Gençosmanoğlu’nun Destanları Arasında

21 Ağustos 1992 tarihinde vefat eden şair Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun ruhuna fatihalarla…

Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun kitapları ile ilk defa 1973 yılında Tunceli’nde iken karşılaştım. Öğretmen okulunda öğrenci idik. Sanırım Ağınlı arkadaşlarımız getirmişlerdi. Bu iki kitap, Kopuzdan Ezgiler ve Malazgirt Destanı adlarını taşıyordu.

Kopuzdan Ezgiler’deki şiirler benim Elazığ’ı ve Elazığlıları sevmemde, yanı başımda bulunan arkadaşlarımla birlikte en önemli sebeplerden birisi olmuştur.

Konsun şamdanlara mum, olsun ergenler sıra,
İnsin davula tokmak, başlasın Çaydaçıra!

Diz vur gakkoşum! “Hey!” de… Kükresin halay kolu
Kövenk’in pınar başı, görünsün Saray yolu..

gibi mısraları Çaydaçıra oyununun büyüsünü daha arttırıyor, karanlık sahneye ellerinde yanar mum dikili tabaklarla ve kulakları dolduran tiz bir klarnet sesi eşliğinde giren halkoyunları ekibinin bizim gönlümüz ve ruhumuzdaki tesirini sonsuzlaştırıyor, bizi âdetâ kanatlandırarak bilinmez âlemlere doğru sürüklüyordu.

Gönül bu, ne kocalır, ne geçer sevdiğinden,
Vur Ali’m, vur yiğidim! Fatma gadan ala, vur!

Ses getir maverâdan; “Hey hey!” de bre Gakkoş,
Hey hey!.. Ahfad uyana, ecdat vecde gele vur!

Dilinde meşk olanın neler geçmez içinden;
Yoruldum deme Hıdır, biraz daha, hele vur
Delilo ezgisiyle çatlasın gırnatalar
Duracak gün mü bugün? Mevlüd anan öle vur.

mısralarında “Delilo” oyunu ile daha bütünleşiyor. Milletimizin mert karakterini, âşık gönlünü, oyunları ile birlikte bu şiirde de buluyorduk. Bundan başka Gençosmanoğlu, şiirinde halk sanatkârlarının da hakkını veriyor, onları mısralarına alarak ölümsüzleştiriyordu. Şiirin sonundaki, “Davulu tecvid üzre çalan büyük sanatkâr Hıdır Sezgin ve Klârnetle mâverâdan ses getiren büyük sanatkâr Mevlüt Canaydın” şeklindeki notlar, onları belki hiç dinlememiş olan bizlere bu sanatkârları tanıtıyor, sevdiriyor ve bizi onlara, onların icra ettiği musikiye, onları yetiştiren millete âşık ediyordu.

Zaten Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun bütün ömrü, milletinin yetiştirdiği kahramanları, bu kahramanların yarattığı destanları ve nihayet üzerinde yaşadığımız aziz vatanı, eşsiz Türkçenin güzelliği ve kendisinin şâirlik kudreti ile birleştirerek; yine milletinin çok ümit bağladığı gençlerine sevdirmek, onları bu destanlara âşık etmek için mısralar yazmakla geçmemiş midir?

1973 yılında dolgusu tamamlanan ve su tutulmaya başlanan Keban Barajı’nı gezdiğimizde 16-17 yaşlarında gençler olarak yapılan işin büyüklüğünü hayranlıkla seyretmiş, devletimizin ve milletimizin gücünün böylesine müşahhas (somut) bir şekilde karışımızda oluşu dolayısıyla göğsümüz gururla dolmuştu. Göğsümüzdeki bu gururu ve gönlümüzdeki sonsuz sevinci yine Niyazi Beyin “Fırat’la Hesaplaşma” şiirindeki şu mısraları âdetâ arşa ulaştırmıştı:

Yüzyıllarca durmadan çağladın, yıktın, söktün
Toprağımı taşımı götürüp çöle verdin…
Vatanından kıskandın suyunu serinini,
Vefasız çıktın Fırat, nen varsa ele verdin.

Ne kervanlarıma yol, ne yolculara geçit…
Biz sana bel bağladık, sen bize çile verdin…

Fakat vadesi doldu zulüm saltanatının
Çelikten kementle boynunu buracağız..

Gayrı azgın kurt gibi kapıp kaçmayacaksın

Keban vadilerinde karşına duracağız.

Ahdettik bağrımıza basmaya seni Fırat.

Belini sarmak için hızını kıracağız…

Ey Palandökenlerden kükreyen erkek arslan

Seni, yelelerinden zincire vuracağız!
Ve dertleri unutup, sen ben omuz omuza
Sonsuzluğa yükselen bir vatan kuracağız…

Yeni su tutulmaya başlanan Keban barajını şimdi deniz benzeri bir gölle kaplı olan; ama o zaman başına geleceği bilmeden akan Fırat’ın bulunduğu iç tarafından gezerken, bu mısraların gerçek oluşunu görmenin hazzını yaşıyorduk. İşte Fırat’ın önü kesilmiş, başına buyruk akışına dur denilmişti. Aşağıdaki santrallere suyu götürecek büyük tünelin ağzında dururken yaşadığım iç  ürpermesini hâlâ hissederim. İşte bu tünelden Fırat’ın suyu bizim istediğimiz gibi akacak ve enerji olarak yurdumuzun kalkınmasını sağlayacaktı.

Evet Niyazi Bey destan şâiridir. Ama o, sadece geçmişteki kahramanlıkları ele almaz, günümüzde de millete yeni bir ruh verecek, onu yükseltecek işleri şiirinin konusu yapar. Fırat’la Hesaplaşma şiirinde bir teknolojik hadisenin nasıl destana dönüştürüldüğünü görürüz. Bir kere şiirin üslubu, tarihin derinliklerinden çıkıp günümüze gelmiş bir Türk başbuğunun, dinleyenleri kendine râm eden havasını taşımaktadır. Öylesine yüksek perdeden, öylesine vurucu kelimelerle örülmüştür.

Halk edebiyatımızda, insanları coşkun akan nehirlerin alıp götürmesi üzerine yakılmış pek çok türkü vardır. Hele Kızılırmak ve Fırat üzerine… Bu iki nehir bütün bir halk edebiyatımıza, coştuğunda geçit vermeyen, sevgilileri alıp götüren, zaptedilmez güçler olarak girmiş ve hemen daima topluma hüzün dolu ağıtlar vermiştir. Dede Korkut Hikâyelerinde bile coşkun nehirlerin aşılabilmesi arzusu, “Kanlı akan coşkun suyun aşıt versin!” şeklinde duaya dönüşmüştür. Yani bizim kültürümüzde ve hayatımızda, başına buyruk akan suyun çok önemli yeri vardır. Selçuklu sultanı I. Kılıç Aslan’ın ve bugün mezarı Caber’de bulunan Ertuğrul Gazi’nin babası Süleyman Şah’ın da nehri atla geçmek isterken, Fırat’ta boğulduğunu hatırlayalım.

İşte yüzyıllardır aşılmaz, zaptedilmez, söz dinlemez bir güç olarak akıp giden Fırat’a zincir vurulmakta, bu nehir milletimizin emrine râm olmaktadır. Gençosmanoğlu için asla feda edilemez bir destan konusudur bu. Dolayısıyla şairin Fırat’a seslenişi de, bir Alperenin yiğitçe seslenişinin edasını taşır:

Ey Palandökenlerden kükreyen erkek arslan
Seni, yelelerinden zincire vuracağız…

Bu şiirin tamamı büyükçe bir levhaya yazılsa, Keban Barajı’nın veya Keban’ın görünür bir yerine dikilse, bu baraj için ne güzel ve ne etkileyici bir kitabe olur…

Şiirlerinde böyle gür ve erkekçe bir eda bulunan şâir, kendi şiirlerini nasıl okuyordu acaba? Bazı şairlerin kendi şiirlerini, okuyucunun beklediği ölçüde güzel okuyamadıklarını biliyoruz. Yani güzel şiir yazan güzel şiir okur diye bir kural yoktur. Acaba Niyazi Bey şiirlerini nasıl okuyordu? Bu sorunun cevabını 26 Ağustos 1974 tarihinde aldığımı hatırlıyorum. Birinci Kıbrıs harekâtı yapılmış, Mehmetçik yıllardır zulüm gören Kıbrıs Türklerini bir koruma şemsiyesi altına almaya başlamıştı. İşte o tarihte bu zaferi kutlamak üzere, Ankara Atatürk Spor Salonunda bir zafer şenliği düzenlenmişti.

Kıbrıs harekâtı bir savaştı, ama her nedense “Barış Harekâtı” olarak adlandırılmıştı. Niyazi Bey’in o şenlikte gür sesi ile okuduğu “Barış Şiiri” hâlâ kulaklarımdadır:

Barış, barış diye tutturmuş gider
Kiminle ne için barışacağım?
Zalim nice güçlü olursa olsun
Mazlumun hakkını alıncaya dek vuruşacağım!

Tanrı buyruğudur bu görev bana

Bu görev yerine gelinceye dek
Vuruşacağım…

Şiirin sonraki mısraları bize esir Türk yurtlarını dolaştırmış, Türklüğün yayıldığı geniş coğrafyayı Atatürk  Spor Salonuna taşımış ve destan şairine yakışan bir ufuk genişliği ile geçmişten geleceğe şu gür sadâyı göndermişti:

Şanlı ecdadımın mezarlarında
Göndere çekilip gazi sancaklar
Dokuz tuğlu mehter Tanrıdağı’nda
İstiklâl Marşımı çalıncaya dek vuruşacağım.

Evet, destan şairi gür sesi, düzgün telâffuzu, yerinde yaptığı vurgu ve tonlamalarla, şiirini bizleri coşturacak bir şekilde okuyordu. Ve emin olunuz o ses tonu aradan 28 yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ kulaklarımızı doldurmakta, göğsümüzü kabartmaktadır.

***

Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun eserlerinin sadece isimleri bile, bizi bir destan mahşeri ile karşı karşıya bırakır. Destanlar Burcu, Destanlarda Uyanmak, Malazgirt Destanı, Alperenler Destanı, Salur Kazan Destanı, Boğaç Han Destanı, Genç Osman Destanı, Bozkurtların Destanı, Kür Şar İhtilâli Destanı…

Bu kitaplar Gök Türkler devrinden başlayarak, 1990 yıllarına uzanan destan sıradağlarını oluşturur. Atsız’ın satır satır ezberlediği romanı “Bozkurtların Ölümü”nün yaktığı ateş, şairin içinde dalga dalga büyüyerek, bütün Türk tarihini kucaklayan bir destanlar yangını hâline gelir. Gençosmanoğlu, bir kitabının da adı olan Destanlar Burcu’ndan ecdadının kahramanlıklarını seyretmeye ve söylemeye başlar. 63 yıl süren bir ömür, bu kutlu yazma işine adanır. Göktürkler, Karahanlılar, Selçuklular, Anadoluya ilk akınları yapan yiğit Türkmen başbuğları Afşınlar, Balaklar, Saltuk Beğler, Süleyman Şahlar; bunların hemen yanı başında yol gösterici, öğüt verici, maneviyatı güçlendirici olarak Ahmet Yesevî, Yunus, Hacı Bayram, Hacı Bektaş, Ahi Evren, Ede Balı ve Akşemseddinler; Dede Korkutlar, Dede Korkut Hikâyelerinde yer alan “Kalın Oğuz Beğleri”, Osmanlı hükümdarları, şâirin dedesi Bağdad şehidi Genç Osman, Millî Mücadelemiz, Atatürkümüz, Esir Türk yurtları, Veyseller, Yahya Kemaller, Necip Fazıllar ve nihayet, 20. asrın son çeyreğinde ülkemizin maruz bırakıldığı bölünme tehlikesine karşı mücadele edip can veren “SÜPHAN GÖĞÜSLÜ YİĞİTLER”, onun şiir dünyasında yeniden hayat bulurlar ve bin yıllar öncesinden ebediyete uzanan tarihimizin destan burçları olurlar.  

Niyazi Bey, bazen Kür Şad’la birlikte Çin sarayına baskın verir:

Ben,
Bumin Kağan’ın torunu
Çuluk Kağan oğlu Kür Şad!
Otuz bile değil yaşım!
Çin’de tutsaklığa dayandım on yıl,
İşe yarar diye başım!
Azığa, akçaya eğilmez boynum,
Savaştır aşım!
Irkım almadıkça Çin’den öcünü
Ölsem de yine bitmez savaşım!

mısraları, şâirin millî kahraman Kür Şad’la nasıl bütünleştiğini, ondan nasıl etkilendiğini gösterir. Bilindiği gibi Kür Şad’ın tarihî bir şahsiyet olduğunu Atsız ortaya çıkarmıştır. Onun yazdığı “Bozkurtların Ölümü” romanının kahramanı da Kür Şad’dır. 640 yılında Çin imparatorunun sarayına 40 arkadaşı ile birlikte yaptığı baskında ölen bu Göktürk prensi, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nu da çok etkilemiş ve ona Kür Şad İhtilali Destanını yazdırmıştır.

Harput fatihi Belek Gazi de Niyazi Beyi büyüleyen bir kişiliğe sahiptir. Artuk Beyin torunu, Behram Beyin oğlu Belek veya Balak Gazi, Haçlılara karşı mücadeleleri ile ün salmış ve destanlaşmıştır. 1124 yılında  aldığı bir ok yarasıyla şehid olan bu yiğit Türkmen Başbuğu, Haçlı ordularını durdurmak için, Niyazi Beyin kalemiyle şöylece ant içer:

Ben ki Behram oğlu Balak/Tanık olsun Cenab-ı Hak;
Gürleyen gök, çakan şimşek/Ve pusat hakkı için
Arı soydan ak süt emmiş/Öz avrat hakkı için
Cenkten cenge doludizgin/Koşan at hakkı için
Yedi derya yedi iklim/Yedi kat hakkı için
Toprak doymayınca kana/Kılıç girmeyecek kına..
                                                  (Destanlar Burcu, s.261)

Şiirin başlığı anttır. Niyazi Bey, milletinin kutsal saydığı unsurları bu antta ön plana çıkarır. Pusat, avrat ve at, milletimizin günümüzde de kutsal saydığı değerlerdir. Bu şiirde yeminin unsurları olarak yer almışlardır. Niyazi Beyin kendinde de var olan hatiplik, güzel söz söyleme kaabiliyeti, onun destanlarındaki kahramanlarına da sinmiştir. Şiirlerinde yer alan kahramanlar iyi birer savaşçı ve kumandan oldukları kadar, iyi birer hatiptirler.

Sultan Alparslan’ın Malazgirt Savaşı öncesinde Allah’a yakarışını ve askerlerine seslenişini anlatan şu destan parçaları, bu kahramanların hatipliklerini de belirginleştiren örneklerdendir:

 Başbuğlar başbuğu Alparslan,
Ön saftan yürüdü ileri…
Secdeye kapanıp doğruldu,
Allah’a yükseldi elleri:
“Hamd olsun verdiğin devlete!
Hamd olsun hakka ve kuvvete!
Hamd olsun bizi Türk yarattın,
Evreni bizimle donattın!
Çalapsın! Ulular ulusu!
Gökler ve gönüller dolusu!..

Bilgeler bilgesi Yaradan!
Azlığız… el uzat oradan!
Adına yükselen sancağı
Yüzüstü döndürme buradan!
                 (Destanlar Burcu, s.239)

Malazgirt Zaferi’nin 900. yıldönümü olan 1971 yılında açılan yarışmada, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun “Malazgirt Marşı” isimli şiirinin birinci gelişi, mutlu bir tecellî olarak kabul edilmelidir. Milletine, tarihine, kahramanlarına böylesine âşık bir destan şairinin, yukarıdaki mısralarda görüldüğü üzere, Alparslan’ın ordusunda bulunan bir nefer gibi duygulanan, onu dinleyen bir şâirin şiiri,  o büyük zaferin 900. yıldönümünde Malazgirt’i en iyi anlatan eser seçiliyor, besteleniyor ve Askerî Müze Mehteran Bölüğünün repertuarına giriyor. Bu, Malazgirt’teki ordunun ruhu ile günümüzdeki Türk ordusunun ruhunun nasıl devamlılık gösterdiğine en güzel örnektir. Bugün her akşamüstü Harbiye’de bulunan Askerî müzenin bahçesinde konser veren Mehteran Bölüğü, Niyazi Beyin şu ölümsüz mısralarını da gök kubbenin sonsuzluğuna göndermektedir:

 Aylardan Ağustos günlerden Cuma,
Gün doğmadan evvel İklim-i Rûm’a
Bozkurtlar ordusu geçti hücuma
Yeni bir şevk ile gürledi gökler
Ya Allah… Bismillâh… Allahüekber!

Türk ulu Tanrı’nın soylu gözdesi,
Malazgirt Bizans’ın Türk’e secdesi,
Bu ses insanlığa Hakk’ın müjdesi
Bu seste birleşir bütün yürekler,
Ya Allah… Bismillâh… Allahüekber!

Yiğitler kan döker bayrak solmaya,
Anadolu başlar vatan olmaya
Kızılelma’ya hey! Kızılelma’ya!
En güzel marşını vurmada Mehter
Ya Allah… Bismillâh… Allahüekber!

Boğaç Han ve Salur Kazan Destanları, onun Dede Korkut Hikâyelerinden ikisini  aynı adlarla nazma çektiği ve destanlaştırdığı eserleridir.

Dede Korkut Kitabı’nın mukaddime bölümünde yer alan öğütler, Niyazi Bey’in mısralarında bir başka tad kazanır:

Çetin işler kolaylanmaz/ Allah Allah demeyince
Kişi oğlu zengin olmaz/ Kaadir Tanrı vermeyince
Durduk yere kimse ölmez/ Ecel vade ermeyince
Ölür olsa öğüt almaz/ Kız anadan görmeyince

veya


İğri-büğrü tüten ocak

Doğru-dürüst yanabilmez
Yanar olsa yanmasa yeğ
Misafirsiz evin ıssı
Bir tas ayran sunabilmez
Sunar olsa sunmasa yeğ

mısraları Dede Korkut Kitabındaki öğütlerin orijinal şekilde yeniden söylenişleri, günümüz edebiyatına kazandırılışlarıdır.

Salur Kazan Destanı’ndan aldığımız şu şiir, Oğuz Beylerinin Ala Dağ’a ava gidişlerini çok canlı sahneler hâlinde anlatmaktadır. Tasvir ve hareketi birlikte yansıtan bu şiir, Niyazi Bey’in şiir gücünü de çok iyi gösteren örneklerden birisidir:

Ulaş Oğlu Salur Kazan Beğ’in Ala Dağ’a ava gitmesi;
Öncü Oğuz Beğlerinin, ünlü atlara binip peşinden yetmesidir:

Ak bayırda göğce çimen otlayan,
Toynağında kara demir çatlayan
Gem azıda dokuz hendek atlayan.
Al  aygırın bukağısı  çözüldü,
Kazan bindi Ala Dağ’a süzüldü.

Alnı beyaz, üç ayağı sekili,
Gök yelesi dizlerine dökülü,
Kolanları  dokuz dolam çekili…
Boz aygırın bukağısı çözüldü,
Dündar bindi, Ala Dağ’a süzüldü.

Kaz göğüslü, erkek tazı karınlı,
Kurt kulaklı, ala geyik burunlu,
Yelesiyle er bağrına serinli…
Kula atın bukağısı çözüldü,
Kara Göne Ala Dağ’a süzüldü.

Hecin budlu, kart tosbağa ayaklı,
Rahvan gitse, nal sesleri uyaklı.
Çifte gemli, eğeri al şayaklı…
Cins aygırın bukağısı çözüldü,
Şir Şemseddin Ala Dağ’a süzüldü.

Yavaş gitse gelin gibi görünen,
Hızlı gitse sülün gibi görünen,
iki gözü yalın gibi görünen…
Yağız atın bukağısı çözüldü,
Beğrek bindi, Ala Dağ’a süzüldü.
Yarışlarda alıcı kuş sanılan,
Bir düğünde Kazan Beğ’e sunulan,
İç Oğuz’da “Bulut” diye anılan
Doru atın bukağısı çözüldü,
Beğ Yiğenek Ala Dağ’a süzüldü.

Saymak neye, er tükenmez Oğuz’da.
Demir kırda, al doruda, yağızda…
Koç yiğitler, sadakları omuzda,
Genç, ihtiyar… cins atlara bindiler,
Gün doğarken Ala Dağ’a indiler.

Şiirde Salur Kazan, Deli Dündar, Kara Göne, Şir Şemseddin, Bamsı Beyrek, Beğ Yiğenek gibi Oğuz beğlerinin; al, yağız, doru renkli atlara binerek Ala Dağ’a gidişleri pürüzsüz bir dille, destanî bir söyleyişle ne güzel verilmektedir.

Vefatının 10. yılında Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun bugüne kadar çıkmış bütün şiir kitapları üç büyük cilt hâlinde toplandı ve Türk Edebiyatı Vakfı tarafından yayınlandı. Destanlar Burcu, Alperenler Destanı ve Bozkurtların Destanı isimlerini taşıyan bu üç ciltteki şiirlerin hatasız yayınında Arif Yılmaz kardeşimizin de önemli katkıları oldu.

Bu kitaplardaki şiirler Gençosmanoğlu’nun destana çok yaraşan üslubunu ve şiirlerini yeniden gündeme getirecektir. Yazımızda sunduğumuz örnekler de onun şiir hazinesinden seçilmiş bazı destan parçalarıdır. okuyucu bu kitaplarla baş başa kaldığında, elbette kendi ruhuna ve zevkine uygun şiirlerle birlikte olacak, engin Türk tarihini Niyazi Yıldırım’ın sunduğu şiir atı ile bir uçtan bir uca dolaşacaktır.

Türk Edebiyatı Vakfı ve Gençosmanoğlu’nun vârisleri onun ruhuna en güzel hediyeyi, eserlerinin bütününü yayınlayarak göndermişlerdir. Gerçekleştirilen bu yayın faaliyeti her türlü takdirin üzerindedir.

İsa KOCAKAPLAN

(Edebiyat Burcu, 2011)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...