Phyllis ve Rosamand Gizil Bir Başkaldırı Mıdır?

İlk yazılı ürünlerini 1900’lerin başında vermeye başlayan Virginia Woolf’un sağlığında yayınlanan tek öykü kitabı olan “Pazartesi ya da Salı”yı okumaya başlarken daha ilk öyküsünde bu öykülerin tek tek değerlendirilmesi gerektiği hissine kapıldım.

Woolf demek biraz da “bilinç akışı” tekniği demek yazarlık serüveninde. Yazarın bu kitabındaki öykülerinde de bu tekniğin adım sesleri işitilir.

Karakter incelemesi, varolma anları, kadının toplumsal hayattaki yeri, deneyimsel gözlemler daha ilk hikâyede göze çarpar. Bu bağlamda monologlar, iç monologlar altı çizilesi mesajlar barındırır. Bu monolog ve iç monologlar ile o dönem kadınlarının bastırdığı, dile getirmeye çekindiği gerçeklerle yüzleştirir okuru. Hemcinslerinin sesi olur bir bakıma.

Yazarın ilk öyküsü olduğu düşünülen, “Pazartesi ya da Salı” adlı kitabının da ilk öyküsü olan “Phyllis ve Rosamand”da bu iki kız kardeş bir bakıma gizil bir başkaldırı sembolüne dönüşür. “Tuhaf bir çağ” nitelemesiyle çağını tuhaf karşılayan bir dile yer verilir. İnsanların zihinlerini, paltolarını talep etmek yerine ustalıkla olmasa da gerçeğe uygun çizilmiş bir taslağın değeri olabileceğini, yani kendi varoluşunu anlamlandırmanın öneminden bahseder daha ilk satırlarda.

Yazar biraz da yaşadıklarının yansımasıdır. Varlıklı, seçkin ve çok kardeşli bir aileye sahip olan Woolf “Phyllis ve Rosamand” adlı ilk öyküsünde de varlıklı bir aile ve bu ailede yer alan beş kız kardeşe değinir. Kardeşleri gruplara ayırarak anlatır. İki kız kardeş siyaset ekonomisine ve toplumsal sorunlara başarıyla eğilebilecek hırçın, gözü pek mizaçtadırlar. Öteki ikisi ise uçarı, evcil, daha yumuşak ve daha duyarlı, başka bir tabirle “ev kızı” olmaya mahkûm karakterlerdir. Diğer kardeşleri üniversiteye gidip başarılı olan, erkeklere benzer kariyer edinen bir tablo çizer.

Kardeşleri gruplara ayırarak aynı ortamda yetişen kardeşlerin bile bambaşka bireyler olabileceğinin, kendi varoluşunu anlamlandırmanın kardeşler arasında da farklılık arz ettiğini yansıtmış olur. Olaylara daha ziyâde “Phyllis ve Rosamond” kardeşlerin gözüyle bakarız. Daha ilk bölümlerde varoluş sancısı çeken, konumunu, toplumsal hayattaki rolünü sorgulayan ifadelere rastlarız.

“Elimizdeki portrelerin neredeyse tamamı ortalıkta caka satarak, şişinerek yürüyen erkek cinsine ait olduğundan, karanlıkta kalmış pek çok kadından birini örnek almaya değer gibi görünüyor. Çünkü tarihi ve biyografileri inceleyen her aklı başında insan, karanlıkta kalan bu kişilerin işgal ettiği yerin kukla gösterisindeki kuklacının elinin işgal ettiği yerden hiç farklı olmadığına ikna olacaktır.”  

Gölgede kalan kadın ifadesi ile ışığa kavuşmayı bekleyen kadın sorunsalını ele almış olur. Erkeğin gölgesinde kalan kadınlara eğilmek gerektiğini yansıtır. Bu durum, bu öykünün karakterleri gibi varlıklı, seçkin bir ailede dünyaya gelen kız çocukları için de geçerlidir.

Woolf’un kendisi de seçkin, varlıklı bir ailede dünyaya gelmesine rağmen iki erkek kardeşi okula giderken kendisi kız olduğu için gönderilmemiştir. O dönem İngilteresinde kız çocuklarının okumasına gerek yoktur. Onlar için belirlenen toplumsal roller bellidir.

Yazar, yirmi sekiz yaşındaki Phyllis ile yirmi dört yaşındaki Rosamond’un konumlarını belirlemek için birtakım hususlara değinir.

“Tatlı, pembe yanaklı, hayat dolu kızlar; dikkatli bir göz hatlarını güzel bulmaz, ancak giysileri ve tavırları onlara özü olmayan bir güzellik havası veriyor. Salonda kendi evlerinde gibiler, sanki ipekli tuvaletler içinde doğmuşlar, sanki Türk halılarından daha sert bir zemine ayaklarını basmamışlar ya da koltuktan ve kanepeden daha sert bir yere sırtlarını yaslamamışlar.”

Kızlarına eş adayı olarak uygun olduğunu düşünerek babaları tarafından yemeğe davet edilen Middleton ile kızların sorgulamaları da devreye girer. Evlenmesi için ailesi tarafından temmuz ayına kadar mühlet verilen Phyllis’in hali gösteriyor ki, belli bir yaşa gelmiş kızların evlenmemesi hoş karşılanmıyor. Kızları evlenmek üzere yetiştiriyorlar adeta. Kızlar da evlenmenin iyi bir şey olduğunu düşünüyorlar ama istedikleri adamla evlenmesine izin verilirse.

Onlara göre aşk, birtakım hesaplı eylemlerin tetiklediği bir şeydi; balo salonlarında, mis kokulu kış bahçelerinde, bakışmalarla, yelpazenin sallanışlarıyla ve duraklamalı, imalı sözlerle beslenirdi.

Düşünmekten alıkoyan toplumsal rollerin verildiği kadın gerçeğini dillendirmiştir yazar. İstediği saatte dışarı çıkamayan, istediği yere gidemeyen, istediği insanlarla arkadaşlık edemeyen, istediği arkadaşlarını kendine ait bir oda olmadığı için çağıramayan, kendine ait oda olsa da izin alamayan, evli kadın olana kadar kız evlatlar olan, evlendikten sonra da bir başka adamın eşi olan kadınların gerçeğini usulca haykırır.

“Kendine Ait Oda” tabiri de altı çizilecek bir noktadır; zira yazar, “Kendine Ait Oda” adlı kitabında da bir kadının yazabilmesi için yeterli miktarda parasının ve kendine ait bir odası olması gerektiğinin altını çizer.

Karşısına evlenmesi için aday olarak çıkarılan Middleton karşısında Phyllis’in hisleri, kardeşi Rosamond’un sorularıyla onun fikrini netleştirmesi söz konusudur.

“Küçük Middleton dediği kişide bir sorun yoktu; kafası çalışıyordu, iyi bir evlat olduğunu biliyordu onun; iyi de bir koca olurdu. Varlıklıydı da, devlet hizmetinde yükselecekti. Öte yandan Rosamond’un psikolojik zekası, genç adamın dar kafalı olduğunu söylüyordu ona, ne hayal gücü sahibiydi ne zekiydi, yani Rosamond’un yorumladığı şekliyle; bu becerikli, faal, küçük genç adamı asla sevemeyeceğini, ama saygı göstereceğini bilecek kadar tanıyordu kız kardeşini. Mesele kardeşinin bu adamla evlenip evlenmemesiydi.”

Sezgileri, hayal gücünü, zekâyı önemseyen, “dar kafalı” ifadesiyle geleneksel kabukları çatlatma gayretinde olanları önemseyen bir kadın beklentisi açık edilir.

Karakterlerin kendi iç dünyalarında bir felsefe barındırdıklarını görürüz. Felsefenin ana unsurlarından biri nasıl ki sorular sormak ise bu karakterlerin de sorgulayıcı sorularıyla karşılaşırız.

Zeki bir yaşlı adamla kişisel sayılmayan konular üzerinde konuşmayı sanki tertemiz, soğuk bir yudum su içmek gibi düşünen Phyllis ve kardeşi öyle konuşma ortamlarına dâhil olmak isterler ki pek çok şeyin üstünü örten kadınsı cilvelere de yer olmayan bir konuşma ortamı.

Kadınların sadece cinsel bir obje gibi görülmeyip fikirleriyle de var olabileceğinin altını çizmiş olur. Nihayet böyle bir ortama dâhil olduklarında aldıkları eğitimin ne kadarını muhafaza ettiklerini, yetiştirilme tarzlarının bilinçaltlarına nasıl sirayet ettiğini görüp dehşete düşerler. Tristram’ların Hıristiyanlık hakkında yaptıkları ve sanki din önemsiz bir meseleymiş gibi hafife alarak alkışladıkları bir şakaya, içgüdüsel bir tepkiyle itiraz ettiği için neredeyse kendini tokatlayacak hale gelir Phyllis.

Asıl itibariyle karakterlerin özünde çelişki barındırdıklarını da resmeder. Hem geleneksele sempati duyar hem gelenekselin kabuğunu çatlatmayı hayal eder. Bulunduğu konfordan memnunken, diğer hayatları da deneyimlemek ister. Evliliğe sıcak bakarken, dayatma türü evliliğe sitem getirilir. Eleştiriye açık olmak, dar kafalı olmamak gerekliliğini vurgular ama en ufak dini eleştiride bilinçaltı devreye girer tırnaklarını çıkarırlar. Karmaşık bir ruh haline sahip kadının çelişkilerini daha da artıran toplumsal algıya, sosyal konumlandırmaya, kalıp davranışlara dikkat çekilir.

Kendi içinde isyan barındıran cümleler duyarız: “kendiniz tesadüfen özgürsünüz diye bana hakaret etmeyiniz.”

“Biz akşamları ortaya çıkmak ve güzel konuşmalar yapmak üzere yetiştirildik ve bir de evlenmek üzere sanırım.”

“Bizim moda düşkünü bir kukla olduğumuzu düşünüyorsunuz neredeyse öyleyiz de. Ama daha iyi bir şey olabilirdik. Dokunaklı değil mi?”

Sıradan deneyimleri aktarırken bireysel ve toplumsal algıları açık eder.

Kabuklarını bir nebze de olsa kırabilen iki kız kardeşin yaptıkları şey canlarını sıksa da ellerinden çok daha iyi şeyler gelebileceğini hissetmenin verdiği bir tatmin duygusu oluşurken öykünün final kısmında yazar, hem karakterlerini hem okurlarını toplumsal gerçeğe döndürür:

“O geceki son düşünceleri, Lady Hibbert’in ertesi gün kendilerinin bütün gücünü dolduracak bir program ayarlamış olmasının içini rahatlattığıydı; en azından düşünmesi gerekmeyecekti ve nehir kıyısındaki davetler eğlenceli olurdu.”

Süheyla Karaca HANÖNÜ

1 Yorum

  1. Avatarİsmail Bingöl Cevapla

    Yazınızı okudum.Elinize emeğinize sağlık. Bu tür yazılar yazmak, ciddi okumalar gerektirir. Ve bu okumaları, tahlil yeteneğiyle birleştirmenin sonucunda ortaya çıkar. Okuduğum yazıdaki alıntılanan bölümleri tercüme açısından bazı noktalarda sıkıntılı ve yazarın üslubunu yansıtıcı nitelikte bulmadığını ifade etmeliyim. Bunun sebepleri var ama bu bahsi diğer. Virginia Woolf hakkında bu şekilde bir tahlil yazısı yazmanın cesaret işi olduğunu düşünüyor ve sizi bundan dolayı tebrik ediyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...