Müphemlik Kültürü ve İslam

Bazı kitaplar keşfettiğiniz bir hazine gibidir. Ağırlıklarıyla kütüphanenizde başucu kitapları locasına yerleşmeyi hak ederler. Tanıl Bora’nın çevirisiyle Thomas Bauer‘in “Müphemlik Kültürü ve İslam: Farklı Bir Tarih Okuması” işte o kitaplardandır. Bu kitap etkilediği okur kitlesiyle sesini duyurmayı başarmış, genişleyen yorumlarla adını gündemden düşmekten korumuştur. Öncelikle sindire sindire okumanız gerekir. Sonra eleştirel ve teyakkuz halinde ilerlemeniz… İslam dünyasının geleneksel dönemdeki kültürel çeşitliliği bilinir. Farklılıklardan beslenen çoklu yapısından doğan medeniyet her toplumu etkilemişti. Modern dönemde uzlaşıdan çatışmaya evrilen Müslüman zihnini çözümlüyor bu kitap. İslam kültür tarihine çok önemli katkısının olduğu muhakkak. Bauer, modernizmin şekillendirdiği kültürel kalıplarla kesinliği dayatan zihinle, İslam hukukunun çoğulluğunun toplumsal ilişkilere tezahürlerini metnin içine serpiştirdiği misallerle karşılaştırıyor. Böylece günümüzün patolojisi zihninize nakşediliyor.

Kitap, “çok değil otuz veya kırk yıl öncesine kadar İslam’ın Batı dünyasında iyi bir imgesi vardı.” değerlendirmesi ile başlıyor. Ancak Demir Perdenin çöküşünden sonra İslam’ın düşman ikamesi olarak inşa edilişini ve eskiden hayranlık duyulan İslam’ın günümüzde tehdit olarak algılanma noktasına gelmesini, Batılı bir şarkiyatçıdan beklenmeyen objektif yaklaşımla açıklıyor. İslam dünyasında yüzyıllar boyunca devam edegelen çok anlamlılık ve çoğulculuğun bütün görünümlerini açıklayan yüksek müphemlik hoşgörüsünün yerini mutlak hakikatçiliğe bırakmasının nedenlerini derinlemesine sorguluyor.  “Birçok Batılı yorumcu İslam’ın gerçek yüzünü gördüğüne inanıyor. Oysa aynada gördükleri kendi katkıları sayesinde oluştu.” Tespitiyle de içinde yaşadığı coğrafyanın kendi dışındakilere özellikle İslam’a bakışını cesurca tenkit ediyor. 

Hoşgörünün Bilançosu

Yeryüzündeki tüm dinlerin bilançosu yapılacak olsa özgürlüğün, hoşgörünün öncülüğünü İslam’ın yaptığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Öteki ile yan yana barış içinde yaşamayı başarmış bir kültürden bahsediyoruz. İspanya ve Sicilya’nın karanlık tarihinden biliyoruz, Müslümanların başlarına gelenleri. Oysa buradaki Müslümanlar Hristiyan ve Musevilerle barış içinde bir arada yaşamıştı. Aynı dönemde Paris, Viyana, Londra ve Berlin’de nüfusun bir bölümünün Müslüman veya Yahudi olabileceğini düşünebiliyor musunuz? Yazıya neden olan konuyu Bauer’in bakışıyla ortasından sorarak irdeleyelim. Uzun bir hoşgörüsüzlük geleneğine sahip Hristiyan Batı, ancak yakın tarihten bu yana değişik düşüncelere saygılı toplumlar çıkarabildi. Oysa uzun zamanlar farklılıklarla birlikteliği yaşamayı başarmış Müslüman dünyası herkesin kabul ettiği bir gerçek. Bugün neden artık İslam dünyası her türlü fanatizmin kalesi olarak görülüyor?

Hangi illetlerden dolayı Yunan, İran ve Hint dillerinin çevirisiyle felsefe, astronomi, kimya, tıp ve matematik gibi bilimin farklı disiplinlerinde çığır açan İslam dünyası bugün büyük bir düş kırıklığıyla kapandı. XIX. yüzyıldan günümüze bu sorunla anılan İslam’a müphemlik kavramını merkeze alarak farklı bir okumayla bakıyor Bauer.

Thomas Bauer

Bauer, değerlendirmelerinde İslam’ın altın çağ geçirip izleyen devrelerde duraklayıp çöktüğüne dair bir retoriğe yüz vermiyor. Onun yerine İslam kültürünü kurucu döneminden sonraki haliyle, yani modernlikle karşılaştığında bürünmüş olduğu suretiyle takdim ediyor. Klasik tarih anlatısı yönetimleri olan Emevi, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı gibi kronolojik tarih okuması yerine farklı bir bakış getiriyor. Bauer, Büveyhliler ve erken Abbasi dönemini İslam tarihi açısından kurucu evreler olarak görüyor. Kitabın önem verdiği dönem 900 ila 1500 yıllar arasındaki Eyyubiler, Memluklular, Suriye ve Mısır’ın Arap-İslam kültürüdür.

Müphemlik Tanımı

XIV. yüzyılda Kur’an’ın değişik tefsirleri âlimler tarafından zenginlik sayılırken, günümüz Müslümanları için Kur’an’ın farklı yorumlanması katlanılamaz bir tepki ile karşılanıyor diyen Bauer’e göre müphemlik belirsizlik, bilinmezlik veya muğlaklık değildir. Müphemlik, çoğul anlamlar taşıyabilen bir kavramdır. Bu tanıma uygun olarak dilsel müphemliği iki veya daha fazla anlam atfedilebilecek ifadeler olarak açıklıyor.

Kültürel müphemlik tarifi ise şöyledir: “Eğer bir kavrama, bir eylem biçimine veya bir nesneye uzunca bir süre boyunca aynı anda iki zıt veya birbirinden belirgin biçimde farklılaşan en azından iki rakip anlam atfedilebiliyorsa, eğer bir toplumsal grup, tekil hayat alanlarına dair normlarını ve anlamlandırmaları aynı anda zıt veya birbirinden kuvvetli biçimde farklılaşan söylemlerden devşirebiliyor veya eğer bir grup içerisinde bir olgunun farklı yorumları benimsenebiliyor ve bu yorumların hiçbirisi tek başına geçerlilik iddiasında bulunamıyorsa, orada bir kültürel müphemlik olgusuyla karşı karşıyayız demektir.”

Bu tanımın ardından müphemlik hoşgörüsünü, etik toplumsal anlamdaki hoşgörü ile karıştırmamak gerek diyor. Çünkü hoşgörü farklı görüşler, farklı köken, farklı cinsellik, farklı ahlak, farklı din… Dokunulmazlığını tanıyarak varlığına rıza göstermektir. Daima öteki ile arasında açık seçik bir ayırımı varsayar, bu ise müphem değil kesin bir durumdur.

İslam’da Kültürel Müphemlik Biçimleri

Yazar, bu bölümde İslam kültürünün, kültürel müphemlik görünümlerini sergiliyor. Kıraat çeşitliliği, farklı Kur’an ve hadis yorumları, hukuk okullarının çoğulluğu gibi sahalardan örnekleri sıralıyor bir bir. Klasik biçimiyle İslam, rasyonel yöntemleri büyük ölçüde İslam’ın kaynaklarıyla bağdaştıran İmam Şafi, Eş’ari ve geleneksel duruşundan taviz vermeden Yunan felsefesinin rasyonel yöntemlerini İslam ilahiyatıyla bağdaştıran Gazali gibi isimler, durdukları merkezi noktanın etrafında birbirinin hakkını teslim eden geniş bir yelpazede yön bulmaya çalıştılar ve başardılar diyor ve hukuk alanı ile devam ediyor. “İslam hukuku, kültürel müphemliğin karmaşık bir örneğidir…”

Kıraat İlmi

Kıraat konusunu, Kur’an biliminin okuma tarzlarıyla meşgul olan Şamlı İbn-i Cezeri’nin kitabı üzerinden inceliyor. Çünkü bu eser, alanında varolan malzemeyi derleyişindeki ustalıklı ve müellifin incelmiş yöntem bilinci bakımından benzersiz buluyor.

Kıraat, Kur’an okumayı estetik bir surette yüksek sesle aktarımına eşlik eden bilimsel disiplindir. Yedi kanonik okuma tarzı vardır. Bunlardan en yaygın olanı  Asım’ın Hafş’ı ekolüdür. Bunun yanı sıra üç okuma tarzının daha kanonik olduğu kabul edilir. Bauer, Batılı araştırmacıların Kur’an’ın sözlü geleneğini yani iki Kur’an disiplini olan tecvit ve kıraat ilimlerini yeterince önemsemediğini söylüyor.

Tefsir usulüne ayrıntılı yer verdiği bölümde farklı kıraat okumalarını tefsir usulü üzerinden incelemiş. Aynı yöntemi âlimlerin fikirlerine dayanak gösterdikleri hadisler için de uygulamış. Modernlikte olduğu gibi doğru yanlış gibi kesinlikler üzerinden gitmek yerine, “çoklu ihtimaliyat” teorisiyle değişik yorumların varlığına değinmiş. Bauer’e göre hadis alanı müphemlik kültürünün en somut sahalarından biridir. Ona göre hadislerin mütevatir, sahih, hasen ve zayıf olarak sınıflandırılması kesinlik yerine çoklu ihtimalleri içinde barındırır. Burada bir hatırlatma yapmak isterim. Bauer’in tanımladığı kültürel müphemlikle postmodern dönemde rölativist (göreceli) felsefi yönelim arasındaki ince çizgiyi dikkatli okuduğunuzda fark edebiliyorsunuz.

Yedi değişik okuma tarzı -ağırlıktaki yoruma göre- Arapça’nın farklı lehçelerinin sonucudur. Yazar, bu bölümde İbn-i Cezeri’nin Kur’an okuma tarzları üzerine bir üretici teori geliştirdiğini belirterek herhangi bir anlam değişikliğine yol açmayan ünlü işaretlerin ikamesi veya ses düşmesi bir sessiz harfin veya uzun sesli işaretinin ikamesi gibi etkenler üzerinden açıklıyor. Ve bu okuma tarzıyla alakalı şu değerlendirmeyi yapıyor. “Bu çeşitlilik, metnin hakikatine halel getirmez… Her ne kadar lafız farklı olsa da, anlam aynı kalır” 

Ona göre müphemlik burada tanrısal bir rahmettir. Çünkü Kur’an’ın anlatım biçimi genellikle müphemdir. Vahyin ilk dönemlerinde sözlü anlatım Kureyş lehçesi ile yapılıyordu. Hicretten sonra Medine lehçesinin Mekke lehçesinden farklı olması, yeni Müslüman olmuş kabilelerin de kendilerine özgü lehçe farklılıklarının eklenmesi, Kur’an okumada farklılıklar doğurdu. Bu farklı okumalar, müsamahalı bir ortamı zorunlu hale getirdi.

Tanrı Çokanlamlı Konuşur mu?

Klasik âlimlerin Kur’an metninin kitap ve sünnetten bir delile dayanan bol çeşitlemeli anlam çoğulluğuna sahip olmasını bir rahmet olarak değerlendirmelerinin iki temel sonucu vardı. Çeşitli yorumlar insanlar için kolaylık sağlarken diğer yandan kutsal metinle meşgul olmak için itici bir motivasyondu.

İbn-i Cezeri: Kur’an, asla dibini bulamayacağınız ve hiçbir kıyıda sona ermeyecek genişlikte muazzam bir deryadır, diyordu. Kur’an’ın anlam bereketi tükenmezdir. Her kuşak Kur’an’da önceki kuşakların bilmediği yeni şeyler keşfedecek, yine de gelecek kuşaklara daha keşfedecek birçok şey kalacaktır.

İslam’ın İlahiyatlaşması

İslam’ın Hristiyanlık gibi ilahiyatlaşarak katılaştığını söyleyen Bauer, ilahiyat ve hukuk kavramlarını karşılaştırıyor. Modernist dile teslim olan ilahiyatın, modernizm gibi sekterleşerek tek yorumculuğu savunduğunu, kesin bilmenin ilahiyatın alanı, hipotetik bilmenin ise hukukçuların, dil bilimcilerin, tarihçilerin ve filologların alanı olduğunu söylüyor. İslam dünyasında hiçbir rejimin Kur’an’ın yetkili bir çevirisini yukardan aşağı dayatmayı başaramamış olmasını, dinin politikaya alet edilemeyişini orta sınıfların küçümsenmeyecek başarısında buluyor. Kur’an’ın orijinal metninin “Arapça özgün metninde ısrar edilmesi sayesinde, metnin estetiğinin ve müphemliğinin korunması, bu bakımdan özgürleştirici bir edimdi… Çeviriler yapılırken İslam âlimleri hiçbir zaman halkı kutsal kitaptan mahrum tutmadılar.” Değerlendirmesinden ne kadar nesnel olduğunu çıkarabiliriz.

İslam’ın İslamileştirilmesi

Bölüm, detaylı örnekler ve kıyaslar ile zihninizi sarsıyor. İslam’ın bile İslamileştirilme çabasını kökten kopuşun, müphemlikten uzaklaşmanın işareti olarak değerlendiriyor. Dinden azade konuların olup olmayacağı meselesini, dini ve dünyevi mevzuların İslam kültürü ile kilise hegemonyasının farklı alanlar üzerindeki yansımalarını karşılaştırıyor. İslam hukukunu sadece dinsel hukuk olarak tanımlamanın doğru olmadığını söyleyen yazar: Klasik İslam dünyasında bir hâkim gündelik pratiği de dikkate alarak bir meseleye dair farklı kanaatleri yan yana koyarak, doğru olanı bunların arasından seçerek verilen kararlarla cari hukuk vücut bulmuştur diyor.

Mezhep imamlarının farklı yorumlarını, hatta öğrencilerin hocalarından farklı içtihatlarda bulunmalarını özellikle vurguluyor. Halife Mansur’un İmam Malik’in Muvatta’sını tek geçerli hukuk kitabı olmasını istemesi karşısında itirazı önemsiyor. İmam Malik’i “mezhebini devletin tek hukuksal kaynağı olmasına izin vermedi” diyerek övüyor. İmam Şafii’nin, benim görüşüm yanlış olması muhtemel doğrudur, sözünün doğruya giden çoğul anlamları işaret ettiğini de ekleyelim. Derslerinde ve ilim meclislerinde farklı görüşlere söz hakkı veren İmam-ı Azam’ın ‘bizim kanaatimiz ve ulaşabildiğimiz en güzel görüş budur. Bundan daha iyisini bulan olursa şüphe yok ki doğru olan onun görüşüdür, diyen hakikat karşısında engin tevazu sergileyen duruşunu da burada zikredelim.

Şafiliğin baskın olduğu Suriye’den gelen bir tüccarın Tunus’ta maliki ticaret hukukuna göre muamele görmeyeceği örneği manidar bu anlamda.  “Hukuksal çoğulculuk Eyyubiler ve Memluklar tarafından gurur duyulan bir gerçekti. Bu anlayış kendisini mimaride de gösterdi. Medreselerdeki dört eyvandan her biri, bir hukuk okulunu temsil ediyordu.” Batılılar bunun hakkını teslim etmek bir yana farkına bile varmadılar eleştirisini yapması çok önemli.

Yabancının Müphemliği

Bauer, sosyolog Zygmunt Bauman’ın yabancılar hakkındaki görüşlerine yer verirken modernliğin zihniyetinde taşıdığı anlamı sorguluyor. Bauman’a göre “yabancı uyumsuz kişiliktir. Bu sebepten modernliğin ölümcül zehridir. Modern ulus-devlet tekbiçimcilik talep eder. Yabancıları damgalar…” Bauer ise İslam kültürünün özünde yabancı, düşman olarak zuhur etmedikçe öteki kategorisine yer yoktur diyor.

Bauman: Modernleşme kültürel bir haçlı seferiydi. Değerlerdeki ve hayat tarzındaki, adetlerdeki ve dildeki, kanaatler ve kamusal davranıştaki farklılıkların kökünü kurutmaya dönük kudretli ve merhametsiz bir basınçtı. Ve yazar, Bauman’ın bahsettiği basıncın I. Dünya savaşı öncesinde İslam dünyasında hiç olmadığını anımsatarak şu empatik cümleyi kuruyor. “Burada yabancı olmak, daima kendini yabancı hissedenin bakış açısından düşünülmüştür.”

İslam’ın Fethettiği Topraklardaki Yönetim Anlayışı

Misyonerleri eleştiren Bauer, İslam’ın fethettikleri topraklarda dinlerini dayatmayı amaçlamadıklarını Afrika ve Endonezya örnekleriyle açıklıyor. İslam’ın zaman içinde ayağını bastığı yerlerde, mevcut kültürlerle sıkı bir simbiyoz geliştirdiğini, Arapların ellerindeki bilgileri tekel konumunu elde etmek için kullanmadığını Hintlilerle ve Çinlilerle paylaştığını ifade ediyor. İspanyolların ve Portekizlilerin eriştikleri ülkelerde yerli halkı boyunduruk altına almak için yaptıkları katliamları belirtirken Müslüman denizcilerin hiç buna benzer şeyler yapmadılar karşılaştırması takdire şayan. Müslüman Arap tüccarların bu ahlakı sayesinde uzak Asya’da insanların gönüllü olarak İslam’a girmelerinin nedeni bu olsa gerek. Arap İslam dünyasında Yahudilerin sağlam hukuki temele dayanan bir ilişkisi varken Batı Hıristiyan dünyasında dışlanıyor saldırılara uğruyorlardı.

Batılı bakışta günah keçisi ilan edilen İslamî ortodoksi, bugün her özgür zihni boğmuş, din alimleri akıl düşmanı, fıkıh doktrini ile insanlara baskı uygulamış, akılcılıkla mücadele etmiş ve felsefeyi öldürmüş… ithamı ile karşı karşıya. Oysa tüm bunların doğru olmadığını, İslam’da örgütlü ruhban sınıfı bulunmadığını, felsefe ve doğa bilimlerinin baskı altında kalmadığını, hiç kimsenin imalı bir vurguyla engizisyona çıkarılmadığını örneklerle anlatıyor.

İslam’ın biçimlenme dönemi kesinlikler dünyası değil, muhtemellikler dünyasıydı. Toplumsal açıdan tayin edici olanlar ilahiyatçılar değil hukukçulardı. Yani ilahiyatçılar kesinlikleri hukukçular ise nadiren kesinlik iddiasında bulunurken müphemlikler dünyasını ehlileştirip yaşanabilir kılmakla sınırlardı, sonucuna varıyor.

Müphemlik kültürü üzerinden mutezile eleştirisi ise dikkat çekici. “Liberal reformist Müslümanlar, İslam’ın modernleşmesinde mutezileyi örnek gösteriyorlar. Oysa mutezile iliklerine kadar radikal ve hoşgörüsüzdü” diyor. Delil olarak da mutezilenin hakikat fanatizmini temsil ettiğini ve üç Abbasi halifesinin yönetim süreci boyunca öğretilerinin bir devlet doktrini olarak benimsenmesi için insanları engizisyon yöntemiyle zindanlara attırmasını gösteriyor.

Yazar ağırlıklı olarak Arap İslam dönemini anlatırken Osmanlı’ya da vurgu yapmış. “İslam içi çoğulculuk ve gerek gayrimüslimlere dönük dini çoğulculuk, Osmanlı İmparatorluğu’nun karakteristik özelliklerindendi. Hukuk, felsefe ve sufilik, İslam’ın çok farklı ve daima kendi içinde de çoğul yorumlarını sunuyorlardı… Çok anlamlılığa hoşgörü Avrupa’da çoktan sona ermişken İslam dünyasında kesintisiz devam etmekteydi. Ayrıca İslam’ın orta çağından bahsedilemez…

Batının İkiyüzlü Demokrasi Yaklaşımı

Bauer, Batıyı demokrasi üzerinden eleştiriyor. Batı demokrasisinin kazanımlarını doğrudan aydınlanmaya dayandırmayı, İslam dünyasındaki bütün olumsuzlukları da aydınlanma olmayışına bağlayan yaklaşımın doğru olmadığını vurguluyor. Ona göre “bugün haklı olarak Batının gurur duyduğu hoşgörü, aydınlanmanın doğrudan sonucu değildir. Hoşgörüyü rehin alan güçlerle uzun ve kanlı bir mücadelenin ürünüdür. İslam dünyası, Batının dünyayı her şeyi kapsayan tek bir teoriyle açıklamanın mümkün olabileceği evrenselleştirme iddiasıyla karşılaşınca eski müphemlik hoşgörüsünü ve çoğulculuğunu kaybetti.” Bunun sebebini de batı hegemonyasında buluyor. Britanyalı ve Fransızların Arap dünyasını manasız sınırlara parçalayıp seçkin azınlıkların yönettiği yeni devletler kurmasını da müphemliği tahrip ettiği için eleştiriyor. Çünkü bu bölünmeler yeni çıkan yerel diktatörlerin iktidarda kalabilmek için bütün varlıklarıyla batılı güçlere sırtlarını dayamasına ve Batılı seküler milliyetçilik ideolojilerini tercih etmesine sebep olduğunu söylüyor.

Birçok İslam ülkesinin batılı askeri birliklerin işgali altında olmasını Filistin’in İsrail tarafından işgal edilip sömürgeleştirmesini ve Batının buna müsamaha göstererek sessiz kalışını tenkit ediyor. Batının ağzına “İslam” sözünü alan her yakın Doğulu politikacıyı İslamcılık ile damgalamasını, çarpıtılmış İslam imgesi ile canavar İslamcılık korkusu üreterek otomatikman Batı düşmanı saymasını kasıtlı buluyor. Batının yakın Doğuda serbest seçim istemediğini Çünkü İslamcı partilerin kazanmasını kabullenemediği için yaptırımlar ve boykotlarla ve hatta askeri müdahalelerle karşılık vermesini iki yüzlülükle açıklıyor.

Bauer’e göre “Avrupa kültürünün, müphemlik hoşgörüsü alanında ileri sürebileceği fazla başarısı bulunmuyor. Bunun istisna alanı sanat ve müziktir. Toplumsal alanda ise en büyük kazanımı nice kurbanlar ve katliamlar neticesinde bir yöntem olarak demokrasinin tercih edilmesidir. Ancak Batı dünyasının insanlarının zihniyetinde hoşgörü kökleşmiş değildir. Bundan dolayı Batı dünyasını hala açıkça müphemliğe hoşgörülü olarak tanımlayamayız. Doğuda insanların yüzyıllar boyu barış içinde bir arada yaşamayı başarması müphemlik kültürüne sahip olmasındandır. Demokrasiyi ihtiyaç hissetmemesi ve ilgi duymaması bununla ilintilidir. Batı ise yüzyıllar boyu ulaşamadığı müphemlik hoşgörüsüne demokrasi simidine sarılarak sahip oldu. Bugünün İslam coğrafyası Batının en önemli çıkar alanı içerisindedir. İslam dünyasının demokratikleşmesi için Batılı güçlerin katkısı gerekir. Oysa müphemlik korkusu, hakikat takıntısı ve evrenselleştirme hırsı üçlüsünü bir kenara bırakmadan İslam dünyası ile ilişkisini sağlıklı kuramaz.”

Konuya hâkim olmak için konusuna iyi çalışan yazar, kapsamlı, zengin çeşitlilikle gerçekten farklı bir tarih okuması ile karşımıza çıkmış. Kitap bittiğinde en kritik soruyu sorarak hayıflanıyorsunuz. Böyle zengin hoşgörüye sahip bir mirasın üzerinde oturduğu halde birbirlerine etnik, mezhepsel, siyasal ve ideolojik kimlikler üzerinden ölümcül düşman olmuş İslam dünyası, ne zaman ve nasıl mütevazı, hoşgörülü, kuşatıcı ve uzlaştırıcı karakterine dönecek?  Gelecekte bunu başarabileceğine dair bir umut var mı?

Kerim ALPTEKİN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...