Gülseren Budayıcıoğlu ve Popülarite

Gülseren Budayıcıoğlu’nun eserleriyle tanıştığımda henüz bugünkü popülaritesine sahip değildi. Kitabını bir arkadaşım bana çok seveceğimi düşünerek hediye  etmişti. Gerçekten çok sevdim, tüm kitabı tek solukta bitirdim de diyebilirim, okurken yer yer uykularım kaçtı yer yer ümitle doldu yüreğim… Ardından hemen diğer kitaplarını da edindim. Sonrasında iyi ki de henüz popüler olmadan tanışmışım dedim. Yoksa ben de popüler kötüdür önyargısıyla onun eserlerinden uzak duracak, tepeden bir bakış açısıyla okunmaya değer olmadığını düşünecektim.

Peki ama ne vardı bu kadının eserlerinde, dizilerinde insanları bu kadar çeken? Bence bu sorunun cevabı hayatın ta kendisinde gizli. Kitaplarında bizler varız çünkü; ben, sen, komşum, kardeşim, arkadaşım, sokakta görüp sinir olduğum öfkeli adam, yüzünde hep bir hüzün saklı küçücük kız çocuğu, uzun ömrüne nice acılar sığdırmış olan gül yüzlü nineler… Bu kitaplar ve dizilerde hepimizin günlük hayatta karşılaştığı karakterler ve hayatlar var.

Belki kitaplarında kapalı imgeler, şahane betimlemeler, hepimizi hayran bırakacak söz oyunları yok ama bazen bunlara ihtiyaç duymadan da değerli olabilir bir eser. Mesela bu kitapları okurken çevremde bazı hareketlerine bir türlü anlam veremediğim ne çok kişiyi anladım veya anlamaya çalıştım. Gerçek hayatta da eserlerindeki kadar başarılı bir psikiyatrist midir bilmiyorum ama insanları iyi çözümlediğime eminim artık Gülseren Budayıcıoğlu’nun.

Masumlar Apartmanı (Safiye, Gülben, İnci), Kırmızı Oda (Boncuk)

Gelelim dizilerine; yıllardır kanalları esir alan entrika dolu aşk ve töre dizilerinin yerine bambaşka bir soluk geldi. Üstelik her biri kendi gününde izlenme rekorları kırıyor peki ama niye bu kadar popülerler? Çünkü herkesin kendinden bir şeyler bulduğu diziler bunlar. Safiye mesela; hepimizin hayatında temizliği kendine eziyete dönüştüren bir Safiye yok mu? Peki ya iyi niyeti bir türlü bitmek, tükenmek bilmeyen herkese yardım etmeye çabalayan İnci? Veya İnci’nin dedesi gibi çocuklarını korumaya çalışan endişeli ebeveynler? Mesela Gülben gibi hayatta yalnızca hayallerine sığınıp mutlu olabilen insanlarla hiç karşılaşmadık mı? Kaçımız onlara başka gözlerle bakmaya, anlamaya, dinlemeye çalıştı? Hatta kim bilir kaçımız bilinçaltımızda çöp bir daire saklıyoruz, kötü anılarımızı oraya, simsiyah poşetlere koyup atıyoruz, hatta bazen o çöp daireye girip hapsoluyoruz, bir türlü çıkamıyoruz oradan.

Aynı şey Kırmızı oda dizisi için de geçerli. Kaçımız Kırmızı Odadaki Gülseren Budayıcıoğlu’na (dizide Binnur Kaya tabi) gidip dertleşmek istemez ki? Nerede hata yaptığıyla yüzleşmek istemez? Bence Kırmızı Oda insanların Psikiyatriye bakış açısını bile değiştirebilecek bir proje. Orada tek tek ele alınan öyküler pek çoğumuzun içine işlediği için bu kadar başarılı değil mi zaten? Ne çok yalnız kalmış insan var mesela hastalarının arasında. Gerçekte de öyle değil mi? herkes dertleşecek birilerini ararken doğru insanı bulamamaktan şikayetçi olmuyor mu?

Mesela Boncuk karakteri gibi ne çok kadın yurt dışına gidip yalnızlığı iliklerine kadar yaşadı kim bilir?  Hele bir de her hastanın derdini tahlil ederken ki tespitleri… Geçen bölümlerden birinde danışanına hüzün omzuna konmuş kuşa benzer onu kovabilmek için senin çabalaman gerekir dedi. Çok doğru değil mi? üstümüze çöken hüzünlerle baş edemediğimizden, çoğunlukla bu hayat yolculuğunda mücadeleyi bıraktığımız için düşmüyor muyuz? İşte bu dizilerde bu eserlerde tam olarak bunlar var olduğu için sevildiler bu kadar. Bize bizi anlatırken araya çözüm yollarını da sıkıştırdığı için daha değerli geliyor bana bu yapımlar.

Kırmızı Oda

İşte bazen değerli şeyler bu kadar sıradan da olabiliyor. Asıl olan görebilmek, gösterebilmek.

Şahika Can AKIN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir