Gürgün Karaman ve Nano Öyküler

Almanya çok fazla göç alan ve bununla birlikte aynı zamanda son derece yerleşmiş gelenekleri olan bir ülke. Kamusal hayat son derece alışılagelmiş şekiller içerisinde yol alır orada ve en ufak bir müdahale, bu demek söz konusu hayatı söz konusu alışılagelmişliğin dışına taşırabilecek en küçük kaymalar, oldukça sert ve etkili müeyyidelere tabidirler. Fakat, ki bunu başarabilmek önemli sanırım, buna rağmen bireylerin olmak istedikleri gibi olmalarını mümkün kılan çok geniş, muhtemelen dünya üzerinde en geniş olan, bir alan söz konusudur yine de. Tabii ki; hayatın bu denli düzenli oluşu teknik anlamda yabancı unsurların aynısına entegrasyonunu zorlaştırıyor, ki göçmen bir ailenin çocuğu ve hayatının tamamını orada geçirmiş biri olarak bunu yakından yaşadım, yaşıyorum da. Bu ilginç aslında. Fakat çok doğal da aynı zamanda ve her hangi bir düşmanlıkla açıklanmak zorunda değil. Tabii ki bu her hangi bir düşmanlığın olmadığı anlamına da gelmez. Fakat meseleleri birbirine karıştırmak doğru olmaz. Hayatımda başıma gelen en güzel şeyin Almanya’da yaşamış olmak olduğundan eminim. Baştaki cümleme geri dönersem; söz konusu çok fazla göç alımının, dolayısıyla yabancı unsurların Alman toplumuna entegrasyonunun, son derece titiz ve planlı bir şekilde çalışması gerekir bu şartlarda. Aksi bir durum, ki bunu burada, bu demek Türkiye’de, her gün çokça yaşıyoruz, çok fazla iritasyona yol açar. Haliyle; Türkiye için gelenlerin büyük oranda, en azından inanç ve aynılarından kaynaklanan değerler açısından, aynı kültürü paylaşıyor olmaları, ki öyle olmayan çok azları var, oldukça büyük bir ağırlığı alıyor olsa da sistemin ve toplumun üzerinden, bireylerin ve toplumun buna rağmen yine de çok fazla, olması mümkün olması gerekenden çok fazla, iritasyon yaşadıklarını açıklamak zorundayız. Şunu söylemek mümkün nitekim; Suriyeli göçmenlerin Türkiye’de oluşturdukları iritasyon, Almanyadaki Suriyelilerin orada oluşturdukları iritasyondan oldukça fazla. Ve aynı durumu sadece ideolojik sebeplerle ve güncel siyasi propagandayla, ki evet bunlar mevcut, açıklamak yeterli değil kanımca. Benim tecrübelerim bu yönde en azından.

Aslında Gürgün Karamanın öykülerinden söz edecektim. Fakat… yatan, … kalkar diye bir söz var ya Türkçede, öyle oldu ve oluyor sanırım. Jürgen Habermas Richard Rorty‘nin hastalandıktan sonra kendisine yazdığı bir e-mailden söz ediyor onun ölümü üzerine klavyeye aldığı yazısında. Rorty‘nin kendisine, Jacques Derrida‘yı öldüren hastalığın kendisini de öldüreceğini ve kızının söz konusu hastalığın belki de çok fazla Martin Heidegger okumaktan kaynaklanmış olabileceği yönünde bir hipotez geliştirdiğini söylediğini söylüyor. Çok fazla Heidegger okumak pankreas kanserine yol açar mı bilmiyorum, fakat açmayacağını umuyorum ve Rorty‘nin aynısıyla birlikte sadece, Almancada Galgenhumor dediğimiz, yine de gülebiliyor olmak için kendisini zorladığını düşünüyorum. Belki de zorlanmadan ölmüştür, kim bilir. Tabii ki Habermas’ın söz konusu yazısını okuduktan sonra Heidegger‘yı her elime alışımda hafif bir tebessüm çökmüyor değil yüzüme ve üzerime, ki aslında, Almancada Gänsehaut dediğimiz, hafif bir ürperti de yaşıyorum. Fakat geçiyor, çabucak geçiyor. Benim birlikte yatıp kalktığım, belkide çok sevdiğim için kendisine öykündüğüm, ki ben öyle düşünmüyorum, fakat düşünenler olabilir diye söylüyorum, Derrida‘dır daha çok. Derrida yorar insanı, çok fazla hem de; hatta boğar bazen, sıkar ümüğünü insanın nefesini çalar. Konuya girmeden önce kısaca bir şey söylememe müsaade edin der takar sizi peşine, yoldan çıkartır; siz bir uğrayıp çıkacaksınız sanırsınız, sonra bir kendinize gelirsiniz ki, aman Allah’ım der susarsınız; kuş uçmaz kervan geçmez yerlerde, çölde bulursunuz kendinizi. Nasıl geldiniz, nereden geldiniz bilemezsiniz ve ister istemez ona teslim olursunuz. Fakat ben sizi o kadar yormayacağım, uzaklara da taşımayacağım, taşıyamam da zaten. Birazdan döneriz, nitekim yavaş yavaş öykülere doğru yol almamız gerekiyor artık.

Üç yıla yakın Almanya’ya tüm dünyadan gelen göçmenlerle birlikte çalıştım. Çok şey öğrendim onlardan, çok fazla. Akademisyenlerle, çobanlarla, ev hanımlarıyla, imam ve papazlarla; her tür meslek sahibiyle. Mesela Afrikalıları çok sevdim. Son derece saygılı, sözünde duran, verilen görevi en iyi şekilde yerine getiren, getirmeye çalışan insanlar. Doğu Afrikalılar daha naif ve, her anlamda, biraz daha zayıf. Batılılar ise biraz daha sert ve ciddi. Güney Amerikalılar daha sıcak, daha geveze ve daha mütebessim. Uzak doğulular, özellikle Çin’liler, daha somurtkan ve ketum. Japonlar çok hareketli, çok çabuk ve hızlı. Doğu Avrupalılar daha ağır, muğlak ve nispeten antipatik. İranlı kadınların bir çoğunun burunları çok ilginç; cerrahi müdahaleye maruz kalmış olmaları ağırlıkla muhtemel. Nitekim, ki belki ben yanılıyorum, nispeten büyük olmaları gerekirken adeta bir dokunuşluk burunları var hepsinin. Fakat kocalarına karşı oldukça güçlüler ve kocaları tarafından çok seviliyorlar. Aynen Kürt kadınları gibi. Kürt erkekleri çok rahat. Sesli gülüyor ve sesli konuşuyorlar. Ağızları, teknik olarak, sürekli açık. Nitekim konuşmuyor ve gülmüyorlarsa bir şey yiyorlar. Kuzey Iraklı Kürtler, kuzey Suriyeli Kürtlere nazaran daha yumuşak ve sıcak kanlı. Diğerleri son derece sert, sadece tavırlarında değil, söylediklerinde de. Yezidiler çok şirin ve çok çalışkan. Afganlılar sakin, hatta, mecazen, son derece cılız. Pakistanlılar daha şen, daha hareketli, özgüvenli daha; Hintliler hakeza. Romanlar, Bulgaristan ve Romanya’dan gelenler, her yerde ve her zamanki gibi. Derste sofra kurup müzik dinleyecek kadar nerede olduklarını önemsemeyecek kadar. Bir çoğu 14-15 yaşlarında evlendirildikleri için, ki evlilik bağlamında nispeten geç kalınmış dahi denilebilir bu yaşlar onlar için, çocuk diyeceğiniz yaştaki kadınların çocukları yanlarında. Tabii ki Türkiyeliler; onları tanıyoruz, nerede olsa da tanırız, değişen bir şey yok; din, futbol, siyaset. Ve lütfen inanın, Suriye iç siyasetine Suriyelilerden daha ilgili ve hâkimler. Arapların öyle anlatıldığı gibi kötü ve pis olmadıklarını biliyordum, artık bizzat gördüm ve yaşadım. Zaten seviyordum, fakat daha çok sevdim. Çok kısa bir sürede Tüklerin on yıllarda yapamadıklarını yaparak Alman toplumuyla aralarındaki mesafeyi hızla kapatmayı başarabileceklerinden eminim. Düzenli ve azimli insanlar. Çabuk öğreniyorlar, saygılılar ve merhametliler. Vardır muhakkak onların arasında da, fakat Türkler gibi kıskanç değiller genellikle mesela, birbirlerine yardımcı oluyor, birbirlerini destekliyorlar. Arap çocukları Almanya’da bulundukları kısa süre içerisinde okullarda Türk çocuklarının on yıllardır ulaşamadıkları başarı seviyesini yakalamış durumdalar neredeyse. Son derece modernler. Zevkleri gelişmiş. Giyim tarzları, oturup kalkmaları, konuşmaları oldukça ince ve zarif. Kendilerine önem veriyorlar. Gelirlerinin nispeten düşük olmasına rağmen görüntülerine son derece dikkat ediyorlar. Mesela Türk öğrencilerin kullandıkları kalemler genelde 1 Liralık ürünler kategorisinden olurken, Arap öğrenciler daha kaliteli ürünleri tercih ediyorlar. Arabalarının içi temiz. Arabalarının bakımlarını mümkün oldukça serviste yaptırırken Araplar, Türklerin bir çoğu 50 yıldır servis yolu tanımaz, işini komşusuna, akrabasına ya da kardeşine hallettirmeyi tercih eden gruptalar hâlâ daha. Modernlik bize ters, olmuyor, yapamıyoruz. Sanırım o nedenle de sürekli küfür ediyoruz, bir şekilde aşağılıyoruz. Tabii ki bunlar belki de çok acımasız genellemeler. Fakat genellemeler her zaman çok acımasız olurlar, adı üstünde; genelleme. Fakat bilmek genellemek demektir. Bütün bu güzel hasletlerin yanında Arapları Türklerle, belki de bütün Doğuyla birleştiren bir unsur var ki, işte o bireysel yaşanan modernliğin hayatı bir bütün olarak kuşatması için zorunlu olarak değişmesi gereken ve en fazla zorlanacakları mesele de odur kanımca. Bu noktayı Türkiye’de de çokça yaşıyorum, her düzeyde, gelir, eğitim ve mesleki düzeyde insanda. Son olarak bu noktayı da kısaca ortaya koyduktan sonra artık öykülere geçeceğim, nitekim bu noktaya kadar bunca yolu, bu noktadan öykülere geçmek için yürüdüm.

Bir Arap öğrenciye bir şey anlattığınız da, benzeterek anlamaya çalışıyor sürekli. Karşılaştırıyor ve karşılaştırdıklarında ortak noktalar tespit ederek, varsa bularak yoksa uydurarak, anlamaya çalışıyor yani. Şunun ya da şunun gibi mi diye soruyor mesela sürekli. Bu tarz bir anlama çabasının arkasında yatan bir dünya görüşü var haliyle ve sanırım sorun da tam o noktada. Doğu açık örtüyü katlaya katlaya kapatırken, Batı kapalı bir örtüyü katlaya katlaya açıyor. Doğu her şeyi bir birine benzetirken, her şeyde ortak bir ruh, her şeyi bir arada tutan ortak bir akıl ön koşarken, oldukça Hegelyen oldu aslında ve dahi Goethevari de öyle değil tabii ki, Batı aradaki farklılıkları öne çıkartmaya çalışıyor daha çok. İki şeyi birbirine benzeteni değil de, ikisini farklı kılan şeyi arıyor. Doğunun dünyası git gide küçülürken bu yolla, Batının dünyası git gide büyüyor, giriftleşiyor, önüne geçilmez, başa çıkılmaz bir hal alıyor. Doğunun dünyası bir yuva halini alırken, mesafeler git gide kısalır, yabancılık hissi git gide kaybolurken, Heidegger‘nın deyimiyle aynısı daha heimlich olurken yani, ki Heidegger‘nın Moderniteyi pek sevmediğini biliyoruz, Batının dünyası büyüyor, bireysel kontrol kayboluyor ve, yine Heidegger‘nın bir başka fakat benzer ifadesiyle, aynısı unheimlich oluyor. Batının hayatı zorlaşıyor. Haliyle zorlaşan hayata çözüm üretmek için de düşünüyor Batı, düşündükçe öğreniyor, öğrendikçe güçleniyor ve, bizim İmamların dediği gibi, ila ahir devam ediyor. Yani Doğu dünyayla barışık yaşarken, Batı çatışıyor. Ve her yerde ve zamanda olduğu gibi, antremanlı olan kazanıyor. Modernlik budur aslında temelde. Burada bir değerlendirme yapmak istemiyorum. Bu bir tercih meselesi ve tabii ki tercihlerimizi sıfır noktasında yapmıyoruz. Şartlarımız ilk andan itibaren sadece belirli tercihleri mümkün kılarlar bizim için. Bu açıdan bakılırsa Modernite, akıllı insanların her zaman söyledikleri gibi, bir bütündür ve yine aynı akıllı insanların söyledikleri gibi, dolayısıyla selektif edinilemez; ya hep ya hiç. Kanımca Gürgün Bey giriş yazısında bu konuyu kendince ve kendi zaviyesinden anlaşılır bir şekilde ortaya koymuş. Öykülerin değerlendirmesine geçmeden önce, söz konusu giriş yazısı üzerinde durmak istiyorum son olarak kısaca.

Modern hayatın hızı, hazzı, savrukluğu karşısında parçalanan insanlığımıza…” diyor Gürgün Bey. Aslında tam da benim söylemek istediğime yakın bir şey söylüyor. Evet, hayat parçalanıyor, toplum parçalanıyor, birey parçalanıyor, fakat bu zorunlu bir süreç, dolayısıyla durdurulması mümkün olan ve daha da önemlisi olmaması gerekirken yanlış giden bazı şeylerden dolayı olan, belki de şer güçler tarafından oldurulan bir süreç değil. Varlığın içsel devinimi gereği olması gereken oluyor sadece. Bunu sevmeyebilirsiniz, istemeyebilirsiniz, banane banane oynamıyorum işte diyerek köşenize çekilip sırtınızı da dönebilirsiniz, seçim sizin. Fakat bu tavrınız süreçte hiç bir şey değiştirmeyecektir. Almanya ve Türkiye siyasetinin yakın tarihine baktığınızda, Almanya’da ve Türkiye’deki Yeşillerin karşı çıktıkları her şeyin savunucuları haline gelmeleri bunun açıkça bir göstergesidir. Tabii ki Yeşiller derken, Alman ve Türk Yeşillerin yeşillikleri arasındaki farkı sanırım fark etmişsinizdir. ”Geleceğimize ve geçmişimize bilişsel bir tutunma…” İlginç; işte tam da bu. Ayağınızın altından kaymakta olan yere ne kadar direnirseniz direnin, akıp gideceksiniz. Siz bırakmasınız da tutunduğunuz geleneği, geleneği hareket ettirerek dünya sizi yine de peşinden sürükleyecektir. Cennete geri dönüş yok. Habermas‘ın deyimiyle, öğrenme süreçleri irreversibel süreçlerdir, bu demek geri dönüşü olmayan, bu da demek öğrendiklerinizi, gördüklerinizi ve bildiklerinizi unutamazsınız. 50 yıl önce değil, fakat bugün iki saat internet ulaşımından mahrum kalsanız, siz değil belki, fakat bir çoğumuz çıldırır. Bunlar sizin için güzel şeyler olabilir, bu demek gelenek ve tarih, ki benim için değil, fakat artık kabul etmelisiniz ki, yok, mümkün değil bunları ayakta tutmak. Atomize olmanın nesi kötü hala daha anlamış değilim, ki bunu ilk kez Gürgün Beyden duymadım tabii ki. Ben istiyorum atomize olmayı, seviyorum kendimle başbaşa kalmayı. Daha doğru geliyor evdeki eksikleri karşı komşudan değilde, en yakın marketten temin etmek. Sorun çıkınca aramam gereken numaraları bilmek kafi, fazlası sadece gürültü ve şamata. Tek başına ölmekten daha kolay bir şey olmasa gerek. Demek istediğim kendi ideolojinizi olması gerekenmiş gibi göstermediğiniz sürece istediğiniz gibi düşünebilirsiniz.Ve tabii ki, ki Gürgün Bey çok iyi bir insan, merhamet, sevgi, saygı, paylaşım, yardımlaşma, dayanışma ve daha bir çok kimsenin ne olduklarını bilmediği, dayağı atanla dayağı yiyenin ağzından düşmeyen içi boş kelimeler. Ve tabii ki ”evimizde bile göçebe yaşıyoruz” cümlesi. Bence çok fazla; evimizde değil, içimizde göçebeyiz. Fakat bu da arızi bir durum değil, olması gereken.

Yazı uzadı, hikâyeleri başka bir yazıyla belki ele alırım artık. Fakat bitirmeden önce şunu söylemek istiyorum. Hikâyelerin dili çok güzel, sade ve dümdüz. Tabii ki dilden kaynaklanan bir yorulma var. Atasoy Müftüoğlu‘nu yıllar önce ilk okuduğumda yaşamıştım bu duyguyu; yapmaktadır, gitmektedir, gelmektedir. Ya da, geldi, gitti, yedi, içti, … , uyudu, yattı kalktı. Ya da, geliyordu, gidiyordu, yatıyordu ve… Başka türlü mümkün değil mi diye sormuştum kendime Türkçede cümleleri sonlandırmak? Ben yapmaya çalışınca geçen bir arkadaşım, devrik olduğunu söylemişti cümlelerin. Gerçi cümle nasıl devrilir bilmiyorum ama, benim hoşuma gittikten sonra yazdığım, cümlenin yan mı düz mü yattığı hiç de ilgilendirmiyor beni. Fakat Gürgün Bey güzel yazıyor, okurken yorulmuyorum. Bu demek okurken yorulmak istemiyorum demek değil, sadece hikâye okurken yorulmak istemiyorum demek. Onun dışında editör biraz daha iyi çalışabilirdi. Ya da metin son bir kez daha gözden geçirilebilirdi. Ama o da olsun artık. Hani diyorsunuz ya, o kadarı o kızda da olur.

Mustafa KÜÇÜKHÜSEYİNOĞLU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir