan inşaat amelelerinden… Bağdat ellerinden bahseder hüzünle. Şam-ı Şerif’te yitiklerimizden… Aynı zamanda “Bir büyük rüyanın çocuklarını” Şam-ı Şerif’in küllerinden diri canlar yaratmaya, Şam’ın şekerinden, Yemen’in kahvesinden cümle mazlumlara dağıtmaya çağırır.

Kitap ilk bakışta birbirinden kopuk makalelerin bir araya gelmesinden oluşmuş gibi görünür ama okudukça bir kopukluktan ziyade bir duygunun, bir sızının, bir isyanın, bir arayışın bütün alanlara dağılmış olduğunu görürüz. Kur’an-ı Mübin’de vardır metinlerde bağrı yanık türkülerde… İstanbul’un meczupları da gezer satırlarda Aliya’da… Enver de var Ebu Zer’de… En çok ta Hüseyin’e ağıt vardır en gamlısından…

Modernite de işlenir moderniteye hazırlıksız yakalanan doğunun şizofreniye varan tepkileri de… Başka kitaplardan farklı olarak Ergü bütün faturayı dış güçlere çıkarmıyor. Bizim de hatalarımızı yüzümüze vuruyor. Büyük kopuşları işaret ediyor. Modernite kopuş. Bizim kopuşlarımız Kur’an’i iklimden kopuş, imandan kopuş, adaletten kopuş, ahlaktan kopuş “büyük rüyanın çocukları”“Hira Nur dağının rüyalarını Olimpos dağının zirvelerinde” yankılatmayı öğütler yazarımız.

Yazılarda beni en çok etkileyen şey de samimiyet, içtenlik. Yazarın samimiyeti, içimizden biri oluşu, sızısı ve gerçekten coğrafyaya sevgisi her satırda kendini fazlasıyla hissettiriyor. Bazı cümleleri gözlerim dolarak okuduğumu söyleyebilirim.

Kitap “büyük rüyanın çocuklarına” Hira Nur dağında gördükleri rüyaları Olimpos dağının zirvelerinde yankılatmayı öğütlüyor.

Velhasıl bu kitap geleceği aydınlatan bir geleneğin usullerini, paradigmasını kalplerimize, gönüllerimize nakşediyor.

Abdulvahap SERT

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...