Mutsuz Çocuklar

Prag’da gezerken bir caddede Kafka’ya rastladım. Başı aşağıda yürüyordu. Arkasından seslendim:

“Nasılsın?”

Döndü, o hüzün dolu bakışıyla gülümsedi ve şöyle dedi:

“Ah, nasıl olayım… Başımı omzunuza koyup ağlayabilirim.”

İçini çekti ve yürüdü, gitti.”[1]

Yukarıdaki satırların yazarı Willy Haas’dır. O da Kafka gibi Prag’lı bir Yahudidir. Prag’lı meşhur edebiyatçılardan Kafka, onun eserlerini yanmaktan kurtaran arkadaşı Max BrodFranz WerfelHaas’ın gençlik arkadaşlarıdır. Willy Haas önce film eleştirileri yazmış sonra da Berlin’de Ernst Rohowolt’la birlikte, bizim Esad Bey’in de makaleler yazdığı meşhur “Edebiyat Dünyası” gazetesini çıkarmaya başlamıştır. 1957 yılında yayınladığı hatıralarında, Kafka gibi o dönemin daha meşhur olmamış yazarlarını, onların hüzünlerini, aşklarını çok akıcı bir şekilde kalem almıştır.

1900’lü yılların Paris’i, Prag’ı, Viyana’sı, Berlin’i operaların, balelerin, tıklım tıklım dolan sinema ve müzikli kahvelerin şehirlerdir. Bütün bu kültürel eğlenceler ve zenginleşmeye rağmen, insanlarda da bir bıkkınlık, bezginlik ve mutsuzluk vardır. Stefan Zweig“Dünün Dünyası isimli hatıralarında o mutsuz insanları ve bıkkın gençleri anlatır:

 

Aslında Sigmund Freud’un Viyana’daki muayenehanesinde tedavi ettiği, babalarına kin besleyen gençler de aynı gençlerdir. Bu gençlerin aile ilişkilerinin yanında aşkları da kötüdür. Kafka’nın “Koca denizin dibindeki minik taşı sever gibi sevdiği Milena’nın bile aşk konusunda kafası karışıktır. Willy Haas aynı kitabında, 1939 yılında Prag’da tekrar Milena ile karşılaşmasını da anlatır:

Almanların Prag’a saldırısının bir kaç hafta öncesiydi. Belvedere’de bir bankın üzerinde yanyana oturduk. Biraz geçmişten konuştuk. Birden döndü ve bana şöyle sordu:

“Beni gerçekten sevmiş miydin?

“Tabii ki Milena, dedim. Bunu sen de biliyordun.”

“Peki biz niye kavuşamadık?”

Bu sorudan sonra bir süre sustu ve sonra gitmek için ayağa kalktı.

“Yarın yine buluşalım mı,” diye sordum.

“Öğleden sonra sana gelirim,” dedi.

Ertesi gün gelmedi ama bir haberci gönderdi. Haberci bana bir pusula ile birlikte bir paket bırakıp gitti. Pusulada Milena, gelemediği için benden özür diliyor ve paketin içindekileri bana hediye ettiğini yazıyordu.

Paketi açtım. Kafka’nın ona yazdığı aşk mektuplarıydı. Bu mektuplardaki aşktan haberim vardı. Ona söylemesem de Kafka’nın ölümünden bunca yıl geçmesine rağmen o mektupların içeriğini çok merak ettiğimi de biliyordu. Paketteki mektuplardan iki tanesini okudum ve mektupları tekrar paketin içine attım. Bir süre kendime gelemedim. Sanki kızgın bir demiri çıplak elimle tutmuş gibi olmuştum. Cümlelere sinmiş ikilem, nefret, aşk, yakarış, lanetlenme gibi sözcükler bir yay gibi beni kendine çekmiş ve  tirim tirim titretmişti. Bir başka insanın bu kadar derin sırlarına vakıf olmak benim için biraz fazlaydı. Paketi tekrar üzerindeki iple sıkıca bağladım ve gerçekten de o pakete sekiz yıl boyu hiç elimi sürmedim. 1947 yılında Kafka’nın arkadaşı Max Brod benden rica edince mektupların hepsini okudum, redakte ettim ve yayınlanması için New York’daki Schocken Yayınevi’ne verdim.”[2]

Kırık aşklar, kırık hayatlar, kırık dostluklar ve kırık bir nesil…

O dönemdeki bu kırık neslin çoğu Kafka gibi küskün, öfkeli ve veremdi. Bu neslin bir kısmı Nazi teröründe, bir kısmı da İkinci Dünya Savaşı’nın kızgın ateşinde kayboldu gitti. Milena Jesenska da 1939 yılında Gestapo tarafından tutuklandı ve 17 Mayıs 1944 yılında Reavensbrück toplama kampında dalağını, böbreklerini, hatta o kırık yüreğini yitirerek acılar içinde öldü.

Almanların en önemli felsefecilerinden Wilhelm Schmid“Mutsuz Olmak” isimli kitabında şöyle yazar:

“Mutsuz insan, modern bir vebaya yakalanmış demektir, insanlar ondan uzak dururlar ve ona bir cüzzamlı gibi davranırlar.”

Mutsuz insan mı toplumu iter, yoksa toplum mu mutsuz insanı iter, sorusu ilginç bir sorudur ve belki de hep cevapsız kalmaya mahkûmdur. Ama mutsuzlukların özellikle gençler arasında bir veba gibi yayıldığını çok acı bir şekilde görebiliyoruz. Yalnız, herkesten ve her şeyden kopuk çocuklar, gençler… Bizim ama bizim olmayan çocuklar. Aşkların, ilişkilerin varlığı ile yokluğu belli olmayan bir aleme emanet ettiğimiz ve o alemin içinde kendisinde olmayanı, hatta varlığı varla, yok arası olanı arayan tecrübesiz, taze beyinler…

Her şey yeniden bir bilmeceye dönmüş durumda. El yordamı, hatta parmak yordamı ile aranan ve karanlıkların arkasında belli belirsiz yaşayan dostlar(!), yaşanan dostluklar, mutsuzluk ve yalnızlıktan başka ne verebilir insana?  Zaman yolculuğunda mekânı yitirmek ve hiç geriye dönememek ne acıdır! Hatta zamanın farkında olamamak!

Zamansızlığı, mekânsızlığı yaşayan gençler birer Bazarov olup hiçliği haykırmasınlar da neyi haykırsınlar? Anadan sonra insanı sarıp sarmalayan, kuşatan dil işaretlere dönüşmedi mi? Gülüşler üç çizgiye sığdırılmadı mı? Hele o tersine parantezli öpücükler… Öpülmeyen yanakların soğukluğunu kim ısıtabilir?  Belki de ekranların arkasında yavrularını yitiren milyonlarca ana şöyle haykırıyordur:

“Yavrucuğum, gel göğsümde ağla biraz, gözyaşlarını avuçlarıma akıt,” nasıl diyeceğim ben sana? Nasıl koklayacağım ben seni, bu rengi, kokusu, tadı kalmayan alemde ha? Senin aleminde çocuğum, senin aleminde ben niye yokum ha, ben niye yokum?”

Anasız âlem! Ne yaman âlemsin sen böyle!

Hangi internet programı bu çığlığa hangi çizgiler veya sembollerle cevap verecek acaba?

Anaların olmadığı bir aleme terkettik çocuklarımızı. Viyana’nın, Prag’ın arka sokaklarında küskün, kırgın, veremli Kafka’lar nasıl dönüştüler, böcek böcek öldülerse biz de çocuklarımızı öyle dönüştürdük. Şehir be şehir, köy be köy yurdumuzu hüzünlü Kafka’larla doldurduk. Ama acılarını, “Dava”sını anlatamayan Kafka’larla…

Bir yokluktan bir yokluğa el sallayan, içinden yokluğa çığlık atan çocuklar mutsuz olmasın da kim mutsuz olsun? Mutsuzluk artık yüreklerimizde değildir, parmaklarımızın ucundadır. Her parmak basış, bizi ve çocuklarımızı bir basamak daha aşağıya düşürecektir ve biz çizgilerle korkularımızı ifade edemeden yalancı öpücüklere kanıp daha da mutsuz olacağız.

[1] Willy Haas, Hatıralar, s.33, Fişer Verlag, Frankfurt 1983

[2] Aynı yer, s 37-38

Orhan ARAS

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir