Ölü Ozanlar Derneği

Fikirlerime Özgürlük Tanıyan Kaptanıma

Çorum İlahiyat Fakültesi’ne gelen her öğrencinin adını duyduğu ve bir süre sonra okuyup filmini seyrettiği Ölü Ozanlar Derneği, N. H. Kleinbaum’un romanı. Bu romanda bankacı eğitim metodu ile özgürleştirici eğitim metotlarının akıcı bir dil ile müzakeresi yapılıyor. İlahiyat fakültesinde ezber ve aynen aktarım üzerine kurulan bir eğitim sistemi söz konusu. Böyle bir okulda dersimize bir hoca geldi, ilginç bir adamdı. Niye mi, İlahiyat fakültesindesiniz ve merhaba diyerek sınıfa biri giriyor, ismini söylemeden, kendini, dersini tanıtmadan havadan sudan konuşuyor, hele bir ara masanın üzerine bağdaş kurup oturması yok mu, hâlâ tebessüm ederim her hatırladığımda.

Perişan bir hoca ve kaos içinde kozmos arayışı

Spor giyinir, resmi yani takım elbise ve kravatlı kaç kere gördüm diye kendime sorduğumda, hatırlayamadım işin doğrusu. Hocamın hocası varmış, “Perişan” lakaplı, eşi son derece düzgün giydirir, ütülü gömlek, kravat ile gönderirmiş fakülteye, ama hoca bir iki ders sonrasında tekrar eski haline dönermiş, bizim hoca rahat, çünkü spor giyiniyor, ama daima dağınıklık. Sürekli sorular soruyor, sizin cevabınıza karşı soruyla devam ediyor ve bu bazen bıkkınlık derecesine ulaşıyor ama nihayetinde nesnelerin farklı görülmesi, gördüğünün bulunduğu yer ile alakasını, diğerlerinin aynı kişi ya da yeri farklı görmesini “giriş” yaptığımızı epey sonra anladık işin doğrusu. 

Sınıfa girdiğinde yan yana oturmamızı istemezdi, yalnız  oturun hayatta daima yanınızda birisi bulunmayacak, yalnız kalmayı öğrenip müstakil bireyler olmamızı söylerdi, seçkin zekâlarla tanıştıran insanlık biriminden “müstağni olmadan müstakil yani özgür ve özgüvenli birey” olmak için bu şarttı Ona göre.

Sonra kitap isimleri yazardı tahtaya; birisi de Ölü Ozanlar Derneği, okuyanların film seyredilmesi sonrasında müzakereye katılacağını en sonunda sadece film seyredenlerin izleminin alındığı bir fakülte düşünün  ve bu hocanın sıranın üstüne bağdaş kurup oturduğunu diğer ilahiyat öğretim üyelerinin bütün tepkilerine rağmen buna devam etmesini, en arkadaki öğrencinin sıranın üstüne çıkmasını isteyen bir öğretim üyesiyle karşılaşmak sonra bir gün son sınıfta bir öğrencinin yahu hoca, daha doğrusu kaptan, Mr. Keating’i taklit ediyor deyince, günaaaydıııınn diyerek gülmesi…

Sen hiç derste sıranın üstüne çıkabildin mi?

İşte fakültede bize unutulmayacak şeyler hissettiren bu film, senin oturduğun yerden kalkmanı istiyor, nesneye neden sürekli aynı yerden bakıyorsun? Neden en çok gidilmiş olan yolu tercih ediyorsun? Bizi hayatta tutan şey nedir? bu sorularla birlikte en son şunu soruyoruz kendimize; yaşarken neleri kaçıyoruz?

’Topla gül goncalarını toplayabilirken,

Zaman akıp gidiyor:

Aynı çiçek sana bugün gülümserken

Yarın solup gidiyor.’’

Alıştığımız şeyler bize hayatın içinde sürüklenirken normalmiş gibi geliyor. Her gün güneşin doğması ezberlediğimiz ve kıymetini bilemediğimiz bir olaymış  gibi gelir. Halbuki ne haddimize, güneşin doğuşunu garantiliyoruz ve ona bir görevmiş gibi tayin ediyoruz. Ve bir gün küçük kıyamet olacak ve ben güneşi göremeyeceğim, o zaman bu garantici tavır ve alışkanlık haline gelen ama sebep ve sonuç arasındaki ilişkiyi zorunlu gibi görmeme neden olan ne? Dünyadaki hiçbir varlık bu olaya aynı tepkiyi vermiyor, peki biz neden böyleyiz güneşin doğması bize neden sadece iş vaktimizi hatırlatıyor?

“Tanrım bana bir çiçeğe bakmak için yavaşlamayı öğret”

 Şöyle diyordu eski bir Hitit yazısında:

‘’Tanrım bana bir çiçeğe bakmak için yavaşlamayı öğret’’

Hitit önemli, üniversitemin adı, kadim Anadolu medeniyetinin merkezi, ilçem Sungurlu’nun bir nahiyesinde Boğazkale’de.

Dışarıdan dayatılan şeylerle mi yoksa kendi isteklerimizle mi yaşıyoruz bu hayatı,  Ölü Ozanlar Derneği bunu tüm gerçekliğiyle bize sunuyor. Çevresi tarafından ünlü, disiplinli, mükemmeliyetçi ve katı kurallarıyla bilinen Özel Welton Akademisi’nde bulunan yedi gencin  sıradan yaşamlarını, ailelerinin kendileri için karar verdikleri mesleği yapacak eğitim birimini kazandıracak okul hayatlarını anlatıyor. Kendi isteklerinin peşinde olmalarını planlı ve ezbere bir hayat başarılı olmak zorunda hissettikleri bir okulda kendilerini bulabilme yollarını anlatan bu eser ‘carpe diem’ yani ‘anı yaşa ya da yaşadığın günü kavra’ sözünü esas alan edebiyat öğretmeni John Keating’in okula gelmesi ile değişir. İslam felsefesi alanında çalışan herkes bilir ki, bunun karşılığı ‘ibnül vakt’tir, yani anın gereğini yapma, zamanın çocuğu olmak, günün hakkını verebilmek.

Ailelerin fikirlerini isteklerini yaşayan gençler, maddi ihtiyaçları karşılanınca her şeyin halledildiğini zanneden bu sığ anlayışa mahkum edilir. Disiplin, gelecek, mükemmel olmak, hırs…. Hissedemedikleri sadece tek bir şey vardır bunca kavramın arasında; özgürlük, ya da kendin olmak seçeneği.. Sevgi var, ama bu ailelerin olmak istedikleri ya da başarmak istemeyip başaramadıklarını çocuğuna yüklemek şeklinde beliren bir saygı altında ezilen bir duygusallık.

“Kendini Bil”mek

Aileler ve okul yöneticileri buna odaklanmışlar ama bir öğretmen gelir, ora mezunudur ve durumun vahametinin de farkındadır,  eğitimde sıra dışı metotlar kullanarak öğrencilerine daha doğrusu yoldaşlarına her birinin biricik olduklarını, yeteneklerini keşfetmeleri gerektiğini yani “kendini bil” ilkesinin pratiğe nasıl geçirileceğini şiirin gücüyle gösterir, daha doğrusu beraber yol alırlar ve yaşarlar. 

Gençlerin her birinin özgün olduklarını ve farklı olan rağbet görülmese bile fikirlerinin önemli olduğunu gençlere hatırlatmak ister. Kendilerini kendilerine göstererek onları ilk kez kendi aynalarıyla karşılaştırır.

Özellikle film de  öğrenci- öğretmen ilişkisinde kimlik duygusunun gelişmesi açısından da bir yönlendirme vardır, öğretmenin görevi öğrencisini kendi kimliğine benzetmek değildir, öğrencinin kendi öz kimliğini bulmasına yardımcı olmaktır. Bilgi bir besin değildir, ezberle ve zamanı geldiğinde aktar. Belli bir kalıba sokmaya çalıştığımız sınavlar, aynı tarzda ve aynı düşüncede insanlar yetiştirmek.

Uğruna hayatta kaldığımız şeyler nedir? Hayatı sürdürmek için gerekli olan şeyler; matematik, tıp, hukuk… bizim için yeterli midir? Derinlemesine yaşadığımızı hissettiren ve ruhumuzun beslenmesi için tutunduğumuz şeyler, edebiyat, müzik, şiir, felsefe…

Benim dizelerim neler?

Bu kavramlar hayatımızda tam olarak ne kadar yer tutuyor? Herkesin bir fikri varken, güçlülerin mizansenleri devam ederken siz de birkaç dize katkı yapabilirsiniz: sizin dizeniz ne olacak?

Hayatta var olmakla yaşamak arasında ince bir çizgi vardır. Pek az kişi yaşar kendi fikirlerini önemsemeyen ve bunları gerçekleştiremeyen kişiler hayata gömülürler, bu sadece hissetmeden zamanda vakit geçirmek olur. Filmde By Keating’in yapmak istediği şey tam olarak buydu kendi içlerine doğru yürümeleri, başkalarının adımları ile değil kendi ayaklarıyla yolculuk yapabilmeleriydi, burada “dünyanın seçkin zekalarıyla yolda/ş” olup, onların dizelerini okumak ve “daima yaşayan Ölü Ozanlar”ın seslerini duymak önemli. Hayata onların rehberliğinde hazırlanmak, kendini, yeteneklerini bilip, evreni anlamlandırmak.

Kaptan, pardon hoca-öğretmen, eğitim sisteminin ezberci kalıplaşmış sistemini uygulayan  öğretmenlerin realist bir dünya bakışlarını ve iletişim içindeki iletişimsizliği yıkmak ister. Eğitim denilen herkesi belli bir kalıba sokmak, aynı tip aynı düşüncede tarzında insanlar yetiştirmek mi? Felsefe tarihi veya şiir tarihi değil öğrenilecek olan, felsefe yapmak veya fikirleri dizelere dökmek değil mi önemli olan! Bu arada öğrencilerinin zihin dünyalarını sığlaştıran, alanlarını daraltan hocalarıma ne deyim bilemedim!, ben öyle olmayacağım, derdim; başladım öğretmenliğe, olmuyorum.

“Ama Neil Öldü, hocam!”

Evet, bu önemli, en sonunda iyi hoş, bunları hayata geçirmek de önemli, ama Neil öldü hocam deyince, Kaptan’ın durup kaldığı ve bir süre sonrada hiçbir şey demeden sınıftan gittiği an, gözümün önünden hiç gitmiyor. Ne oldu, ne dedim ben şimdi diye arkadaşlarıma bakmıştım. Sonra ufacık şirin bahçedeki kamelyada buldum hocayı, soda içiyordu,sessiz bir şekilde, oturdum yanına.

“Ama hocam, hazır olmadığın anda verilen bilgi  de istediğimiz sonucu elde etmeyebiliriz. Bey Keating, Neil’in babasıyla konuşmasını istiyor, amabaskı altında kaldığı içinde konuşamıyor daha doğrusu kendini  ifade etmekte zorlanıyor. Özellikle burada öğretmenin konumu sorunlu değil mi diye soruyu genişlettim. Çünkü By Keating öğretmen arkadaşıyla konuşurken  şunu ifade ediyor ‘artist olmaları için değil, özgür düşünceli olmaları için cesaretlendiriyorum onları’ kendisi gibi düşünmeyen arkadaşıyla iletişim kurarak ortak bir şeyler hissedebiliyorlar. Farklı düşünceler konuşulurken yansıtılan iletişim filmin burasında çok iyi yansıtılmış, belki böyle karşılıklı bir konuşma olmayan yerde bir şeyler tıkanır. “

Kemiği boğaza kaçırmamak

Kaptan sessizce dinliyor, bende hızımı alamadım devam ettim: “Evet, öğretmeni burada eleştirirken aile sorumluluğunu göz ardı ediyoruz çünkü Neil’in en son konuşmasında annesi oğlunun zaten ruhen öldüğünün zaten farkındaydı, fiziksel öldürmesi ise yalnız öğretmenine yüklemek tamamen ailenin bir gencin yetişmesinde geleceğine yön vermesindeki etkisini yok saymış oluruz.”

Bu çocuklar zaten meslek seçimi yapacağı zaman geldiği için zaten cesaretli olmaları gerekiyor ancak aileleri tarafından sindirildikleri için, ruhen ölmesine göz yuman zaten aileler. Burada Neil’in ölmesi hepimizin konuşmakta zorlandığı bir konu ancak buraya odaklanırken film de kazanılan çocukları, cesaretlenmeleri, kendini ifade edebilmeleri, kendini keşfettiklerini unutmamak gerekir.

Hoca dinlemeye devam ediyor, bende anlatmaya: Burada Bay Keating dikkat etmesi gereken şey ise onlara bir dengeyi verebilmektir, zaten filmde de şöyle ifade ediyor matematik, hukuk, tıp bunlar hayatımızda gerekli olan şeylerdir,  ancak uğruna hayatımızı feda edebildiğimiz şeyler değildir. Aşırılığa kaçmamak, farklı düşünürken kendini belirli bir kalıba sokmamak, filmin sonu dengenin kırılmasıyla olay farklı bir yöne kayıyor. Hayatta ki eğitimi tek başına öğretmene yüklemek haksızlık olur,  aileyi de önemseyerek iki taraflı bir eğitimi konuşmamız doğru olur.

Bize öğretilenin dışında başka bir dünya mümkündür?  Bay Keating in burada ‘anı yaşa’ derken aşıladığı şey budur, rast gele yaşamaktan daha çok günü yakalamak ve o günün bilincinde  olarak hayatı anlamaya çalışmamızı istiyor, gözden kaçırmamız gereken şey hayatı iliklerine kadar yaşarken kemiğini boğazına kaçırmamak.

Hoca, “soda içer misin?”, katkıların önemli, benim hazmedebilmek için bir soda daha içmem gerek diye devam etti.

(Ve ben mezun oldum, ertesi yıl, Ölü Ozanlar Derneği müzakeresinde, “Ama Neil Öldü” diye ayrı bir bölüm açarak müzakereye devam edildiğini duyunca iki soda içmek yeterli olur mu acaba diye sordum kendime.          

Esra KIRÇİÇEK                                                                          

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir