Kabusnâme’den Öğütler

“Sözü yerine uygun olarak söyle, uygunsuz söz de söyleme. Çünkü beğenilen sözün hem söyleyene yararı vardır hem de işitenin canına can katar. Uygunsuz söz ise söyleyene zarar verir, işitenin de gönlüne hoş gelmez.”
Kuhistan Emiri İskender bin Keykâvus

Giriş

Arapça siyâset (insan topluluklarını yönetme, devlet işlerini yürütme sanatı, politika) kelimesiyle Farsça nâme (mektup, yazı) kelimesinden meydana gelen siyâset-nâme “devlet adamlarına siyaset sanatı hakkında bilgi vermek, devlet yönetiminde dikkat edilmesi gereken hususlara dair tavsiyelerde bulunmak amacıyla yazılmış kitap veya bu kitapların oluşturduğu tür” anlamında kullanılır. Bu eserlere;

– Devlet başkanları için yazılmışsa “nasîhatü’l-mülûk (devlet adamlarına öğütler -siyasetnâme), âdâbü’l-mülûk (devlet adamlarına öğütler -siyasetnâme), tuhfetü’l-mülûk (devlet adamlarına armağan), ahlâku’l-mülûk (devlet ahlâkı), enîsü’l-mülûk (devlet adamları dostu),

– Vezir, emîr veya diğer devlet adamlarına yönelikse “nasîhatü’l-vüzerâ (vezirlere nasihat), tuhfetü’l-vüzerâ (vezirlere armağan), mir’âtü’l-vüzerâ (vezirlere ayna)” gibi adlar da verilmiştir.

Siyâsetnâmelerde devlet yönetiminin temel ilkeleri, devlet başkanında bulunması gereken başlıca özellikler, yönetimde dikkat edilmesi veya kaçınılması gereken hususlar, devlet görevlilerinin tayin ve denetimleri, beytülmâl idaresi, devletler arası ilişkilerde uyulması gereken kurallar, hükümdarın Allah’a ve halka karşı sorumlulukları, devletin ayakta kalmasının temel şartları gibi konular üzerinde durulur. Konuların işlenişinde teorik yaklaşımın yanı sıra pratik hayata yönelik hususlara ağırlık verilir. Âyetler, hadisler ve hikmetli sözler, meşhur hükümdarların, hâlife ve sultanların söz ve davranışlarından örnekler kaydedilerek yöneticilere tavsiyelerde bulunulur. Bu konulara genel âdâb, ahlâk ve tasavvufa dair eserlerle nasihatnâmelerde de yer verildiği görülmektedir. Âdâb literatürü içerisinde özellikle âdâbü’l-mülûk ve âdâbü’l-vüzerâ türü eserler birer siyâsetnâmedir. [1]

Nasihatnameler ve Önemi Hakkında 

İslâm dünyasında hicretin ilk asırlarından itibaren devlet yöneticilerine tavsiye ve öğütleri ihtiva eden siyâsetnâmeler kaleme alınmıştır. Kur’ân-ı Kerîm ve hadislerde vurgulanan devlet yönetimine dair temel ilkeler (ulü’l-emre [2] itaat, adâlet, ehliyet, doğruluk, halka güzel muamele, zulüm ve haksızlıktan kaçınma vb.), Hz. Peygamber ve Hulefâ-yı Râşidîn devri (634-661) başta olmak üzere çeşitli dönemlerde gerçekleştirilen uygulamalar, siyasî ve idarî mektuplar, sözlü rivâyetler bu eserlerin başlıca kaynaklarıdır. Devlet yönetimine dair eski Yunan, Hint, İran ve Çin kültürlerine ait kitaplar veya nasihatnâmeler de (pendnâme) bu eserlerin kaynakları arasında önemli bir yer tutar. Sanskritçe’den Pehlevîce’ye tercüme edilen Pançatantra’nın (beş düşündürücü makale, söz, nasihat) Abbâsîler döneminde (750-1258) İran asıllı mütercim, edip ve kâtip İbnü’l-Mukaffa (720 veya 724 –  749 veya 762) tarafından Kelîle ve Dimne adıyla yapılan Arapça çevirisi, yine İran kültüründe yaygın olan “andarznâme” (pendnâme) adlı nasihat kitapları, eski Yunan filozoflarından Eflâtun (M.Ö. 428 – M.Ö. 348) ve (M.Ö. 384 – M.Ö. 322) Aristo’nun devlet felsefesine dair görüşleri bunların başında gelmektedir.

Hz. Ali’nin (656-661) Mısır valisi Mâlik el-Eşter en-Nehaî’ye gönderdiği rivâyet edilen, görevi sırasında uyması gereken kuralları en ince ayrıntılarına kadar anlattığı Nehcül’l Belâga adlı mektup İslâm tarihinde siyâsetnâmenin ilk örneklerindendir. Emevîler döneminin (661-750) sonlarına doğru Hâlife Hişâm b. Abdülmelik (724-743) devrinde eski Yunan ve İran kültürlerine ait bazı eserler Arapça’ya çevrilmiştir. Bu eserlerin mütercimlerinden biri olan Mevlâ Ebü’l-Alâ Sâlim, Horasan’da ortaya çıkan karışıklıklara çözüm bulmak amacıyla burada görev yapan valiler için Kitâb fi’s-siyâseti’l-ʿâmmiyye adıyla bir risâle kaleme almıştır. Abdülhamîd el-Kâtib’in son Emevî hâlifesi II. Mervân (744-750) adına oğlu Abdullah’a yazdığı, siyasî ve askerî öğütler içeren ʿAhdü Mervân ilâ İbnihî ʿUbeydillâh (Risâletü ʿAbdilḥamîd el-Kâtib fî naṣîḥati veliyyi’l-ʿahd) adlı risâle de Arap edebiyatında ilk siyâsetnâmeler arasında yer almaktadır.

İbnü’l-Mukaffa‘nın Abbâsî Halifesi Mansûr için yazdığı Risâletü’ṣ-ṣaḥâbe (Risâletü’s-siyâse, Risâletü’l-Ḥâşimiyye) siyasî, idarî, askerî, malî, adlî ve sosyal aksaklıkları ve bunların çözümüne dair tavsiyeleri, sarayın iç sorunlarını, halifenin vezir, vali ve emîrlerin seçiminde dikkat etmesi gereken hususları, halkın saraydan beklentilerini açık bir dille ifade eden ıslahat programı niteliğinde önemli bir mektuptur. İbnü’l-Mukaffa el-Edebü’l-kebîr ve el-Edebü’ṣ-ṣaġīr gibi eserlerinde de hükümdar, vezir ve valilerin idarî ve siyasî davranışlarından, yönetimde uyulması gereken kurallardan bahsederek ahlâkî öğütlere, vecize ve hikmetli sözlere yer vermiştir. İbnü’l-Mukaffa, hemen hepsi siyâsetnâme yazarları tarafından kaynak gösterilen çok sayıda tercüme ve telif eseriyle siyâsetnâme geleneğinin ilk öncülerinden sayılmaktadır.

Horasan Valisi Tâhir b. Hüseyin’in (776-822) meşhur Abbasî Halifesi Harun Reşit’in oğlu Hâlife Me’mûn (814-833) tarafından 821 yılında coğrafi olarak Dicle ile Fırat nehirleri arasında kalan bölgenin yukarı kısmına ya da yukarı Mezopotamya olarak da isimlendirilen el-Cezîre ile birlikte Suriye ve Mısır valiliğine tayin edilen oğlu Abdullah b. Tâhir’e yazdığı mektup bir yöneticinin dikkate alması gereken prensipleri bütünüyle içermesi açısından önemlidir. Me’mûn bu mektubu çok beğenip bir nüshasını kendisi almış, ayrıca çoğaltılarak valilere ve diğer yöneticilere gönderilmesini emretmiştir. Siyâsetnâme türünün karakteristik özelliklerini taşıyan ilk örneklerden biri de Arap edebiyatının en büyük nesir yazarlarından ve Mûtezile kelâmcılarından biri olan Câhiz’in (776-869) et-Tâc fî aḫlâḳi’l-mülûk adlı eseridir. Girişten sonra dört bölümden oluşan eser Halife Mütevekkil-Alellah’ın (847-861) veziri Feth b. Hâkān’a ithaf edilmiştir. Saray âdâbı, hükümdarın, yakınlarının ve çocuklarının davranışları, özellikle nedimlerin dikkat etmesi gereken hususlar, elçilerin gönderilmesi ve kabulü gibi konuları içeren eserde sık sık Sâsânî hükümdarlarından, Emevî ve Abbâsî hâlifelerinden örnekler verilmiştir. Siyaset ve devlet idaresi konusunu felsefî açıdan ve idealist bir bakışla ele alan Fârâbî (872-950), el-Medînetü’l-fâżıla adlı eserini Eflâtun’un Devlet isimli eserinde anlattığı ütopik devlet düzenine benzer bir düşünceyle yazmıştır. Onun es-Siyâsetü’l-Medeniyye’si el-Medînetü’l-fâżıla kadar sistematik olmamakla birlikte onu tamamlar niteliktedir. Ebû Mansûr es-Seâlibî’nin (961-1038) (coğrafî olarak Aral gölünün güneyindeki toprakları ifade eden) 995-1017 yılları arasında Harizm’de hüküm süren bir hânedan olan Memûnîler’den II. Memûn’a ithaf ettiği Âdâbü’l-mülûk adlı eserde devlet başkanının önemi ve ona itaatin gerekliliği, devlet yönetiminde uyulması veya kaçınılması gereken hususlar, vezir, vali gibi devlet adamlarının tayininde ölçüler, ordunun sevk ve idaresi gibi konular örneklerle ele alınmaktadır.

Bir siyaset ve ahlâk teorisyeni olan ve öenmli kadılık görevlerinde de bulunan Mâverdî’nin (974-1058) el-Aḥkâmü’s-sulṭ âniyye’sinde siyaset ve devlet idaresi konusu teorik olarak ele alınmıştır. Selçuklu Devleti’nin kuruluşu sırasında süren Abbâsî Halifesi Kâim-Biemrillâh (1031-1075) tarafından Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’e (1025-1063) elçi olarak gönderilen Mâverdî, Sultanın yanında uzun süre kalmış ve dönüşünde Hâlifeye bir rapor sunmuştur. Mâverdî, sultanlara siyaset sanatını öğreten eserler de kaleme almıştır. Onun Teshîlü’n-naẓar ve taʿcîlü’ẓ-ẓafer fî aḫlâḳi’l-melik ve siyâseti’l-mülk adlı eseri din-devlet ilişkileri, bayındırlık, asayiş, askerî ve malî yapılanma gibi görevleri, âdil yönetimin temelleri, devlet başkanlarının yardımcıları ve görevleri ile halkla ilişkiler konularını içermektedir. Ḳavânînü’l-vizâre ve siyâsetü’l-mülk (Edebü’l-vezîr) adlı eseri ise vezirliğin genel kurallarından bahsetmektedir. Mâverdî’ye atfedilen et-Tuḥfetü’l-mülûkiyye fi’l-âdâbi’s-siyâsiyye ve Naṣîḥatü’l-mülûk adlı kitaplar pratik amaçlarla sultanlara siyaset sanatını ve ahlâkını öğreten eserlerdir.

Endülüslü hadis ve fıkıh âlimi İbn Ebû Rendeka et-Turtûşî’nin (1059-1126) siyâsetnâme türünün belli başlı örnekleri arasında sayılan Sirâcü’l-mülûk (Devletin Kandili) adlı eseri onuncu Fâtımî Halifesi Âmir-Biahkâmillâh’ın (1101-1130) veziri Me’mûn el-Batâihî’ye ithaf edilmiştir. Altmış dört bölümden meydana gelen eser müellifin siyaset, tarih, ahlâk felsefesi vb. konulardaki çeşitli görüşlerini ve bunlarla ilgili rivayetleri içermektedir. Hanbelî fakihi ve Abbâsî devlet adamı Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî’nin (1185-1258) Halife Müstazî-Biemrillâh’a (1170-1180) ithaf ettiği el-Miṣbâḥu’l-muḍîʾ fî ḫilâfeti’l-Müstażî adlı eser on yedi bölümden oluşmaktadır. Hilâfetin önemi, nasihatin faydaları, adaletin fazileti ve zulmün kötülüğü, devlet başkanının Allah’a ve halka karşı sorumlulukları, ulemâ ile ilişkiler, devlet gelirlerinin yönetimi, Hulefâ-yi Râşidîn ve Abbâsî halifelerinin örnek davranışları, halifelerin irşad edici sözleri ve kendilerine yapılan nasihatler, ayrıca zühd ve takvâ kitapta ele alınan başlıca konulardır.

Gazneli Devletinin (963-1186) kurucusu ve ilk hükümdarı Sebük Tegin’in (977-997) çocuklarının iyi yetişmesi ve başarılı birer hükümdar olmalarını sağlamak amacıyla yazdığı Pendnâme de siyâsetnâme türünde bir eserdir. Yûsuf Has Hâcib’in (1010-1075) 1069 yılında Karahanlı Hükümdarı Tabgaç Uluğ Buğra Han’a (1069-1103) sunduğu Kutadgu Bilig siyasî rehberlik yanında ahlâkî, felsefî ve sosyal konuları da içermektedir. Eserde yazar bilge kişi Ay-Toldı ile hükümdar Kün-Toğdı’yı konuşturur. Ay-Toldı hükümdara veciz ve hikmetli öğütler verir.

Kabusname Örneği

Selçuklular’ın İslâm dünyasında geniş bir hâkimiyet sahası oluşturdukları 11. yüzyılın ortalarından itibaren siyâsetnâme telifinde önemli bir artışın olduğu görülmektedir. Selçuklular’ın siyaset, kültür ve medeniyet yönünden gelişmiş oldukları Büyük Selçuklu sultanları Melikşah (1072-1092), Sencer (1118-1153), Eyyûbî Devleti’nin (117-1250) kurucusu Selâhaddîn-i Eyyûbî () ve Anadolu Selçuklu Sultanı I. Alâaddin Keykubad (1220-1237) dönemlerinde bu tür eserlere sıkça rastlanmaktadır. Bunun bir sebebi, muhtemelen devlet adamları ve âlimlerin yükselme dönemlerinin ardından ortaya çıkacak iç ve dış tehlikelere karşı sultanları uyarma ihtiyacı duymalarıdır.

Büyük Selçuklular döneminin en meşhur siyâsetnâmesi ünlü vezir Nizâmülmülk’ün (1018-1092) Siyâsetnâme adlı Farsça eseridir. Devlet kurumlarının teşekkülü, işleyişi, aksayan tarafları, alınacak tedbirler, kurumlara işlerlik kazandırmak için yapılması gereken düzenlemeler hakkında bilgiler içeren eseri Nizâmülmülk, Melikşah’ın bilginlerden, bürokratlardan ve vezirlerden ülkeyi en iyi şekilde idare edebilmesi, din ve dünya işlerinde gerekli tedbirleri alması, kendi hayat düsturlarını, siyasî, içtimaî ve dinî davranışlarını ayarlayabileceği bir kitap yazmalarını istemesi üzerine kaleme almıştır. Elli bir fasıldan oluşan eser türün en güzel örneklerinden biri olarak kabul edilmektedir.

Selçuklu egemenliği sınırları içinde yazılan diğer bir siyâsetnâme de Ziyârî Emiri Keykâvus b. İskender’in 1082 yılında oğlu Gîlân Şah için kaleme aldığı Ḳābusnâme (Nasîḥatnâme) adlı eserdir. Bir giriş ile kırk dört bölümden oluşan eserde sultan, vezir ve diğer devlet adamlarının görevleri, padişahlara itaat, beyler katındaki davranışlar, yazıcılık ve münşilik, padişahlara ve vezirlere ilişkin gelir kaynaklarıyla devletin diğer gelirleri ele alınmış, devletin korunması için önem verilmesi gereken silâhlı güçlerin nasıl oluşturulması gerektiği konularında tavsiyelerde bulunulmuştur. Sultan, vezir ve diğer devlet adamlarının görevlerinin yanı sıra çeşitli konularda nasihat, görgü kuralları, eğitim ve ahlâk, ilimler, meslekler gibi sosyal ve kültürel yaşama ilişkin hususlara değinilmiştir. Keykâvus ayrıca kendi tecrübeleri yanında eski İran hükümdarlarından ve Yunan filozoflarından veciz sözler, Gazneli, Büveyhî (932-1062) ve Selçuklu dönemi (1040-1157) tarihinden örnek hikâyeler nakletmiştir. İranlı edib Avfî (d. 1171 arası 1177 – ö. 1232) Cevâmiʿu’l-ḥikâyât ve levâmiʿu’r-riʿâyât’ında, İranlı şair ve Farsça tasavvufî mesnevi tarzının kurucusu  Senâî (1071-1131) Ḥadîḳatü’l-ḥaḳīḳa’sında, İranlı edip ve tarihçi Gaffârî (900-975) Nigâristân’ında, Fars edebiyatının dâhi şairi olarak bilinen Nizâmî-i Gencevî (d. 535-540 – ö. 641) Ḫüsrev ü Şîrîn’inde, İranlı meşhur şair ve mutasavvıf Ferîdüddin Attâr (d. 1142-1145 – ) Esrârnâme ve Manṭıḳu’ṭ-ṭayr’ında, ayrıca birçok edebiyat, tarih ve din âlimi eserlerinde Ḳābusnâme’den nakiller yapmışlardır. Farsça nesrin seçkin örneklerinden biri olan Ḳābusnâme Türkçe’ye ve çeşitli dillere çevrilmiştir.

Eşarî kelâmcısı, Şâfî fâkihi, mutasavvıf ve filozoflara yönelttiği eleştirilerle tanınan İslâm düşünürü İmam-ı Gazâlî’nin (1058-1111) Naṣîḥatü’l-mülûk’ü Selçuklular’ın idaresi altındaki Bağdat’ta yazılmış ve muhtemelen Büyük Selçuklu Sultanı Muhammed Tapar’a (1105-118) veya Melik Sencer’e sunulmuştur. Siyâsetnâme türünün en önemli örneklerinden biri olan eserin girişinde sultana dinî nasihatler verilmekte ve çeşitli inanç konuları açıklanmaktadır. Ardından gelen yedi bölümde devlet başkanının görevleri, sahip olması gereken ahlâkî özellikler ve yönetim esasları, vezirlerin görevleri ve özellikleri, kâtiplerin önemi ve nitelikleri üzerinde durulmuş, hikmet, akıl ve kadın konularında çeşitli görüş ve değerlendirmelere yer verilmiştir. Farsça kaleme alınan eserin et-Tibrü’l-mesbûk fî naṣîḥati’l-mülûk adlı Arapça çevirisi daha meşhurdur.

Ahmed b. Sa‘d b. Mehdî ez-Zencânî’nin Anadolu Selçuklu Sultanı I. Alâeddin Keykubad’a ithaf ve takdim ettiği el-Leṭâʾifü’l-ʿAlâʾiyye fi’l-feżâʾili’s-seniyye adlı on bölümden oluşan es erde devlet başkanı, vezirler, vali ve kadılar ile diğer devlet görevlilerinin temel özellikleri, devlet yönetiminde dikkat edilmesi gereken idarî, siyasî ve ahlâkî hususlar gibi konular üzerinde durulmuş, ayrıca Hulefâ-yi Râşidîn, Emevî ve Abbâsî halifeleri, eski İran hükümdarları ile Zülkarneyn ve Efrâsiyâb gibi hükümdarlardan bahsedilip onların hikmetli söz ve davranışlarından örnekler verilmiştir.

Kübrevî şeyhi ve müfessir Necmeddîn-i Dâye’nin (1177-1256) Mirṣâdü’l-ʿibâd mine’l-mebdeʾ ile’l-meʿâd’ı tasavvufî bir eser olmakla birlikte aynı zamanda siyâsetnâme literatürü kapsamında zikredilmektedir. Eserin beşinci bölümünün bir kısmı sultan, vezir ve diğer idarecilerle ilgilidir. Necmeddîn-i Dâye 1221 yılında Kayseri’de I. Alaaddin Keykubad ile görüşmüş ve eseri Anadolu’da 1223 yılında tamamlayıp Sultana takdim etmiştir. Anadolu Selçukluları devrinde yazılmış siyâsetnâmelerin diğer bir örneği Nizâmeddin Yahyâ b. Saîd b. Ahmed’in Kitâbü Ḥadâʾiki’s-siyer fî âdâbi’l-mülûk adlı Farsça eseridir. Sultan I. Alâeddin Keykubad’a takdim edilen kitabın müellifi hakkında yeterli bilgi bulunmamaktadır. Müellifin mukaddimede verdiği bilgiler Sultan I. İzzeddin Keykâvus (1211-1220) ve I. Alâeddin Keykubad devirlerinde hem devlet adamı hem de melikü’ş-şuarâ (şairlerin sultanı) makamında olan Nizâmeddin Ahmed Erzincânî’ye dair bilgilerle benzerlik göstermektedir.

Eyyûbîler döneminde de siyâsetnâme türü eserler kaleme alınmıştır. Celâleddin eş-Şeyzerî, Selâhaddîn-i Eyyûbî’ye takdim ettiği el-Menhecü(en-Nehcü)’l-meslûk fî siyâseti’l-mülûk adlı eserinde devlet başkanının önemini, görevlerini ve otoritenin temel dayanaklarını ayrıntılı biçimde anlatmıştır. Fars edebiyatının en meşhur şairlerinden Fars edebiyatının en büyük şairlerinden Şirazlı Sadi  (ö. 1292) Salgurlular’dan Ebû Bekir b. Sa’d b. Zengî’ye ithaf ettiği Bostân ve Gülistân adlı eserlerinde adâlet, siyaset, yöneten-yönetilen ilişkilerine ve devlet başkanlarının dikkate almaları gereken hususlara temas etmiş, ayrıca Naṣîḥatü’l-mülûk adlı bir risâle kaleme almıştır. 1040-1167 yılları arasında bugünkü İspanya ve Fas topraklarında hüküm süren bir devlet ve hânedan olan Murâbıtların sarayına intisap eden Ebû Bekir Muhammed b. Hasan el-Murâdî el-Hadramî’nin, Emîr Ebû Bekir b. Ömer’in isteği üzerine yazdığı el-İşâre fî tedbîri’l-imâre’si (Kitâbü’s- Siyâse) ve Endülüslü Ebü’l-Kāsım İbn Rıdvân’ın (1318-1382) bugünkü Fas’ı ve aralıklı olarak 1124—1464 yılları arasında Cebelitarık çevresindeki Kuzey Afrika ve Güney İspanya’nın bazı bölümlerini kapsayan Merînî Devletinin sultanı Ebû Sâlim İbrâhim b. Ebü’l-Hasan (1359-1361) için kaleme aldığı eş-Şühübü’l-lâmiʿa fi’s-siyâseti’n-nâfiʿa adlı eseri İslâm dünyasının batısında yazılmış siyâsetnâme örneklerindendir.

Memlükler dönemindeki Hanbelî âlimi, fâkihi, hatip ve müfessiri Takıyyüddin İbn Teymiyye’nin (1148-1225) “es-Siyâsetü’ş-şerʿiyye fî ıṣlâḥı’r-râʿî ve’r-raʿiyye” adlı eseri, Abbasî dönemi devlet adamı, kadı, siyaset ve ahlâk teorisyeni Mâverdî’nin (974-1058) el-Aḫkâmü’s-sulṭâniyye’si gibi siyaset ve devletin esas teşkilât ve idaresi konusunu nazarî olarak ele alan kamu hukukuna dair bir fıkıh kitabıdır. Siyâsetnâme türü içerisinde değerlendirilen eserde kamu yönetimi, devlet yönetiminde adalet, ehliyet ve emanetin önemi, kamuya karşı işlenen suçlar ve suçluların cezalandırılması, istişarenin önemi gibi konular ele alınmıştır. Memlûk Devletinde muhaddis, fakih, müderris, kadı ve baş kadılık görevlerinde bulunmuş Bedreddin İbn Cemâa’nın (1241-1333) muhtemelen Memlûk Sultanı el-Melikü’l-Eşref Halîl b. Kalavun (1279-1290) için yazdığı Taḥrîrü’l-aḥkâm fî tedbîri ehli’l-İslâm’ı yönetim, kanun hâkimiyeti, ordu, devletin gelir kaynakları ve harcamaları, cihad, savaş hukuku ve zimmîlerle ilgili hükümleri ihtiva ettiğinden siyâsetnâme olarak da değerlendirilebilir.

Hindistan’da hüküm süren devletler döneminde birçok siyâsetnâme kaleme alınmıştır. Delhi sultanlarından Aybeg (1206-1210) ve İltutmış devrinin (1210-1236) meşhur tarihçisi Fahreddin Mübârek Şah’ın (1157-1206) Âdâbü’l-ḥarb ve’ş-şecâʿa’sı (Âdâbü’l-mülûk ve kifâyetü’l-memlûk), Delhi sultanları hakkındaki Târîḫ-i Fîrûz Şâhî adlı eseriyle tanınan Berenî’nin Fetâvâ-yı Cihândârî’si bunlardandır. İran’da Safevîler dönemi (1501-1736) âlimlerinden Şii âlimi Muhammed Bâkır es-Sebzevârî’nin (1608-1679) Şah II. Abbas’a (1642-1666) ithaf ettiği Ravżatü’l-envâri ʿAbbâsî (Ravżatü’l-envâr fî âdâbi’l-mülûk) adlı eser mesnevî tarzında Farsça siyâsetnâme türünün en güzel örneklerindendir.

Fars kökenli bir din bilgini olan İbn Kuteybe’nin (828-889) ʿUyûnü’l-aḫbâr’ı ile İbn Abdürabbih’in el-ʿİḳdü’l-ferîd’inin ilk bölümleri devlet yönetimine ve hükümdarlara ayrılması dolayısıyla siyâsetnâme özelliği taşımaktadır. Arap dili edebiyatı âlimi Hatîb el-İskâfî’nin (ö. 1029) Luṭfü’t-tedbîr fî siyâseti’l-mülûk’ü, dil, edebiyat ve tefsir âlimi İbn Zafer’in (1104-1170) “Sülvânü’l-müṭâʿ fî ʿudvâni’l-etbâ” adlı eseri, Endülüslü muhaddis Ali b. Rezîn el-Kâtib Çelebi’nin Âdâbü’l-mülûk’ü, Anadolu Selçukluları döneminde eser veren bir âlim ve devlet adamı olan Muhammed b. Gāzî’nin “Ravżatü’l-ʿuḳūl” adlı eseri, Burhâneddin Muhammed b. Ali es-Semerkandî’nin “Aġrâzü’s-siyâse’si, Sıbt” adlı eseri, İbnü’l-Cevzî’nin () “Kenzü’l-mülûk fî keyfiyyeti’s-sülûk ve el-Celîsü’ṣ-ṣâliḥ ve’l-enîsü’n-nâṣiḥ” adlı eseri, İranlı filozof ve şair Efdalüddîn-i Kâşânî’nin (d. 1186-1196 arası – ö. 1268 / 1269) “Sâz ü Pîrâye-i Şâhân-ı Pürmâye” adlı eseri, Şâfî fâkihi İbnü’r-Rif‘a’nın () “Beẕlü’n-neṣâʾiḥi’ş-şerʿiyye fîmâ ʿale’s-sulṭân ve vülâti’l-ümûr ve sâʾiri’r-raʿiyye” adlı eseri, İbnü’t-Tıktakâ’nın (1247-1310) “el-Faḫrî” adlı eseri, Lisânüddin İbnü’l-Hatîb’in “el-İşâre ilâ edebi’l-vizâre” adlı eseri, Kübreviyye tarikatının Hemedâniyye kolunun kurucusu, ve Keşmir’in İslâmlaşmasında önemli tesiri bulunan bir sufi olan) Emîr-i Kebîr Hemedânî’nin (1314-1385) “Zaḫîretü’l-mülûk” adlı eseri ve İranlı Şâfiî âlimi ve tarihçi Huncî’nin (1473-1521) “Sülûkü’l-mülûk” adlı eseri kayda değer siyâsetnâmeler arasındadır. “Osmanlı Müellifleri” adlı öne çıkan ünlü bibliyografya ve biyografi âlimi Bursalı Mehmed Tâhir (1861-1925), eğitimci, edebiyat tarihçisi ve dilci Agâh Sırrı Levend (1894-1978) ve Orhan Çolak siyâsetnâme literatürünü tesbit amacıyla çalışmalar yapmışlardır. [3]

Eser Hakkında

Siyasetnâme türü bir eser olan Kâbusnâme, Kûhistan [4] Emiri Ziyâroğullarından İskender bin Keykâvus’un, [5] oğlu Gilânşah’a yol göstermek amacıyla 1082 yılında Farsça olarak yazdığı bir nasihatnâmedir [6.] Genel anlamda bir ahlâk kitabı olan Kâbûsnâme, kapsadığı konular bakımından çok yönlü bir eserdir. Temelde bir öğütler kitabı; siyâsetle ilgili bilgiler verildiği için bir siyasetnâme; çeşitli sanatları ve bunlarla uğraşanların hâlini, meslekleri ve fütüvvetin [7] ilkelerini bildirdiği için bir fütüvvetnâme; [8] toplumsal yaşayışla ilgili kimi kuralları, çağının bilimsel ve düşünsel görüşlerini yansıttığı için de dinî-tasavvufî bir eserdir.

Bahse konu eser, Osmanlılar zamanında ilk defa Sultan II. Murad (1404-1451)’ın dikkatini çeker. Toplumun değer hükümlerini alt üst eden (Ankara Savaşı’nda yenilgi sonrasındaki on iki yıl boyunca yaşanan) fetret ve kargaşa döneminden yeni çıkılmıştır. Edeb, ahlâk, emniyet ve nizamda yeniden yapılanmaya ihtiyaç vardır. Babası Sultan (Çelebi) Mehmet’in devlet otoritesini temin etmesinden, kendisi de manevî sahada bir teşkilatlanmayı üstlenmiştir.

Ahlâkî sahadaki eğitim ve yapılanmayı temin eden bir eser olan Kabusnâme’nin ilk tercümesinin uygun olmaması üzerine Mercimek Ahmed bu işe tâlip olur ve Sultan da bu görevi kendisine verir.  Şair, edip ve âlim bir kişi olan Mercimek Ahmed tercümeye yeniden telif kadar emek verir ve 1432 yılında çalışmasını tamamlar. Böylece Mercimek Ahmed sadece çeviricilikle kalmamış, işe kendi bilgisini de katmış, yoruma gitmiş, açıklamış, eklemiş, neredeyse telif sayılabilecek bir yapıt ortaya koymuştur. Atasözleri ve deyimlerle açık bir anlatımı yeğlemiş, herkesin anlayabileceği bir dille içinde yaşadığı çağın düşüncesini yansıtmıştır. Edebiyat tarihi açısından asıl üstünde durulan konu da Mercimek Ahmed’in dili, başka bir deyimle dil tutumudur.

1431/32’de Mercimek Ahmed tarafından Türkçeye çevrilmiş olan eser 15. yüzyıl nesir dilinin en başarılı örneklerinden olup ülkemizde Cumhuriyet döneminde 1940’larda Orhan Şaik Gökyay tarafından gözden geçirilip yeniden yayımlanmıştır.

Kabusnâme hakkında Cumhuriyet döneminde bir hayli incelemeler yapılır. Eser Türkiye Türkçesine göre Atilla Özkırımlı tarafından düzenlenir ve kitap “Tercüman 1001 Temel Eser” serisinin 36-37. kitabı olarak yayımlanır.

Kabusnâme adlı eserin muhatabı İskender bin Kâvus’un oğlu Gilan Şah’tır, fakat aradan dokuz yüz yıl geçmiş olmasına rağmen eserdeki öğütler hâlen canlılığını devam ettirir. Tarih boyu pek çok padişah, sultan ve devlet başkanı tarafından birçok dünya diline çevrilmiş, birçok edebî, tarihî ve ahlâkî eserlere kaynak teşkil etmiştir.

Eserdeki Öğütlerden

İşte kitaptan bazı bilgelik öğütleri…
Bu öğütlere gönül kulağını açık tut.

“Ey oğul!

Ölmeden önce seni iyilik yoluna ve iyi kimselerin izine yönlendirmek istiyorum. Tecrübelerle elde ettiğim birkaç öğüdü sana hatırâ olarak bırakıyorum. Bu öğütlere uyarak hareket edersen, her isteğine ulaşırsın ve itibarlı olursun. Gerçi zamanımızda her oğul babasının sözünü tutmuyor ama inşaallah kabul edersin.

Gençler kendi bilgilerini yaşlıların bilgisinden üstün görürler. Bu kanaatin yanlış olduğunu bildiğim hâlde, sana yol göstermek için susarsam doğru olmaz. Bütün tecrübelerimi az ve öz olarak yazdım. Çünkü her şeyin azı ve özü faydalıdır.

İnsanların değerli bir malı olursa, onu değerli birine vermek için saklamak alışkanlıkları varadır. İşte benim bu dünyadan elde ettiklerimin en değerlisi bu öğütler olup en değerli kimsem de sensin. İşte son günlerimde, bu öğütleri sana veriyorum, inşaallah bunların sana faydası dokunur.  

Akıllı ol ve kendi soyunun itibarını iyi gözet ki şerefsizlerden olmayasın. Gerçi yüzüne ne zaman baksam akıl ve hüner görürüm ama öğüt, aklın süsüdür, benim yapacağım da onu sana hediye etmektir, bunları dikkate almazsan yine sen kaybedersin.

Bilmiş ol ki, benim ölümüm yakındır, benim ardımdan da senin gelmen yakındır. Öyle çalış ki bu dünyada ölüm için sana eşlik edecek bir azık hazırlayasın. Çünkü bu dünya öteki dünyanın ekinliğidir. Bu ölümlü dünya ile ölümsüz dünyayı elde etmeye çalış.

Allah’ın emri gereğince şükredersen, az olan şükrün çok yerine geçer.

Şahsiyetini ananın ve babanın verdiği adla değil de, kendi gayretinle kazanmaya çalış. Çünkü anan ve baban sana bir ad verdi: Ahmet, Mahmut, falan ya da filan. Oysa senin kazandığın ad, ya bilgin, ya bilge, ya üstat, ya öğretici, ya da becerikli olacaktır. Böyle olunca, diğer adın, babanın ve ananın yanında makbul olduğunun işaretidir, bu sonraki adlar da halk arasında makbul olduğunun nişanıdır.  

Tatlı dille konuşmayı alışkanlık hâline getir. Nitekim: “Her kimin dili tatlı olursa, dostları çok olur.” demişler. Ne kadar tatlı söylersen söyle, sözün yerini bilmedikçe söyleme. Çünkü yerinde söylenmeyen söz tatlı ve güzel de olsa acı ve çirkin görünür.

Seni sıkıntıya sokacak sözü söyleme. Bu durumda susmak daha iyidir.

Halka güzel sözler söyle ki, güzel cevaplar işitesin.  

Kimsenin üzüntüsüne sevinme, böylece kimse de senin üzüntüne sevinmez. Senden aşağı olanlara zulmetme, adâlet göster, böylece sen de, senden büyük olanlardan zulüm görmezsin, adâlet bulursun.  

Nankör kişiye iyilik etme. Çorak yerde tohum nasıl boşa giderse, nankör kişiye yapılan iyilik de öyle boşa gider. Fakat iyiliği de lâyık olandan esirgeme.

Elinden iyilik etmek gelmezse hiç değilse halkı iyiliğe yönelt. Çünkü, br kişi bir kişiyi hayra yönlendirirse, o hayrı işlemiş gibi olur.

Yaptığın iyilikten dolayı pişman olma ve kötülükten de çok sakın. Çünkü iyiliğin ve kötülüğün karşılığı ölmeden sana erişir.

Yüzünü değiştirmeyesin, yâni buğday gösterip arpa satma, yâni halka kendini iyi gösterip gizlice yaramaz işler işleme, bu ikiyüzlülük işaretidir. İkiyüzlülük işâretini vurunmamak için bütün gayretini göster.  

İnsanın iki hâli vardır, hiçbir zaman bu iki hâlden birinden uzak değildir: Biri sevinçlilik, diğeri üzüntülük. Sakın, ister üzüntülü, ister sevinçli ol, üzüntünü ve sevincini öyle birisine söyle ki, üzüldüğün zaman o da seninle birlikte üzülsün, sevindiğin zaman o da seninle birlikte sevinsin.

İyiliğe ve kötülüğe çabuk sevinme ve üzülme, bu çocukların işidir. Olmayacak şeyle kendinden geçme, yâni olur olmaz şey için kendi durumunu değiştirme. Çünkü akıllı kişiler, olur olmaz şey için kendilerinden geçmezler ve değme yel ile deprenmezler.

Hayatın süresinde hakkı inkâr edenlerden olma. İnkârcı olmak böyle olur, ama iyiye iyi, kötüye kötü dersen hak tanır olursun. O hâlde haktanır olmak, hakkı inkâr etmekten iyidir.

Öfkelenenlerden olma. Eğer bir kimse saninle öfkeyle konuşursa sen ona yumuşak cevap ver. Ama ah-maklara da susmaktan başka cevap verme. Çünkü ah-mak kişiye verilecek en iyi cevap susmaktır.

Üzerinde emeği olan bir kişinin emeğini gözet. Eğer o emeğin karşılığını ödemiyorsan bâri nankör olma. Hele senin için emek veren rakibin olursa… Ne kadar elinden gelirse, o kadar rakiplerine iyilik yap.

Birkaç iyi iş vardır, kişi onları alışkanlık edinip sürdürürse hem insanların nezdinde hem de Allah nezdinde itibar görür: ilim, edep, tevâzû, zâhitlik, doğruluk, sözde ve davranışta dini temiz tutma, namusluluk; halkı incitmemek, halkın sıkıntısını gidermek. Bunların hepsinin temeli hayâdır.

Bilgisiz kişiyi, erdemsiz insanı, insan yerine sayma, bilgisiz ve erdemsiz kişiyle arkadaş olup birlikte oturma, hele kendini âlim sayan bilgisiz câhil ile… Bilgisizle ve câhille sohbet etme, iyi kişilerle sohbet et, böylece sen de çevrende iyi bilinirsin.

İyilerin işini inkâr edici olma ve onların iyiliğini unutma. Senden bir şey ümit edeni de incitme.

İyi huyu ve iyi kişiliği meslek edin, yaramaz huylardan uzak ol. Kimseye zararın ve azarın değmesin, zarar verici olmak iyi değildir, çünkü zarardan eksiklik doğar ve eksiklikten de şerefsizlik. Bu itibarla halk içinde şerefsiz olmak iyi değildir.

Seni akıllı kişiler övsün, câhil kişiler övmesin. Çünkü akıllılar ileri gelenlerdir, câhiller ise ayak takımıdır. Bu iki grup birbirinin zıddıdır. Akıllı olan kendi mizacına uygun olarak akıllıca iş görür ve seni bu nedenle beğenir; câhil de kendi mizacına uygun olarak iş görür ve seni bu nedenle över.

Akıllıların eğlencesi olmamak için câhilin övdüğü işten sakınmak gerekir. Çünkü sıradan kişilerin katında övülen insan, ileri gelenlere maskara olur.

Kimseyi incitme. Birisi seni incitse bile. Bu büyüklüğün nişanıdır.

Tecrübeli ve şefkatli dostların sana öğüt verirlerse, bu öğütlere kulak ver. Öğüt veren bu tür dostların yanına yalnız olarak git ve öğütlerinden nasibini al. Çünkü faydalı öğüt yalnızken verilir, halk arasında verilen öğüt etkili olmaz hem de sitem gibi olur.

Kendi görüşünü beğenenlerden olma. Nasıl ki bir gözle görmek iki gözle görmek gibi olmazsa, iki kişinin görüşü de bir kişinin görüşü gibi değildir. Bu nedenle kendi bildiğinle yetinme. Bir bilene akıl danışmayı da ayıp sanma, sadece, kendi bildiğine gitme Ne zaman sana bir iş düşerse bir akıllı kişiye danışmadıkça o işe başlama.

İhtiyacı olan birisi senin yanına gelecek olsa, onun için çalış, çabala; emeğini ondan esirgeme. Bu insan, düşmanın veya seni çekemeyen biri dahi olsa, farklı davranma. Belki yapacağın iyilikle onun düşmanlığı dostluğa dönüşür.

İyi konuşan ve söz anlayan kişiler sana gelecek olsalar, onlara hürmet et ve iyi davran. Çünkü onların sana gelmeleri seni önemsedikleri içindir. Sen de onları önemsersen, onlar tekrar sana gelmeye daha istekli olurlar.

Sözün doğrusunu söyle, sakın yalan söyleme, yalancı olma. Sözünün doğruluğuyla tanınmış biri olarak bilinmeye çalış. O hâlde ne söylersen doğru söyle, yalan söyleme ve yalana benzeyen gerçeği de söyleme. Çünkü bir gerçek ki yalana benzer, o anda yalan olmuş olur.

Sözü yerine uygun olarak söyle, uygunsuz söz de söyleme. Çünkü beğenilen sözün hem söyleyene yararı vardır hem de işitenin canına can katar. Uygunsuz söz ise söyleyene zarar verir, işitenin de gönlüne hoş gelmez.

Ey oğul!

Sözünün başına ve sonuna dikkat et. Birisine bir şey söyleyecek olursan yüzüne karşı söyle, arkasından konuşma. Böylece sözü bilerek söyleyenlerden olursun. Çünkü lafını bilmeden konuşan kişi, açık ve anlaşılır konuşan papağana benzer. Papağan sarfettiği sözden habersizdir. Öyleyse” konuşan ve konuşmasını bilen odur ki, konuştuğu zaman kim olursa olsun ondan bir şey anlasın. Böyle olmayana insan demezler, çünkü böyleleri insan suretinde hayvandır.

Söz yüce bir şeydir, sen de sözü yüce bil. Çünkü söz gökten gelmiştir, onun için azizdir. Bu aziz sözün yerini bulunca bildiğinden sakınma. Ve yeri değilse sözü harcama, tâ ki sözün zayıf olmasın, aklına ve bilgine zarar gelmesin.

Yok yere, anlamsız iddiada bulunma. Bir konuda bilgili değilsen o konuda iddiada bulunma.

Sana ne yararı ne de zararı olmayan sırrı öğrenmeye heveslenme ve sırrını kimseye söyleme.

Birisinden işittiğin sözü dinle, fakat o sözle çabuk hareket etme. Ne söylesen, önce düşün, sonra söyle, böylece o sözünden sonra pişman olmayasın, çünkü derhal söylemenin bir şekli var: Ya yarar ya zarar. Ama düşünüp söylemek iki şekildir: Bunlardan birisi sözün zararlıysa bunu düşünerek anlarsın ve o zararlı işten de sakınırsın. Bir diğeri de sözün yararlısını doğru bilirsin, çekinmeden o yararlı şeyi elde etmeğe gayret edersin.

Nerede olursan çok bilgili ve az sözlü ol. Az söylemek ve öz söylemek akıl nişanıdır. Çok söylemek bilgisizlik nişanıdır. Çünkü bir kişi ne kadar akıllı ve yetkin olsa da ne zaman çok sözlü olursa, sözleri hep yerinde olsa bile adı ayak takımı arasında anılır.

Ne kadar temiz gönüllü ne kadar iyi kalbli isen de kendini övücü olma, çünkü bu toplumda hoş karşılanmaz, kabul de görmez. Kendi kendini övme; hünerin varsa zaten başkaları seni över.

Gücün yettikçe söz dinlemekten sakınmamaya çalış. Çünkü insanlar söz dinlemeyerek söz ustası olur. Öyleyse halkın sözünü dinle ve bu sözlere de değer ver.  Özellikle geçmiş beylerin ve bilgelerin sözlerini can kulağıyla dinlemek ve güvenmek gerek.

Bu öğütleri hor görme, bu sözlerden hem hikmet hem saltanat kokusu gelir. Çünkü bu sözler hem padişahların sözüdür hem de bilgelerin sözüdür. Öyleyse yaşlılılığında sıkıntı çekmemek için bu sözleri gençlik çağında öğren. Çünkü yaşlılar çok yaşadıkları için çok tecrübe elde ederler, sıkıntılı anlarda da geçmişte öğrendiklerin sanin faydana olur.

Gerçi gençsin ama yaşlılar gibi akıllı ve temkinli ol. Birdenbire gençliği de bırak demiyorum. Tembel gençlerden olma, neşeli ol. Çünkü gençler neşeli olursa hoş olur.

Delilik çeşit çeşittir; bir çeşidi de gençliktir. Ama câhil gençlerden olma. Belâ dedikleri şey cahillerden çıkar. Ömrünün tadını da gençlik çağında al, yaşlılıkta bu tadı bulamazsın, bulsan da faydası olmaz.

Ne olursa olsun gençlikte Allah’ı unutma ve ölümden emin olma, çünkü ölüm gelince genç yaşlı demez. Öyleyse bilesin ki doğan, ölecektir; dünyaya gelen de gidecektir.

Yaşlılara çok hürmet et ve onlarla konuşurken boş sözler söyleme. Yaşlılar bir söz söylerlerse hemen cevap verme. Çünkü yaşlıların sözünün cevabı, onları dinleyip susmaktır. Yoksa onların vereceği cevaptan utanılacak bir duruma düşersin.

Yaşlıların bilgi ve tecrübesi gençlerin bildiklerinden fazladır. Ama bahsettiğim yaşlılar kendilerini büyüklerin sohbetinde yetiştirenlerdir. Gelişigüzel yetişmiş yaşlıdan, büyüklerin sohbetini dinlemiş toy gençlerin tecrübesi daha iyidir.

Gençliğini gelişigüzel geçirme ki yaşlılıkta bilgisiz kalmayasın. Gençlikte olgun yaşlıları örnek alırsan sıradan bir yaşlı olmaz ve bu durumun nedeniyle de gençlerin yanında ezik olmazsın.

Ne zaman ki gençlik çağı geçip ihtiyarlık çağı gelse, artık gençlikteki dinçliği bekleme. yâni Çünkü yaşlılar genç gibi hareket edrlerse halk arasında çabucak rezil olurlar. Öyleyse insan yaşına uygun hareket etmelidir.

Yaşlanmadan bir yere yerleşmeye çalış, çünkü yaşlılıkta yolculuk yapmak akıllıca değildir, hele kişi yoksulsa. Çünkü yaşlılık bir düşman, yoksulluk başka bir düşman, bu iki düşmanla yola çıkmak hiç de akıllıca değildir. Eğer başka bir yere taşınmak gerekirse onu ta yapacaksın.

Kişinin geçimi nerede iyiyse evinin orada olması uygundur. Öyleyse işin nerede gelişmişse orayı vatan edin. Çünkü kazanç nerdeyse orada olmak mutluluk belirtisidir. Sen de yararlı bir yer bulunca oradan ayrılmamaya çalış.

Eğer dosta ve düşmana iyi görünmek istiyorsan ömrünü düzensiz geçirme. Ömrünü boş yere geçirirsen, cahillerden ve sıradan insanlardan olursun. Öyleyse kendi işinin düzenini iyi koru.

Hoş şaka ve mizah yapmak iyidir, ancak bu kolay bir şey de değildir. İnsanın itibarını eksilteceği için nâhoş, saçma sapan ve bayağı şakadan da kaçınmak gerekir.

Helâl ve güvenli şekilde madî olarak varlıklı olmaya çalış. Bu surum, ihtiyaçlarını karşılama konusunda da sana kolaylık sağlar. Maddî şartların iyileşmeye bağladığında elde ettiğin maddî varlığı savurganca kullanma. Çünkü maddî varlığı korumak kazanmaktan daha güçtür.

Gönlünü bir şeye büsbütün bağlama. Bu durumda eğer gönül bağladığın şey ansızın elinden giderse üzülmezsin. Yâni zenginliğe büsbütün gönül bağlama. Eğer başına yoksulluk gelirse, üzülüp gönlün daralmasın. Eğer varlıklıysan bunların gelecekte elden çıkma ihtimâlini de düşün ki imkânlarını ihtiyatla ve ölçülü bir şekilde kullan. Çünkü sahip olunan imkânlar ölçülü bir şekilde kullanılırsa varlığın az da insanı idare eder ama ölçüsüzce kullanılırsa varlık ne kadar çok olursa olsun sonunda hiçbir şey kalmaz.

Hangi işi yaparsan yap tembel davranma. Tembellikten utan, tembellik mutsuzluğun başıdır. Her işe emek ver. Emek verilen işin sonu tembellikten iyi olur. Çünkü emek vermekle elde edilen ne kadar çok olursa, tembellikte de o kadar eksilir. Yazık değil mi, bir anlık emek yüzünden elde edilecek şeyi tembellik yüzünden yitiresin. Öyleyse tembellik etmek akıllıca bir iş değildir; yoksa başkalarına muhtaç olarak yaşarsın. Bilmiş ol ki, muhtaç olduktan sonra da pişmanlığın faydası olmayacaktır.

Sende değerli bir şey varsa ve birisi o sevdiğin şeyi senden isterse, muhtabaın senden istediği şey eğer ona lâyıksa onu muhatabından esirgeme. Çünkü ne olursa olsun, kişi mezarına bir şey alıp gitmez.

Akıllıysan, harcamanı gelirine göre yap ki yoksulluğa düşmeyesin. Elinde olanla yetin, çünkü kanaat ikinci zenginliktir. Sakın açgözlü de olma.

İsraf, gereksiz yerlere harcanan, insanın ne dünyasına ne de ahiretine yaramayan şeydir. Bu nedenle insanın kendi ihtiyacı için harcadığı şey israf değildir. Sözde, sohbette, yemekte, içmekte ve her bir işte israf iyi değildir. Çünkü israf, teni eritir, nefsi incitir, canı daraltır ve diri insanı öldürür. Bu nedenle israftan kaçın. Ayrıca Allah israf yapılmasını da israf yapanı da sevmez. Madem ki Allah israfı da müsrifi de sevmiyor, o hâlde sen de israfı ve müsrifi sevme. Gelirinle ölçülü olarak harcamada bulun. Her felâket bir sebepten dolayı gelir. Yoksulluk da bir felâket olup onun sebebi de israftır. İsrafın kaçınılmaz sonucu da zarar ve fakirliktir.

Dünyada iki şey vardır: zahmet ve rahatlık. Halk bunların ilkinden kaçar, diğerini de sever. Ancak bunların ikisi de insana gereklidir. Çünkü zahmet çekmeden rahata ermek mümün olmaz. Bugünkü zahmet yarının rahatıdır, yarınki rahatlık da önceki günün zahmetidir. Ne elde edersen, yarısını harca, yarısını da sakla. Sakla ki sakladığın ihtiyaç anında zorluk yaşamayasın ve başkalarına muhtaç olmayasın.

Borç edinme, bir şeyini rehine koyma, faizle de para alma. Aksi hâlde çevrende itibarın olmaz.

Bir dostuna borç vermişsen, artık ona “malımdır” deme, o parayı o dosta bağışladığını farzet. O dostun kendiliğinden vermedikçe isteme ki gecikme sebebiyle dostluğun bozulup kesilmesin. Çünkü borcun gecikmesi, dostu çabuk düşman eder ama düşmanı dost etmek de güçtür. Düşmanı ve dostu bilmemek çocukların işidir. Dostu düşmandan ayırmak ve akıllıca davranmak tecrübeli yaşlıların işidir.

Maddî imkânların ölçüsünde ihtiyaç sahiplerinehayırda bulunmayı ihmâl etme, kimsenin malına da tamah etme. Böylece halkın gözünde büyürsün. Kendi malını kendin, elin malını da elin bil.

Mecbur kalıp yemin ettiğinde halkın sana inanması için doğru için olsa bile gereksiz yere yemin edici olmamaya çalış ve halk içinde de çok yemin edici olarak tanınma.

Her ne kadar zengin olsan da güvenilir, doğru sözlü ve iyi isim yapmış olmazsan kendini yoksul bil. Çünkü yalan söyleyenlerin ve kötü isim yapmış olanların sonu yoksulluktur.

Kimseyi aldatmamaya çalış ve sakın aldanma, hele alış ve verişte. Çünkü insan alış-verişte çabuk aldanır.

Bütün işlerde sabırlı ol, aceleci olma. Sabretmek ikinci akıllılıktır. Yâni bir kişinin ne kadar aklı olursa ve bir işini sabırla işlerse, aklı o kadar çok olur.

Yaptığın her işte kendi işinden habersiz olma. Çünkü gâfillik ikinci ahmaklıktır. Gâfil olan kişi ne kadar akılsızsa, ahmaklığı ve akılsızlığı da bir o kadar daha artar. Sonra her işte bezgin olma, bezginlik ikinci câhilliktir. Eğer sana iş ve güç kapansa, hemen işini açmaya çalış, işin düzelmeye başlayıncaya dek de sabret, çünkü hiçbir iş aceleyle iyi olmaz.

Eğer ev almak istersen öyle bir yerde satın al ki, o mahâllenin halkı iyi kişiler olsun. Sonra şehrin ortasında ev al, ücrâ yerde alma. Önce komşusunu gör sonra evini al.

Evi alınca komşuna çok hürmet et. Mahâlle halkıyla iyi geçin, onların sıkıntı ve sevinçlerini de paylaş.

İmkânın ölçüsünde komşuna hediye ver, ihsanda bulun. Çünkü sen komşularınla iyi geçinecek olursan, o mahâllenin saygın insanlarından biri olursun. Komşunun çocuğunu gözet, mahallenin yaşlılarını da önemse ve onlara saygılı ol.

Dostsuz olma. Her kim dostlarının işiyle ilgilenirse, dostları da onun işiyle ilgilenirler. Bu nedenle dostunun işini düşünüp ilgilenmeyen kişiye hiç kimse dost olmaz. Sürekli dost edinmeyi âdet hâline getir ki dostların çok olsun. Çünkü çok dost arasında kişinin birçok ayıpları örtülür ve çok hüneri açılır. Bundan dolayı kişinin dostunun çok olması gerekir. Ama yeni dost edinince eski dostlarınla da irtibatı sürdür.

Dostlarının dostlarını da düşün, onlar da senin dostlarındır. Düşmanlarınla dost olan dosttan da çekin. Ayrıca dostuna düşman olan dosttan da sakın. Önüne kim gelirse sebepsiz yere seni şikâyet eden dostlardan uzak dur. Böyle kişiden dostluk bekleme ve dünyada hiç kimseyi ayıpsız sanma.

İyiler ile kötüleri birbirinden ayırd et. İyilerle gönülden dost ol, kötülerle zayıf da olsa irtibatın olsun. Çünkü kişinin daimâ iyilere işi düşmez. Eğer bir kötü kişiye işin düşerse zayıf da olsa onunla olan irtibatın sebebiyle işini hâlledersin.

Kimseye düşman olmamaya çalış. Eğer bir kimse sana düşman olursa da korkma ancak tedbiri de elden bırakma. Gerekmedikçe düşmanına, düşmanlığını belli etme ve düşmanına karşı ne kadar büyüklük taslarsan tasla, kendini düşmana büyük göster. Ne kadar zor durumda olursan ol düşmanına karşı kendini zaaf içinde gösterme. Düşmanının güleryüz göstermesine, tatlı sözüne de inanma ve aldanma. Gösterse, sen onu acı bir şey san. Düşmanın ne kadar küçük de olsa onu asla hor görme.

Bir düşmanın senden af dilerse, ne kadar düşmanın olsa bunu ilişkilerin düzelmesi açısından bir imkân ve fırsat say, dikkate al.

Önce işi yapmaya; sonra yaptığını söylemeye gayret et. Başkasının sana dil uzatmasını istemiyorsan, sen de kimseye dil uzatma.

Asla ikiyüzlülük etme, ikiyüzlü insanlardan da uzak dur. Alenî düşmanlarına nazaran çevrendeki sinsi, samimiyetsiz ve menfaati için seni satabilecek insanlara karşı daha tedbirli ol.

Birisi senin bir ayıbını yakarlasa, o ayıbı hemen terk et.

Olur olmaz her suç için kimseyi cezalandırmayı düşünme. Eğer birisi bir suç işlerse, büyüklük göster ve ondan özür dilemesini iste. Çünkü o suçlu nihâyeinde bir insanoğludur, âlemde suçu da önce Âdem atamız işlemiştir.

Küçük bir suç için kimseyi suçlama ki seni de başkaları yok yere suçlamasınlar.

Yok yere öfkelenme, kızgınlığını yutmayı alışkanlık hâline getir.

Birisi senin yanında hata yapsa, sonra da dönüp af dilese, o hatayı bağışla. Çok büyük bir suç olsa da affetmek güzeldir. Her işlenen hataya ceza verecek olursan büyüklüğün nerede kalır?

Sonradan özür dilememek için hatâ yapmamaya çalış. Birisine karşı âniden hata işlersen özür dilemekten de utanma.

Eğer birisinden bir şey istemeyi düşünürsen, önce onu dene, gör; o kişi cömert midir, yoksa cimri midir? Cömertse ihtiyacını dile getir ama dilek vaktini de gözet. Yâni o kişinin gönlü dar veya aç olduğu vakit dileğini dileme ki umduğundan mahrum kalmayasın. Sonra dilersen mümkün olanı dile, ele geçmesi mümkün olmayan şeyi dileme ki elde edebilesin.

Bir istekte bulunmaya gittiğinde önce iyi sözler söylemeyi tasarla ve hoş bir âdap ve usûlle ortaya uygun bir söz at, sonra buna uygun bir davranışla sözü maksadına getir ve muhatabından ihtiyacını dile. Söylediğin sözlerle ona lütuf göster (muhatabının kendisini hoş hissetmesini sağla). İhtiyaç vaktinde muhataba lütuf göstermek ikinci aracıdır. Yâni lütuf, sözü geçen kişi gibidir. Lütuf göstermenin, ona en yakınının söylemesi kadar yardımı vardır. Öyleyse bir dilekte bulunduğun kimsenin yanında mütevazı ol.

Dilek diledin ve dileğin kabul edildi, verdiler, o kişiye teşekkürünü yerine getir, onu hoşnut et. Böylece dileğin artarak devam eder. Şükür, nimet çokluğuna sebep olur. Allah da şükreden kullarını sever.

Hem, önceki dilek kabul olunca teşekkür etmek, ikinci dileğin kabul olunmasının da umududur. Birisinden bir dilekte bulundun, fakat dileğin kabul edilmedi; bunu da kendi talihinden bil. Varıp o kişiyi halka şikâyet etme, “İhtiyacımı gidermedi” deme. Çünkü o senin halka şikâyet etmene önem verseydi, ihtiyacını giderirdi.

Eğer bu dediğim işlerden ilmi istersen kanaatkâr ol, yâni helâli ve haramı seçici ol, açgözlü olma. Gönlünde ilim sevgisini sağlamlaştır, dünya sevgisini gider. Şöyle ki: İlme dost olmalısın, dünyaya düşman. Cefâya ve zahmete dayanıklı ol. Gece uyumayı ve erken uyanmayı huy edin.

Yazmaya ve okumaya karşı çok arzulu ol. Gâyet alçakgönüllü ol, sakın kibirli olma. Okumaktan da üşenme.

Âlimleri sev ve daimâ ilim sahiplerine yakınlaş, onların katında saygılı ol. İlim öğrenmekte hırslı ol, unutkan olma. Ama hocana ve iyilik gördüğün insanlara karşı kıymet bilenlerden ol.

Ne işitirsen aklından tutmaya çalış. Sözü az söyle, ileri görüşlü ve ince fikirli ve kusursuz ol, kusurluluğa razı olma. Çünkü bir ilim tâlibi bu dediğim gibi olursa, çok süre geçmeden benzeri bulunmayan bir âlim olur.

Eğer çalışıp âlim olursan, elbiseni dâima temiz tut ve hazır cevap ol. Sana sorulan her türlü meselede düşünmeden cevap verme. Uygunsuz hareketlere itibar etme.

Kendi görüşünü başkasının görüşünden üstün tutmamaya çalış. Ancak başkasının uygunsuz sözüyle de hareket etme.

Konuşma sırasında kaskatı kesilip durma. Karşına, sağına soluna bakarak konuş ve harâretli harâretli konuşurken, sözü çevirip gevşek gevşek konuşma. Toplulukta seni dinleyen halkı her an kontrol et. İnce görüşlülükle iyiden iyiye bak, eğer dinleyicilerin ağır nükteler hoşlarına gidiyorsa onlara güzel nükteler yap. Toplulukta söylediğin her sözü aklında tut ve unutma ki aynı toplulukta onu tekrar etmeyesin.

Her an açık yüzlü ol, asık yüzlü olma. Tenini ve giysini daimâ temiz tut.”

Dr. İrfan PAKSOY

Dipnotlar

[1] Hasan Hüseyin Adalığolu, “Siyasetnâme”, TDV İslam Ansiklopedisi, C. 37, İSAM, İstanbul 2009, s. 304.
[2] Ulü’l-emr: Devlet büyükleri ve otorite sahipleri.
[3] A.g.a.m., ss. 304-306
[4] Kûhistan, bugünkü Afganistan’ın Badahşan Vilâyeti’ne bağlı olan 28 ilçeden biridir.
[5] Eserinden iyi bir eğitim gördüğü anlaşılmaktadır. Hazar Denizinin güneydoğusunda İran’ın Taberistan ve Gürgân eyâletlerinde hüküm süren (928-1090) Ziyârî Hânedanına mensup olan İskender bin Kâvus, hükümdar olmadan önce Gazne Sultanı I. Mesud’un kızı ile evlenerek Gazneliler’le akrabalık kurar. Sekiz yıl Kuhistan Emiri Mevdud bin Mesûd’un sarayında hükümdarın nedimi olarak bulunur, onunla Hint Seferlerine katılır. Hacca gidip döndükten sonra da (951-1175 yılları arasında Ermenistan ve Karabağ coğrafyasında hüküm sürmüş bir Müslüman Kürt hanedanı olan) Şeddâdîler’den Ebü’l-Esvâr Şâvur b. Fazl ile birlikte Anadolu akınlarına katılır. Ziyarî Emiri Mevdûd’un 1049 yılında ölümü üzerine Ziyârî tahtına oturur. Ancak emirliğini Tuğrul Bey ve Alparslan’a tâbi olarak sürdürür. Oğlu Gîlân Şah için 1082 yılında yazdığı Ķābûsnâme’yi tamamladıktan birkaç yıl sonra vefat eder. Rıza Kurtuluş, “Keykâvus bin İskender”, TDV İslam Ansiklopedisi, C. 25, İSAM, İstanbul 2002, s. 37.
[6] Arapça nasihat, Farsça nâme sözcüklerinin birleşiminden oluşan nasihatnâme, insanlara yol göstermek, öğüt vermek maksadıyla yazılan manzum veya mensur eser olup Türkçede pendnâme veya öğütnâme adlarıyla da bilinir. Nasihatnâmelerin şiir şeklinde yazılmış olanlarına manzum nasihatnâme denir. Türkçe öğüt, Farsça pend anlamına gelen nasihat, Arapçada çeşitli anlamları ifade eden, geniş kullanım sahasına sahip bir kavramdır. Öğüt vermek, iyi ve hayırlı işlere davet, kötü ve şer olan şeylerden nehyetmek, bir işi sadece Allah rızası için yapmak, yırtık olan elbiseyi dikmek, balı mumundan süzüp arındırmak gibi çok çeşitli ve muhtevâlı manâlar ifade eden -nasihat mektup, risâle, kitap, belge gibi anlamlara gelen – nâme sözcüğüyle birleşmiş ve edebiyatta bir tür olarak, insanları iyiye, güzele, inançlı ve ahlâklı olmaya yönelten; içerisinde âyet, hadis, atasözü,  kıssa, hikâye, özdeyiş ve menkîbeler bulunan manzum veya mensur eserlerin  genel adı olmuştur. Kişiyi ve toplumu İslam dini ve tasavvuf çerçevesinde eğitmeyi, bilgilendirmeyi, uyarmayı amaçlayan bu eserler, ahlâk ve görgü kitapları, âdap kılavuzları, (kötülüklerden uzaklaştırmak, iyiliğe ve doğruluğa yöneltmek amaçlı yazılan) mevize kitapları, atalar sözü kitapları olarak da bilinirler. Nasihatnâmelerin ders verme, öğüt verme, öğretme, nutuk çekme, salık verme, yol gösterme, vasiyet etme ve vaaz verme gibi işlevleri vardır.  Nasihatnâmelerin bazıları özel adlara sahipse de büyük bir çoğunluğu, Türk edebiyatında derin izler bırakan Fars edebiyatındaki pendnâme geleneğinin ve özellikle de Attar‘ın Pendnâme adını verdiği öğüt kitabının etkisi ile pendnâme olarak adlandırılmıştır. Fars edebiyatında pendnâmelerden önce ise bu türün özelliklerini taşıyan ve pendnâmelerin en eski şekli olan enderznâmeler bilinir. Enderznâmeler, daha çok din adamlarının, dindaşlarına; hükümdar ve vezirler gibi ülke yöneticileri ve büyük kişiliklerin, çocukları ve yakınlarına, saraylılara ya da bütün halklarına; bilginler ve filozofların, bilim adamları ve halk kitlelerine; babaların, çocuklarına yönelik birtakım hareket ve davranışlarda bulunmalarını salık veren, ahlâk kurallarına uymaları, iyilik yapmaları ve kötülüklerden sakınmalarını ifade eden öğütleri konu alan alırlar. Bir anlamda İslam ahlâkının pratiğe aktarılması demek olan nasihatnâmelerde insanın kişisel ve toplumsal yaşamındaki her türlü eylem ve davranışlarına, yaptıklarına ve yapmadıklarına, sorumluluklarına kadar uzanan bir ölçüde İslam dininin siyasî, sosyal, ticarî, kişisel, hukukî, ahlâkî, ilmî, meslekî ve hatta çocuk ve sağlık eğitimleri konularındaki emir, ilke ve yorumları edebiyat dünyasının imkânlarından yararlanılarak sanatlı bir şekilde öğüt, bilgi, uyarı ve tavsiye olarak okuyucuya sunulur. Bu öğütler, çeşitli âyet, hadis, menkîbeler, kıssalar, büyüklere, din ulularına ait efsâne ve inanışlar, çeşitli bilim dallarına ait bilgiler, şâirlerin kendi gözlemleri, tecrübeler, çeşitli fıkra ve hikâyeler, görgü kuralları, töreler ve hatta bâtıl inançlarla takviye edilerek beyitler vasıtasıyla verilir. Âyet ve hadislere bazen telmihler bazen de iktibaslar yapılır. Türk edebiyatındaki nasihatnâmeler genel olarak dinî, tasavvufî tarzdadır. Bununla beraber sosyal meselelere değinen, ahlâkî konuları ele alan, ekonomi, aile hayatı ve çocuk eğitimi konularında bilgiler ve öğütler veren hatta devlet erkânına, nasıl çalışmaları, halka maiyetlerine ve devlet malına karşı nasıl davranmaları gerektiğini anlatan nasihatnâmeler de vardır. Türk edebiyatı çeşitli kaynaklardan beslenmiştir. Bir yandan Hint, İran, Roma, Bizans efsâneleri, bir yandan Kuran ve hadislerden alınan sözler, bir yandan peygamberlerin ve erenlerin hayatlarına ait menkîbeler, bir yandan tasavvufî ilkeler Türk divan edebiyatını yoğurmuş bu edebiyata insanî ve fikrî bir yön vermiştir. Bu edebiyat içerisinde önemli bir yer tutan (Kutadgu Bilig ve benzeri) manzum nasihatnâmeler ise, İslamın emri olan tebliğ görevini yerine getirmek, böylece okuyucuyu iyiliğe sevk edip kötülükten alıkoyarak eğitmek amacıyla oluşturulmuş devlet büyükleri ve hükümdarlardan çocuklara kadar hemen hemen her kesime hitap etmiş eserlerdir. Nasihatnâmelerde sadece okuyucuyu eğit-mek amacıyla çeşitli öğüt, bilgi, uyarı ve açıklamaları değil, birer tarih belgesi gibi dönemin ahlâkî tavırları, anlayışları, değer yargıları, bâtıl inançları, devlet ve halk kademesindeki değişme ve gelişmeleri de takip etmek mümkündür. Selim Emiroğlu, “Türkçe Manzum Nasihat-Nâmelerin Eğitim Değeri Üzerine Bir İnceleme”, Selçuk Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Doktora Tezi, Konya 2010, ss. 3-4
[7] Fetâ sözlükte “genç, yiğit, cömert”; fütüvvet ise “gençlik, kahramanlık, cömertlik” anlamlarına gelir. Tasavvuf kaynaklarında, 7. yüzyıldan itibâren önde gelen sûfîlerin fütüvvet kelimesini tasavvufî bir terim olarak kullanmaya başladıkları kaydedilir. Gerek Horasan’da gerekse Irak’ta fetâ denilen ve en belirgin vasıfları cesaret, kahramanlık, cömertlik ve fedakârlık olan kişilere büyük bir hayranlık duyulmaktaydı. Kuran’da fetâ diye nitelendirilen (Nisâ 4/25; Yûsuf 12/30, 36, 62; Kehf 18/60, 62) kişiler için bu sıfat dinî bir anlam taşıması yanında takdir edilen bir anlam ifâde ediyor, put kıran (Enbiyâ 21/60) veya gördükleri baskıya rağmen inançlarını koruyan ve bu uğurda ülkelerini terkeden kişilerden fetâ diye söz edilmesi (Kehf 18/10, 13) bu nitelemeye bir çekicilik kazandırıyordu. Bundan dolayı halk arasında takdir edilen bir vasıf olan yiğitliği Kuran’daki fetâ ifâdesiyle irtibatlandıran sûfîler bu kavramı bir tasavvuf terimi hâline getirmede tereddüt göstermediler. Onlara göre mert, cömert ve cesur bir kişide bulunan vasıflar hakiki bir sûfîde de bulunduğundan sûfî aynı zamanda bir fetâdır. Bu sebeple sûfîler fetâyı “sûfî”, fütüvveti de “tasavvuf” olarak tarif etmekte bir sakınca görmemişlerdir. Genel olarak fetâ ve fütüvvet kelimeleri sûfî ve tasavvuf anlamında kullanılmakla beraber tasavvufta bu terimlerden çok defa sûfîde bulunan fedakârlık, diğergâmlık, iyilik, yardım, insan severlik, hoşgörü ve nefsine söz geçirme gibi ahlâkî nitelikler kastedilir. Böylece gerçek yiğitlik, kahramanlık, cesaret ve mertliğin bu ve benzeri niteliklere sahip olmayı gerektirdiği anlatılmak istenir. Bu husus dikkate alındığında sûfîlerin kendilerine özgü hümanizm düşüncelerini fütüvvet kavramı çerçevesinde geliştirdikleri görülür. Sûfîler, temel ahlâkî değerleri ve en önemli fâziletleri fütüvvet kelimesine yükleyerek onu tasavvufun temel kavramlarından biri haline getirmişlerdir. Fütüvvet ehlinin teşkilâtlı dönemde şed (kemer) kuşanmaları, şalvar giymeleri, tuzlu su içmeleri, her sanatın bir pîri olduğuna inanmaları, aralarında örgütlenip disiplin içinde mesleklerini icra etmeleri, birbirlerini kardeş bilerek iki fetâ arasında özel bir kardeşlik kurmaları, “Ali’den başka fetâ, zülfikardan başka kılıç yoktur” deyip Hz. Ali’yi pîr ve baş fetâ tanımaları, son zamanlarda sûfîlikten farklı bir hüviyet göstermelerine sebep olmuştur. Süleyman Uludağ, “Fütüvvet”, TDV İslam Ansiklopedisi, C. 13, İSAM, İstanbul 1996, ss.  259-261.
[8] Fütüvvetnâme de bir tasavvuf kavramı olarak fütüvvet kavramını ele alan eserler ile fütüvvet ve Ahi teşkilâtlarının meslekî yönetmeliği şeklinde kaleme alınmış eserlerin ortak adı olup Arapça, Farsça ve Türkçe pek çok fütüvvetnâme örneği vardır.

© 2020. Bu makalenin/yazının içeriğinin telif hakları yazarına ait olup, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu gereği kaynak gösterilerek yapılacak kısa alıntılar ve yararlanma dışında, hiçbir şekilde önceden izin alınmaksızın kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayımlanamaz ve dağıtılamaz.

Kaynaklar

– Adalıoğlu, Hasan Hüseyin; “Siyasetnâme”, TDV İslam Ansiklopedisi, C. 37, İSAM, İstanbul 2009.
– Emiroğlu, Selim; “Türkçe Manzum Nasihat-Nâmelerin Eğitim Değeri Üzerine Bir İnceleme”, Selçuk Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Doktora Tezi, Konya 2010.
– İlyasaoğlu Mercimek Ahmed, Kabusnâme, (Haz. ve sadeleştiren: Atilla Özkırımlı) C. I – II, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul.
– Koyuncu, Mevlüt; “İlk İslâm Fetihleri Döneminde El-Cezire Bölgesi ve İslâmlaşma Süreci”, http://www.fed.sakarya.edu.tr/arsiv/yayinlenmis_dergiler/2008_1/2008_1_11.pdf, Erişim Tarihi: 20.06.2020
– Kurtuluş, Rıza; “Keykâvus bin İskender”, TDV İslam Ansiklopedisi, C. 25, İSAM, İstanbul 2002.
– Taşağıl, Ahmet; “Me’mûniler”, C. 29, TDV İslam Ansiklopedisi, İSAM, İstanbul 2004.
– Uludağ, Süleyman; “Fütüvvet”, TDV İslam Ansiklopedisi, C. 13, İSAM, İstanbul 1996.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...